1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Hayali yerler
Hayali  yerler

Hayali yerler

Herkesin gitmek, zaman zaman kaçıp saklanmak istediği, veyahut başı sıkıştı mı gitmeyi başardığı hayali bir yer mutlaka vardır. Sizin yok mu? O zaman, bodur bir hayalgücünüz vardır derim... Hayali yerlerin tarih boyunca en çok edebiyatçıları meşgul etttiğ

A+A-

 

 

 

 

Herkesin gitmek, zaman zaman kaçıp saklanmak istediği, veyahut başı sıkıştı mı gitmeyi başardığı hayali bir yer mutlaka vardır. Sizin yok mu? O zaman, bodur bir hayalgücünüz vardır derim... Hayali yerlerin tarih boyunca en çok edebiyatçıları meşgul etttiği bilinir. Bu hayali yerlerin çoğunluğunu adalar oluşturur. Yani hayalgücünün en fazla kaçıp konakladığı yerler dört bir tarafı denizle çevrilmiş olan adalardır – Define Adası, Alcina’nın Adası, Alpapa Adası, Ayı Adası, Barış Adası, Altın Eşekler Adası, Cahiller Adası, Dünyanın Sonu Adası, Evlilik Fedakarlığı Adası, Hermafroditler Adası ve irili ufaklı daha binlercesi... Hayali yerlere birkaç örnek daha verecek olursak:  L. Frank Baum’un yarattığı, kocaman gövdeleri olmasına rağmen, başları çok küçük, yani beyinleri kıt bir halkı olan Acayipler Ülkesi, Salman Rushdi’nin gevezeliğin kısaltılmışı olan Gev Şehri, C. Perrault’un duvara zincirlenmiş çürümekte olan kadın cesetleriyle dolu Mavi Sakal’ın Şatosu, v.s...   

 

Küçükken ne zaman yalnız kalmak istesem banyoya girer kapıyı kilitlerdim. Önce ablamla sonra da abimle, ama hep oda paylaşmak zorunda kaldığım için banyo sık sık saklandığım bir sığınaktı. Banyo küveti önünde, yerde duran kilimciğin üzerine oturur karşı duvarı boydan boya kaplayan aynaya bakardım. Ayna benim hayali dünyamdı – aynaya bakan kız çocuğunun içindeki ülkede kanatsız hayvanlar, durdurak bilmeyen yağmurlar, çekirdeksiz meyve veren ağaçlar, henüz kurbağa halindeki prensler, çırılçıplak viyolonsel çalan uzun kara saçlı kadınlar, mor renkli filler, tekerlekli sandalyedeki küçük kızlar görürdüm ve daha neler neler. Üstelik bu ülkede ‘yamaşut’, ‘hurdavat’, ‘kaşık çatlı’, ‘meyve suyularu’ gibi sözcükleri kullananlarla alay edilmezdi...  

 

Canımı sıkacak bir şey olmuşsa, Bir anda aynada canımı sıkan kişinin imgesi belirirdi, ona dilediğimce kızar, ağlar, bağırırdım. Sakinleşince aynadaki yansımayla konuşur aramızdaki sorunu hallederdik. Dargınlıklarımız uzun ömürlü olmazdı. Karşılıklı bir gülümsedik mi, dayanamazdık birbirimizle dargın kalmaya.

Bazen hoşlandığım kişi olurdu ayna, ona güzel görünmek için şekilden şekile girerdim. Ona kendimi anlatırdım, nelerden hoşlandığımı, nelerden hoşlanmadığımı. En sevdiğim rengi, hayvanı, yemeği, dersi, öğretmeni... Korkularımı, kaygılarımı, güvensizliklerimi... O hiç unutmazdı anlattıklarımı, hatta henüz anlatmadıklarımı da. Ders çalışmak için de kullanırdım orayı. Öyle zamanlarda ayna hayali bir sınıfa dönüşürdü. Ben öğretmen olurdum, aynanın içindekilerse öğrenciler. Anlatır dururdum onlara bilmeleri gerekenleri, anlamayan olursa, ailemdeki diğer öğretmenleri örnek alır azarlardım (cetvelle vuracak kadar ileri gitmezdim ama..!)

 

Şimdilerde ayna daha fazla bir tiyatro salonuna dönüşme meyilinde. Ezber yaparken, mimik-ses çalışırken küçükken yaptığım gibi yine yere oturup, aynanın içindeki ülkede yaşayan seyirciler önünde rezil olmamak adına havada takla atmadığım kalıyor... Neyseki banyo odamız küçük, yoksa gelen yoğun ısrara karşı koymaz onu da denerdim mutlaka...

 

Neden garipmişim gibi bir bakış hissediyorum üzerimde? Sığındığınız hayali bir yeriniz yok/olmadı, anladım! Peki evde tek başınıza otururken konuştuğunuz hayali bir arkadaşınız da mı olmadı hiç? Kulaklarınızı tırmalayan sessizliği kırmak için üç-beş laf ettiğiniz? Belki mutfakta yemek yaparken yaptığınız yemeğin tarifini anlattığınız? Ya da işyerinden eve gelene kadar gün içerisinde yaşadığınız bir olayı paylaştığınız, sır fısıldadığınız? Eh, kardeşiniz, kızkardeşiniz varsa hayali bir kardeş/arkadaş yaratmanıza da pek gerek kalmaz zaten. Genellikle tek çocukların yaşadığı bir durumdur bu. Tek çocuklar hayali arkadaşlar yaratırlar kendilerine, tek çocuk olmayanlar da arasıra yalnız kalabilecekleri hayali bir yer...

 

Parkta tek başına bir çocuk. Yedi aylık kızımızı tahterevallide eğlendirirken geldi yanımızdaki tahterevallinin boş oturaklarından birine oturdu. Oturur oturmaz “36 kiloyum” dedi. Bize mi söyledi, karşısında havaya kalkmış boş oturaktaki hayali arkadaşına mı bilemedik. Biz de muhabbete katıldık. Yaşını sorduk; sekiz, adını; Cemal. Şht. Ertuğrul, 3. sınıfa devam ediyormuş. Okulda ilk defa yemek verilmiş bugün; köfte, salata, patates... Söylerken yüzünün aldığı şekle bakılırsa hepsi de sevdiği şeyler. Tahterevallinin meşgul ettiği oturağı yerde, diğer oturak havada uzunca bir süre durdu. “Hayali arkadaşı 36 kilodan hafif olsa gerek” diye geçti aklımdan. Gürgenç de aynı şeyi düşünmüş olmalı ki kendinden daha ağır biriyle tahterevalliye binmenin keyfini çıkarması için ona yardımcı oldu. Parkın, daha küçük çocuklar için ayrılmış kısmına geçtiğimizde, belki hafifsiklet hayali arkadaşı ya da parkın dışında, arabada onu bekleyen babası onunla yeterince ilgilenmediğinden, yine yanımıza geldi. Biraz büyük gelmesine rağmen yanımızdaki salıncağa oturdu. Bir süre sessizce sallandı. Sonra “ayakları çok küçük” dedi. Bu sefer bize konuştuğundan emin çocuklarımızla ilgili sorduğu soruları cevaplamaya, kendiyle ilgili anlattığı şeyleri dinlemeye koyulduk. Hayali arkadaşı da (babası da) onu öylece bırakmıştı, belli...

 

Tahminimce tek çocuk olmayan, kalabalık bir aileden gelen Lewis Carroll’un (Charles Lutwidge Dodgson) 1871’de yazdığı ‘Through the Looking-Glass, and What Alice Found There’ adlı eserinde bakalım kendi Ayna Ülkesi’ni nasıl anlatıyor:

“...Her şeyden önce, kişisel zaman, başkalarının zamanını etkilemeksizin, isteğe bağlı durdurulabilir. İnsanlar belli bir yaşta büyümeye tamamen son vermeyi seçebilirler (ama bazen bunun için bir yardım eli gerekebilir), bu arada ülkenin geri kalanı normal şekilde ilerler. [...] Ayna Ülkesi’nde zaman ileri olduğu gibi geriye doğru da aktığı için, çok daha sonra olacak şeyleri hatırlamak mümkündür. [...] Hem geçmişle hem de gelecekle ilgilenebilmenin bir başka yararı da, bu sayede bazen şimdiden kaçınılabilmesidir. Örneğin, kraliyet ailesinin kimi üyeleri, günaşırı reçel yer – yani yarın reçel, dün reçel; bugün aşılmış bir gün olmadığı için, şimdi reçel bulunmaz. Aynı nedenle, pastanın da önce servisi yapılır, sonra kesilir. [...] Ayna Ülkesi sakinleri şiirden pek hoşlanır. [...] Kitaplar bir aynaya tutularak okunur. [...] Bitkileri konuşur, üstelik huylarına uygun biçimde konuşurlar. Pars-zambakları saldırgandır, güller kendini beğenmiş, papatyalar şiirsellikten yoksun, menekşelerse kaba. [...] Ağaçları konuşmaz, ulur; onun için de bunlara ‘ulu ağaç’ denir. [...]  Hayvan varlığı, boğuk bir sesle konuşan kurbağalar, yaşlı aslanlar, hiçbir şeye inanmayan tekboynuzlar, Anglo-Sakson tavırlı Mart tavşanları ve ürkek cerenler dışında, hayret verici böcek yaşantısıyla meşhurdur...”

 

Eski çağlarda Kıbrıs adası da, uzak anakaralardaki insanların hayal ettiği, kısa süreliğine de olsa kaçıp sığındığı bir adaydı... O zamandan bu zamana çok değişti. Durup da Kaka Papağanı gibi tekrar etmeyim, daha önce söylediklerimi.

 

Hayali yerlere gitmekten, hayali arkadaşlarla sohbetten bahsettikten sonra bunu birkaç adım ileri götürüp sanat haline getiren, hayali kişiler ve seslerle süsleyen sevgili şizofrenikleri de unutmamak gerek. Genelde ‘hasta’ gözüyle bakılan bu kimseler belki de sadece yaratıcılığın sınırını genişletmişlerdir o kadar. Atlar, filler, köpekler gibi birçok canlı da biz insanların duyamadığı sesleri duyar, titreşimleri hissederler. Onlara çıkıp hasta diyor muyuz? Biz görmüyor ya da duymuyorsak bu olmadıkları anlamına mı geliyor?

Doğuştan görme engelli insanların işitme duyularının normal sınırların üzerinde bir hassasiyette olduğu bilinir. Beş duyusu ile övünen biz ortalama insanlar, ona buna ‘engelli’, ‘hasta’ demeye pek bir meraklıyız da, hiç aklımıza geliyor mu? Belki de topyekün engelli olan biziz.

(Aklıma Radiohead’in ‘Paranoid Android’ şarkısı tadında birşey geldi: “Just because you’re paranoid, doesn’t mean they are not after you” [Paranoyak olman, peşinde olmadıkları anlamına gelmiyor...])

 

İster kalabalık bir aileniz olsun, ister olmasın, hayali bir yeriniz yoksa, yaşadığımız adanın durumuna bakın ve hayalgücünüze göre hayali bir ada yaratma zamanının gelip gelmediğine siz karar verin...    

 

(Beni birlikte olduğumuz her an hayalini bile kuramadığım yerlere, dünyalara götüren ESlerim için...)

 


Kaynak:

Alberto Manguel ve Gianni Guadalupi, ‘Hayali Yerler Sözlüğü’, Cilt I, II, Yapı Kredi Yayınları, 2005

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 916 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler