1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. HAKKI YÜCEL İLE 'HÜCRE GÜNLERİ'
HAKKI YÜCEL İLE HÜCRE GÜNLERİ

HAKKI YÜCEL İLE 'HÜCRE GÜNLERİ'

12 EYLÜL 1980 darbesi ve Kıbrıslı Türk mağdurları (3) “Hücrede bitlerimizi sayardık!..” “2 bavul kitapla polis minibüsüne attılar beni… Polisler bizi götürürken marş okuyorlardı: Geliyoruz zincirleri kıra kıra, faşistlerin kafa

A+A-



 

 

12 EYLÜL 1980 darbesi ve Kıbrıslı Türk mağdurları (3)


“Hücrede bitlerimizi sayardık!..”


“2 bavul kitapla polis minibüsüne attılar beni…
Polisler bizi götürürken marş okuyorlardı: Geliyoruz zincirleri kıra kıra, faşistlerin kafasına vura vura!”

 “Kütüphanemde, tıpla ilgili bir meslek kitabım vardı, kırmızı ciltli …  General of Dermatology… Polis bu kitabı çekiyor kitaplıktan, bakıyor kırmızı bir cilt… Üzerini okuyor, “general” yazıyor ya, “komiserim bakınız” diye gösteriyor.. Yahu diyorum o bildiğiniz general değil, tıp kitabı, ben doktorum!..”

 “1’inci şubeye giren insanların, lütfen buyurunuz oturunuz ve bildiklerinizi anlatınız diye bir lüks yok. Önce oturtuyorlar, ama falakaya başlayınca yere yatırtıyorlar sizi… Sonra yere su döküyorlar, suların üzerinde zıplatıyorlar, şişen ayaklarınızın inmesi için!”

-------------------------


12 Eylül 1980 darbesi ve mağdur Kıbrıslı Türkler’i konuşmaya devam ediyoruz.
Öncelikle, ilk bölümden itibaren röportajlara gösterdiğiniz ilgiye, olumlu ya da olumsuz geri dönüşlerinize, mesajlarınıza teşekkür ediyorum.
ADRES KIBRIS dergisine yönelik yükselen ilgi, bu yayın içerisindeki diğer tüm üretimlerle birlikte, bizi ayrıca mutlu ediyor.
Doğrusu, toplumun çok farklı kesimleri, hatta, 1980 darbesinin ardından işkence gören isimlerin çok yakınları dahi, röportajlarımızda paylaşılan ayrıntıları bilmiyordu.
Ya da belki ilk kez yüzleşme fırsatı bulmuşlardı, geçmişle…
Pek çok telefon, mesaj ya da yüz yüze görüşmeden sonra bunu fark ediyor insan.

* * *
Bu hafta konuğumuz Dr. Hakkı Yücel…
Dr. Hakkı Yücel’in yaşadıklarını büyük bir olgunluk ve soğukkanlılıkla ele alması, rahatlığı hatta kimi anlarda gülümseten anlatımı beni şaşırtmadı dersem yalan olur…
Hani neredeyse dinledikten sonra insanın “1’inci şubeye gitsek, biraz da işkence görsek ne olacak yani” diyesi geliyor.
Elbette, biraz da espri katarak ifade ediyorum şaşkınlığımı…
Hakkı Yücel, yaşadıklarını, sanki dışarıdan izleyen bir gözle aktarıyor; insan bedeninin ve beyninin, her güçlüğe uyum sağlayabileceğine dair bir portre çiziyor.

* * *
Bu röportajlara başladıktan sonra en büyük üzüntülerimden biri de, Dr. Salih Miroğlu ile konuşma şansımız olmaması…
Bu fırsatı keşke geçmişte harcamasaydık…
Eğer yaşıyor olsaydı, O’nun bakış açısını, geçmişle yüzleşmesini, bugüne dair çıkardığı dersleri öğrenmek isterdim doğrusu…
Tabii, kimi isimlerin de yurt dışında olması,  12 Eylül 1980 darbesinin ardından tutuklanan “10” isminin tamamına ulaşmamızı engelliyor.
Yine de…
Bu süreçte “işkencecilerden” kaçmayı başaranlar da var…
Yani kendilerini “ortadan kaybedenler” ve çok sıkıntılı şartlarda aylarca “saklanmak” zorunda kalanlar, Türkiye’yi kaçak yollardan terk edenler…
Umarım ki, onların yaşadıklarını da sizlere aktaracağız…
Yine dönelim Dr. Hakkı Yücel’e…
Tutuklan öğrenciler içerisinde yaşça en büyükleri, o dönemde artık mezun olmuş...
Ve “beni de içeri alırlar” diye beklentisi olmayan, yani “kaçma, saklanma” ihtiyacı hissetmeyen ama o günleri “karanlık bir dönem” olarak özetleyen bir isim…
Hiçbir endişesi yok ya, 12 Eylül günü Kıbrıs’ta, darbe olmuş, ertesi gün Türkiye’ye gitmiş!
Bir anlamda, kendi ayağıyla gitmiş hücreye…
Dr. Hakkı Yücel, “Eski doğruların bugünden bakıldığı zaman eski yanlışlar olarak kabul edilmesini doğru bulmuyorum. Eski doğrular eski doğrulardır ama bugün onların artık yanlış olduğu ortaya çıkıyor” diye özetliyor, darbeye kadar uzanan süreci…


-          Bir de düzeltme yapalım. Geçtiğimiz hafta, Ünal Hasan (Fındık) ile Salih Mehmet’in (Miroğlu) ilk mahkeme sonrası yeniden tutuklandığını yazmıştık. Doğrusu, Ünal Hasan ve Salih Hasan (Özüşen) olacaktı -

 

-------------------------






“DARBE GÜNÜ KIBRIS’TAYDIM, ERTESİ GÜN İSTANBUL’A GİTTİM!..”

·        Cenk Mutluyakalı:  Siz galiba 1980 darbe döneminde, öğrenci hareketi içerisinde en büyüklerdendiniz ya da öğrencilik bitmişti…

·        H. Yücel: Evet bitmişti… 1981’deydi bizim tutuklanmamız ki ben ihtisasımın sonuna gelmiştim. Nitekim tutuklandığımda tezimi yazmıştım, sınav tarihi bekliyordum. İçeriye girdiğimde en büyük endişem sınav tarihini kaçırır mıyım ve ihtisasım yanar mı falandı.

·        C.M: Yıllar sonra değerlendirince, o dönemde örgütünüz KÖGEF’in haddini aştığını ya da bu yaşadıklarınızda sizin de payınız olduğunu düşündünüz mü, kendinizi de sorguladınız mı?

·        H. Yücel: Öyle bir sorgulama olmadı aslında ama, 12 Eylüle kadar gelen süreci adeta böyle çok kurgulanmış, atılacak adımları önceden belirlenmiş; sahneye sağdan ve soldan insanlar konmuş, bu derece kurgulandığını düşünmüyorum. Ciddi bir toplumsal hareketlenme vardı ve bu tür ortamlar her yerde, her zaman olduğu gibi provokasyona açıktı. Bu hareketler içinde yer alan insanlar, sorumluluk anlamında kendilerine bir pay çıkarabilir… Çünkü şiddetin de kol gezdiği, çok bölünmelerin yaşandığı, kendi başına hareketlerin yaşandığı bir süreç vardı… Böylesi bir süreçte neler üremez ki. Provokasyon ya da alet olmak üreyebilir, örnekleri de yaşandı.  Ama tüm yapı böyleydi demek insafsızlık olur. 12 Eylül darbesinin temel gerekçelerinden biri komünizmi ortadan kaldırmaktı, bu nedenle sol kendi başına kavram olarak zaten sebepti. 12 Eylül şiddetine yönelik sorgulamalar yapılırken, elbette hatalar göz önüne konmalı. Ancak pek çok hareketin, o koşullar altında haklı olduğuna inanıyorum. Ve bu nedenle de eski doğruların bugünden bakıldığı zaman eski yanlışlar olarak kabul edilmesini çok doğru bulmuyorum. Eski doğrular eski doğrulardır ama bugün onların artık yanlış olduğu ortaya çıkıyor…

·        C. M: Peki Kıbrıslı öğrenciler hiç yanlış yaptı mı, KÖGEF’i hiç sorguladınız mı?

·        H. Yücel: Somut bir örnek olarak bir hatası yok KÖGEF’in, yani şu eyleme katılmamalıydık, şunu yapmamalıydık gibi… Zaten Kıbrıslı örgütler ya da KÖGEF bu bütün içerisinde en legal ve en şiddetten uzak, en disiplinli örgüttü. Doğrusu kendi başına belirleyiciliği de yoktu.

·        C. M: Neydi 12 Eylül öncesi ortam?

·        H. Yücel: Tam bir sürek avı vardı o zaman. Muhbir vatandaşların ortalarda dolaştığı, gözünün üzerinde kaşın var demen bile tutuklanmana nedeni … 15-16 yaşındaki çocuklar dahi nedensiz tutuklandı. Herkesin birbirine potansiyel suçlu olarak baktığı ve acaba sıra ne bize zaman gelecek dedirten karanlık bir dönem…

·        C. M: “Beni de içeri alırlar, sıra bana da gelecek” diye düşündünüz mü?

·        H. Yücel: Hayır beklemiyordum. Yani böylesi bir konumum da yoktu. O dönemde yönetici değildim ama örgütün kurucularındandım.

 

·        C.M: Darbe günü neredeydiniz?

·        H. Yücel: Ben darbenin olduğu gün Kıbrıs’taydım, daha doğrusu o gün yola çıkıyordum… Yola çıkmadan bir gün önce darbe oldu, ertesi gün ben ihtisastayım ve gitmek zorundaydım, gittim de.

·        C. M: Darbe olduğunu bile bile gittiniz!

·        H. Yücel: Gittim çünkü tutuklanacağımı hiç düşünmedim. Birisi de bana gitme demedi.

·        C. M: Nasıl bir manzara vardı gittiğiniz zaman?

·        H. Yücel: Her yer darmadağın, herkes bir tarafa kaçıyor, saklanabilen bir yerlere saklanıyor. Zaten sol hareket o kadar örgütlü olsaydı, 12 Eylüle karşı alınacak konum, geliştirilecek strateji de çok farklı olurdu. Ama bir anlamda sol adına şehir efsanesi de yıkıldı zaten 12 Eylül’le birlikte.

 

·        C. M: Siz 13’ünde İstanbul’daydınız, normal evinize gittiniz?

·        H. Yücel: Evet evimdeydim, ertesi günü hastanedeydim... Haseki Hastanesi’nde hekimliğe devam ettim. Benim çok daha stabil bir yaşamım vardı, küçük bir kızım vardı. Eşim de ihtisas yapıyordu.





“POLİSLER BİZE MARŞ SÖYLÜYORDU: GELİYORUZ FAŞİSTLERİN KAFASINA VURA VURA”



·        C.M: Sizin tutuklanmanız nasıl oldu?

·        H.Yücel: Mart ayında, hastaneden çıktım, otobüsle Merter’e gidiyorum… Tam apartmanın önüne geldim, 2 tane minibüs hızla gelip durdular ve önümü kestiler. Sivil polislerdi, beni duvara dayayıp yokladılar. Karga tulumba yakalayıp apartmanın içine attılar. Evi arama, kitaplarım falan var… O kitapları da bana taşıtarak, 2 bavul kitapla minibüse attılar bizi.

 

·        C. M: Aranızda hiç diyalog yaşanmadı mı?

·        H. Yücel: Yok, konuşma falan yok, hatta arama izniniz var mı diye soracak olduk küfür ettiler… Bir de hani komik şeyler de oluyor! Benim kütüphanemde, tıpla ilgili bir meslek kitabım vardı, kırmızı ciltli falan…  General of Dermatology… İşte bu kitabı çekiyor kitaplıktan, bakıyor kırmızı bir cilt… Üzerini okuyor, “general” yazıyor ya, “komiserim bakınız” diye gösteriyor polis!.. Yahu diyorum o bildiğiniz general değil, tıp kitabı, ben doktorum!.. Ondan sonra bizi alıp 1. Şubeye götürdüler.

 

·        C. M: Bir tek sizi mi almışlardı o gün.

·        H.Yücel: Benden sonra Salih arkadaşı da aldılar, ben minibüste beklerken girip onu da almışlardı. Minibüste şubeye giderken, “Geliyoruz zincirleri kıra kıra, faşistlerin kafasına vura vura hey” diye söylediğimiz bir marş vardı, polisler o marşı bize söylüyorlardı. Ondan sonra kendi aralarında bir şeyler ima eden ve kahkahalar atan sohbetler…

 

·        C. M: Gergin ve endişelisiniz siz herhalde…

·        H. Yücel: Evet endişeliyim tabii ki, evde eşim, küçücük bir kızım ve ne olacağımız, ne yaşayacağımız belli değil!

 

·        C.M: Ne oldu sonra?

·        H. Yücel: 1’inci şubede gözlerimizi kapattılar, ensemizde böyle derin soluyan bir adam, gözleriniz karanlık ve farklı bir yere giriyorsunuz! Sorgu odalarından öylesine çığlıklar geliyordu ki bilemezsiniz… Polisler bize, duyuyor musunuz bu sesleri, burada hiçbir şey gizli ve saklı kalmaz bülbül gibi öteceksiniz falan diyor… Sonra hücreye giriyoruz… İlginçtir, hem gülerim hatırlarken bunları, hem de insan tabiatındaki esneklik ve uyum gücü aklıma gelir. Birinci şubede hücreye girdim, yan yana oturmuş çocuklar var, genelde hücrelerde ve de koğuşlarda sorumlular da olur. Açın abiye yer açın, diye beni oturttular. Ondan sonra birisi bana dedi ki, abi çay ister misin? Ben de tüm günün o yorgunluğundan falan, evet varsa iyi olur bir çay içerim, dedim… Abi şeker de ister misin, kaç şeker istersin, dediler… Evet lütfen, varsa isterim dedim… O anda tümü birden makaraları koy verdiler… “Ulan sen burayı otel mi sandın” diyerek hep birlikte gülmeye başladılar.   Bu şakayı genelde yeni girenlere yaparlardı. Biraz zaman geçince, abi konumunda gibi olunca onlara dedim ki, yahu bu şakayı yapmayalım kimseye, serseme çeviriyorsunuz insanları … Hem aslında bunu hayata uyum, direnme gücü olarak görüyorum… Hem de insanların her türlü felaketi sıradanlaştıracakları örneği …

 

·        C.M: Hücreye girdiniz ertesi gün hemen sorguya aldılar mı sizi, yoksa?

·        H.Yücel: Ertesi gün beni hemen sorguya almışlardı.

·        C.M: Neydi ilk sorgu deneyimi?

·        H.Yücel: 1’inci şubeye giren insanların, lütfen buyurunuz oturunuz ve bildiklerinizi anlatınız diye bir lüksü yok. Önce oturtuyorlar, ama falakaya başlayınca yere yatırtıyorlar sizi… Sonra yere su döküyorlar, suların üzerinde zıplatıyorlar, şişen ayaklarınızın inmesi için!  Bazen tuzlu gibi de oluyor su yaralarınızı yakıyor falan…

 

·        C.M: Yani böyle çok rahat anlatıyorsunuz, siz doktor olan birisisiniz dayanma gücünüz ne idi?

·        H. Yücel: Öyle fazla da dayanma gücüm de yok, ben hayatta okumadan başka bir şey yapmadım!

 

·        C.M: Nasıl dayandınız?

·        H. Yücel: Bağıra çağıra dayandık… Bunun kat kat fazlasına katlananlar var…

·        C.M: İlk gün başladınız falakayla başladınız….

·        H. Yücel: Evet, benim hep de öyle devam etti, hep falaka… Bir süre sürüyor, ara veriliyor, tekrar devam ediliyor… Sonra gönderiliyorsun hücreye, ertesi gün tekrardan devam ediliyor… Çok somut bir şey de sormuyorlar… Çok şey bildiklerini söylüyorlar ama siz biliyorsunuz ki, aslında bilmiyorlar. Üstelik ben, gerçekten bilmiyordum. Açıkçası söylenecek çok da fazla bir şey yok… Ama o sorgulamada bir şeyler söylemek zorundasınız,  eğer böyle çok katı ve çok direngen bir şeyiniz yoksa.  Artık Türkiye’de olmayan ve bulunamayacak birkaç isim verdim. Ama genelde, başka isimleri soruyorlardı bana… Nitekim, çıktıktan sonra o isimlerden birine haber gönderdim, hemen kaç diye.

·        C. M: Kimdi bu?

·        H. Yücel: Yusuf, o dönemde KÖGEF Başkanı idi.

 

·        C.M: En çok ne soruyorlardı?

·        H. Yücel: Örgüt başkanları kimdi, hangi eylemlere katıldınız.. Tabii hesapta olmayan başka sorgular da yaşandı. Bana dediler ki; “bak ısrar ediyorsun sana birini getireceğiz, yüzleştireceğiz ve yalan söylediğin ortaya çıkacak.” Ben de “yüzleştirin” dedim. Kimi getireceklerini de bilmiyorum aslında, bir baktım ki Salih Dayı’yı getirdiler… Oradan çıkan sonuç da, şimdi bir dönem 1 mayıslar yasaklanıyordu ya, illegal 1 mayıs gösterisi yapılmıştı ve o illegal 1 Mayıs’a Kıbrıslı gençler de katılmıştı… Salih’le Dr.Hasan Adataş  o gece Merter’de bizim eve gelmişlerdi ve bunu yüzleştiriyorlardı. Tamam, dedim, bizim evde pek çok Kıbrıslı arkadaş gelip kalıyor, bunda ne var.

·        C.M: Ne kadar sürdü sizin bu sorgulamanız, 1’inci Şube’de ne kadar kaldınız?

·        H. Yücel: 10-15 gün kaldık.

 

·        C.M: Sonra oradan nasıl çıktınız?

 

·        H. Yücel: Bizleri topladılar, minibüslere koydular, öğrenci olan arkadaşları Hastal’a gönderdiler, biz de doktor olan arkadaşlarla, Salih Miroğlu ve Sarper Selçuk’la Selimiye Kışlası’na gittik.








“BİZİ DEMİR KAFESE KOYDULAR, SOYUNUN DEDİLER…”

“Bir çocuğa giriştiklerinde polisler, çocuk “abi ben siyasi değilim” dedi…  “nesin ulan sen” diyor polis. Çocuk da “ben hırsızım abi, hırsız” diyor…  Sanki de dayağı siyasiler hak edermiş gibi…”


·        C.M: Siz tutuklusunuz, peki o süreçte aileniz ne yapıyor, düşündünüz mü?

·        H. Yücel: Onlara birileri sahip çıkar diye rahattım doğrusu…

 

·        C.M: Kendinizle ilgili bir karamsarlık da yok mu?

·        H. Yücel:  Pek bir karamsarlığım yoktu…

 

·        C. M: Yani tam yaşayacak adamsınız…

·        H. Yücel: Yani bu iş böyle devam ederse, edecek… Çok da önceden kestirme şansınız yok. Örneğin, Selimiye Kışlası’na giderken, hücreden sonra daha rahat bir yere gideceğimizi düşünürken, bizi aldılar bir demir kafesin içerisine koydular, soyunun dediler, soyunduk… Bir tek külotlarla kaldık, böyle maymunları dizer gibi halka şeklinde dizdiler bizi… Ara yerde de iki er mi onbaşı mı ne asker dolaşıyor, hiç konuşmadan öylece bakıyorlar, sonrasında ansızın kestirdikleri birinin üzerine çullanıyorlar, hiçbir sebep yokken. Hatta komik bir durum oldu orda da… Bir çocuğa giriştiklerinde polisler, çocuk “abi ben siyasi değilim” dedi…  “nesin ulan sen” diyor polis. Çocuk da “ben hırsızım abi, hırsız” diyor…  Sanki de dayağı siyasiler hak edermiş gibi… Orda bizi biraz beklettiler. Aramızda birkaç kişiye böyle darbe yaptılar. Sonra da bizi koğuşlara getirdiler. Fakat kapıdan ilk girdiğimde kapı ile koğuş arasında bir iki metrelik bir giriş yeri var, koğuş sorumlusu çıktı karşıma, nerden geliyorsun, bit var mı diye sordu, dedim ki evet var, “kardeşim giremezsin içeri” dedi bana.

 

·        C.M: Bitlenmiş miydiniz yani ?

·        H. Yücel : Tabii ki bitlendik… 1’inci şubede pantolonları çıkartırdık, dikiş yerlerine gelirdi genelde bitler veya gömlek yakalarına… Onları çıkarır ve tırnak aramızla ezer, hatta sayardık, kimde ne kadar bit var diye… Dedim ki bitliyim, kusura bakma diyor biz koğuşu bitten temizlemeye çalışıyoruz. Ne yapacağız; yıkanır mısın dedi bana, dedim ki tabii ki yıkanırım, ben kaç gündür yıkanmıyorum zaten. Sıcak su yok diyor, mart ayının sonu, bahar gibi ama gece soğuk… Giriş kısmında küçük bir tuvalet var, orda çeşme var, orda o soğuk su ile yıkandım, o üzerimdeki elbiseleri de çıkardım ve öyle aldılar beni içeriye. Neticede bir de banyo yapmış olduk…

 

·        C.M: Orda Selimiye’de işkence falan yoktu, ne kadar kaldınız orda!

·        H. Yücel: Hayır işkence falan olmadı, 10-15 gün kalmıştık orada. Ondan sonra mahkemeye sevk ettiler ve bir akşamüzeri bizi serbest bıraktılar.

 

·        C.M: Eve gittiniz herhalde; o süreç nasıl oldu?

·        H. Yücel: Bir sürprizle karşılaştı eşim, gece idi ve haberi de yoktu. Uzun bir yolculuk oldu tabii ki. Selimiye karşıda, Merter bu tarafta. Ertesi gün hastaneye gittim ben. Zaten bir süre gidememişim, üstelik merak da ediyorum, orda benim pozisyonum ne olacak, nitekim serviste arkadaşlarım, hocam iyi karşıladı beni… Yalnızca başhekim beni sınava almak istemedi. Başhekimin izinde olduğu bir dönemde sınava girdim.



 

“İNSAN ÇÖZÜLÜRSE İLK ANDA ÇÖZÜLÜR”


·        C.M: Eğer bildikleriniz olsaydı, o işkenceler esnasında söyler miydiniz?

·        H. Yücel: Bilemiyorum; kuru sıkı atıp kahramanlık edebiyatı yapmak istemiyorum ama çok ağırdı… Şunu söyleyebilirim, belki bir süre geçtikten sonra bunu kanıksamaya başlarsınız, eğer bir insan çözülürse ilk anda çözülür, ama bir süre çözülmeyen bir insan ondan sonra artık bunu bir varoluşa dönüştürebilir. O kadar çok aşağılanırsınız ki orada, size bir insan olduğunuzu, onurlu bir varlık olduğunuzu hatırlatacak en küçük bir işaret büyük bir dayanma  gücü verir… Bir hayli insan da çözülüyordu, onları da anlayabiliyorum, çünkü çok ağır koşullardı gerçekten…





“12 EYLÜL EN ZALİM REJİMDİ”


·        C. M: Tüm bu yaşadıklarınızdan dolayı kendinizi mağdur hissediyor musunuz, yargı aşamasında müdahil olacak mısınız yoksa bir dönemdi, yaşandı, bitti mi diyorsunuz?

·        H. Yücel: Bu sürece ben de müdahil olmak istiyorum, sadece kendimin kişisel olarak yaşadıkları için değil… 12 Eylül rejimi Türkiye Cumhuriyeti tarihinin gördüğü en zalim rejim bana göre…  Son derece insafsız, devletin toplumu üzerine bu kadar ağır bir saldırı yaptığı, imha edercesine 100 binlerce insanı göz altına aldığı, haklarını gasp ettiği, astığı, kestiği, öldürdüğü başka bir dönem yok… O nedenle bu dönem sorgulanmalı…



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1573 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler