1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. HAPİSHANELER MÜZE OLUNCA...
HAPİSHANELER MÜZE OLUNCA...

HAPİSHANELER MÜZE OLUNCA...

Yazı, şiir doğduktan sonra senden bağımsızlaşan bir bebeğe benziyor… Büyüyor, başkalarıyla iletişime geçiyor, kendi yaşamını sürdürüyor. Senin denetimin dışında hiç bilmediğin başkalarına ulaşıyor. Onun nerelere yolculuk yaptığını, kimlerin odasına,

A+A-

 

 

 

Yazı, şiir doğduktan sonra senden bağımsızlaşan bir bebeğe benziyor… Büyüyor, başkalarıyla iletişime geçiyor, kendi yaşamını sürdürüyor. Senin denetimin dışında hiç bilmediğin başkalarına ulaşıyor. Onun nerelere yolculuk yaptığını, kimlerin odasına, kimlerin kalbine girdiğini, gittiği o yerlerde nasıl ateşler yaktığını, nasıl fırtınalar kopardığını çoğu kez bilemiyorsun.

Dünyaya getirdiğin bu bebek, bazen gözyaşlarıyla ıslanan o içli satırlar; zalim, kalem kıran yargıçların eline de geçebiliyor. Bazen kıskanç, tedirgin, seni kendi tahtlarına engel gören yazarlara gidiyorlar… Aşık kıskançlığını andıran bu kıskançlığın yarattığı gürültüden, aslında senin sesindeki titreyişleri duyamayanlara… Bu yazarlar, cümlelerini okurken çoğu kez yanlış okuyorlar, içlerindeki öfke ve nefret, aşıkları gibi gördükleri okurlarını ellerinden almaya çalıştığın duygusu, onları yanıltıyor. Okurlara dair bu duyguyu sen de tanıyorsun; onlarla kurduğun ilişki öylesine kutsal ki onların gönlünde kurduğun yere giren başkaları seni tedirgin ediyor. Yazıyla kurduğun aşka benzer ilişkinin bir sonucu bu...

 

Yazdıkların sen öldükten sonra bile sürecek bir hayat yolculuğunda sayısız sevgi ve sayısız reddedişle karşılaşıyorlar. Onların beğenilmemesi, bazen bir sevgili tarafından reddedilmek kadar acı verici… Kimi kez  neden beğenilmediğini anlayabiliyorsun… İçindeki sesi aslında sözcüklerin kavrayamadığını, onu tam ifade edemediğini fark ediyorsun ama bazen dünyanın en güzel şiirini, en güzel metnini yazığın duygusuna kapılıyorsun ve karşıdan gelecek sesi heyecanla bekliyorsun... Sonra birileri “iyi olmuş, fena olmamış”   diyor ve birden çıktığın narsist tepelerden düşüyorsun. Bazen hiç ummadığın bir yerde, hiç ummadığın bir şiirle büyük bir ateş yaktığını fark edip şaşırıyorsun. Yazdığın iki dize dillerden düşmez oluyor; ona her köşebaşında rastlıyorsun. Belki bir şarkı oluyor ve bindiğin takside seni tanımayan bir şöförle birlikte, içinden bir gülümseyişle onu dinliyorsun.

 

Yazdıkların senden o kadar bağımsızlaşıyor ki başkalarına gittiklerinde başka birisi oluyorlar. Tıpkı bir insanın başka insanlarda yarattığı değişik algılar gibi...Herkes sana dair kendi okumasını yapıyor. Yazdıklarında senin fark etmediğin gizler buluyorlar. Senin ruhunun ta derinliklerinden gelen, sonraları senin bile “ben bunları nasıl yazdım?” dediğin o dizeler başkalarına gittiklerinde onların tanımsız iç çekişleriyle, geçmişe dair gönül kırıklıklarıyla buluşabiliyorlar.

 

Sonra birileri bir geceyarısı, gözyaşları içinde telefon edip ruhuna saldığın sıcaklıktan, sende keşf ettiği tanıdıklıktan söz edebiliyor...

Bazen okurlarla, onların ,seninle kurdukları bu çok özel akrabalıktan doğan talepleriyle başa çıkamıyorsun. Onlara sevgi ve incelikle davrandığında tedirgin edici bir şefkat açlığı, üzerine doğru geliyor...Kimi kez, onları kırabiliyorsun; çünkü ilk kez gördüğün bu insanlar kitaplarınla geçirdikleri saatlerden ötürü seni uzun süreli arkadaşları, akrabaları hatta sevgilileri sayabiliyorlar. Ve birden o karşılaşma anında onlara fırlattığın uzak bakış, yaralayıcı bir ok gibi kalplerine saplanıyor.

 

Bazen yazdıklarını kendi dünya algılarına, sürdürdükleri saltanatlara engel olarak görenler de oluyor. Bu tehlikeli nesneleri nasıl yok edebileceklerine dair planlar yapmaya başlıyorlar… Yazıların cezalandırılıyor. Onlar yüzünden seni bir hücreye kapatıyorlar.

 

Yıllar öncesinde, Lefkoşa’nın göbeğindeki bir hücrede geçen böyle bir 16 saat anımsıyorum. . O karanlık hücrede ağlıyordum. Korktuğum için değil sadece dünyada böylesi yerler bana hakaret edip aşağılayan polisler gibi insanlar olduğu için. Çocukluğumda o sömürgecilerden kalma polis merkezine yakın bir yerde otururduk. Oranın önünden geçerken hep şöyle düşünürdüm: Başka insanlara zarar veren, onları öldüren insanları buralara koyarlar O hücrede birden o çocukluk anısı gelip yakaladı beni ve kafamdan şunlar geçti: Ben tam tersi bir nedenle, insanlar başka insanlara zarar vermesin, birbirlerini öldürmesin diye uğraştığım için oradaydım.

 

O günden bu yana ülkede çok şey değişti. O zamanlar söylenmesi yasak ve tehlikeli olan pek çok şey şimdi herkesin dilinde... O polis merkezinin önünden geçerken gözüm hep oraya takılır. Kutluğ Ataman ile bir gün oradan geçerken binanın günün birinde sanat müzesine dönüşeceğini ve benim kaldığım hücreye onun benimle yaptığı 1+1=1 video enstellasyonunu yerleştireceğimizi hayal etmiştik. Şimdi her geçişimde o sanat müzesinin içini dolanıyorum hayalimde.

 

İnsan bazan umutsuzluğa kapılsa, içinden üç ordu geçen şehrinin çaresizliğini görse de geçmişe bakınca yol alındığını fark ediyor...

 

Bazan romantik barışçılar diye bize burun kıvırıyorlar ya. Olsun! Karanlıkta oturup ah vah edileceğine en iyisi bir mum yakmak değil mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 974 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler