1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. HAKKIDIR…
HAKKIDIR…

HAKKIDIR…

Bu gün 10 Aralık İnsan Hakları Günü… Yine büyük büyük Laf Cambazlarımız, beylik laflarını sıralayıp; insan haklarına ne kadar önem verdiklerinden falan söz edecekler…. Daha bir hafta önce insanları evlerine kapatıp; özel hayatın gizliliğini i

A+A-

 

 

 

Bu gün 10 Aralık İnsan Hakları Günü… Yine büyük büyük Laf Cambazlarımız, beylik laflarını sıralayıp; insan haklarına ne kadar önem verdiklerinden falan söz edecekler….

Daha bir hafta önce insanları evlerine kapatıp; özel hayatın gizliliğini iğfal eden saçma sapan sorularla, kendi insanlarına yaşattıklarını hatırlamayacaklar bile…

Laf Cambazları’nın yaptıklarına (Ankara’da müftü ziyaretinden tutun da her gün yapılan zamlara… Ülkeyi Takunyalı Türkiye sermayesine peşkeş çekmekten tutun da; kendi insanına köle muamelesi yapmasına kadar pek çok şey) bakıp öfkeleniyoruz ya… Öfkemizi kısa sürede içimize gömüp; Deve Kuşu kılığına bürünmemiz uzun sürmüyor…

Bırakın tüm dünya insanlığını; kendi HAK’larımız için bile yükseltmiyoruz sesimizi…

YAŞAM (insanlar için olduğu kadar  bitki örtüsü dahil dünyadaki tüm yaşayanlar için.) HAKKINI SAVUNMAK konusunda hepimizin notu çok düşük…

 

On bir yıl önce yazdığım ve REFERANDUM isimli kitabıma da aldığım aşağıdaki yazıyı okursanız, hak vereceksiniz bu söylediklerime…

 

Bugün, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin 50. yılı.Cicili bicili vitrinleri pembe neon ışıklarıyla aydınlatılmış demokrasimizde böylesi günlerden söz etmek, abesle iştigal etmektir aslında.

Uçsuz bucaksız bir denizin ortasında su arayan birinin içine düşeceği traji-komik bir paradoksu andırır, bizimkisi gibi ülkelerde İnsan Hakları’ndan söz etmek. Deniz ortasında su aramak ne kadar saçma(!) görünürse, bizimkisi gibi demokrasilerde İnsan Hakkı aramak da o kadar saçma(!)dır işte…

Ülkenin bir ‘açık hava hapishanesi’ olduğunu iddia edenlerle ‘Ülke Dingo’nun Hanı’na döndü; yolgeçen hanı oldu’ diyenlerin ayni insanlar olması; partizanlığın babası (daha doğrusu onu doğurduğu için anası olması gerekir) olan birinin, partizanlıktan şikayet etmesi; yirmi yılı aşkın bir süre demokrasinin anasına tek talip olarak görülüp oy patlaması yapması; ‘bu ülkede hiçbir şey değişmez!’in ardına saklanıp topluma pasifizm aşılayanların, seçim öncesi aşağılayıp durduğu sendika ve sivil toplum örgütlerini, seçim sonrası “muhalif direniş’e çağırması ve buna benzer pek çok ‘olağan’ paradoksun yaşandığı ülkemizde, insan hakları aramanın traji-komikliği gün gibi ortada değil mi?

Bir şeyi ‘aramak’ için her şeyden önce ona gereksinim duyulması gerekir. Bu ‘şey’ bugüne dek hiç sahip olmadığınız ya da geçmişte azacık sahip olup da sonradan yitirdiğiniz bir şey olabilir. Fark etmez… Önemli olan ona gereksinim duyup duymadığınızdır…

‘Deniz ortasında insanın suya gereksinimi olabilir, çünkü deniz suyu tuzludur!’ diyerek, yazdıklarıma itiraz edebilirsiniz… İtirazınız kabul edilmedi… İnsan vücudundaki suyun sıradan bir tuzlu su olduğunu unutmayın! ‘Ülkemizdeki demokrasi, tuzlu sudan çok daha acı, kireçli, hatta zehirli suya mı benziyor…’ Ne fark eder ki… su sudur! Demokrasi de demokrasi! Bu kadar basit… Bir suda ot da biter, bok da  yüzer!.. Denizlerimizde ne kadar su varsa, ülkemizde de o kadar insan hakları ve demokrasi vardır…

Hem, dünyanın gözünün üstümüzde olduğu bu kritik, zor günlerde böyle saçma şeylerle gündemi delmenin de bir anlamı yok! Değil mi ama?”  (09-12-1999)

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1432 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler