Dogus Derya
03/01/2010 - gaiLe

Pinar Ilkkaracan: 3000 kadin ayaklanip BM’nin kapisini çalinca hükümetler kadin haklarinin insan haklari oldugunu nihayet kabul etti!

 

 

Röportaj: Dogus Derya

dogus.derya@gmail.com

 

 

 

 

Berlin kafamdaki özgürlük anlayisini yasamami sagladi

 

Benim neslimden olanlarin, 60’li yillarda doganlarin çogu sol ideolojiyle büyüdük. Hem ailemde, hem de çevremde… Dolayisiyla, 1980 darbesinin olmasi bizim için korkunç bir seydi. Benim bütün hayatimi etkiledi darbe. Tam idealizm içinde dünyayi anlamlandirmaya çalisirken, basinda bir tane darbe hükümeti var, sokaklarda askerler, her yerde korkunç bir siddet… Çok gençken daha da zor böyle seyler. Korkunç bir tepkisellik vardi içimde. Dolayisiyla içimde hep “gideyim buralardan” hissi vardi. Çünkü gözlerimizi açtik, darbeyi gördük. Hani derler ya, feminizm Türkiye’de 1983-84’ten sonra çikti diye, o zaman çikan gruplar çok kapali gruplardi. Simdiki gibi degildi. Feminizm, esasen 1987’deki Dayaga Karsi Kampanya ile görünür olmaya basladi. O zamana kadar yaygin bir hareket degildi. Iste bu esnada ben Almanya’ya, Berlin’e gittim doktora yapmak için. Tabii doktora isin bahanesi, nefes almaya gidiyorum aslinda. Berlin’i seçmemin nedeni, orada birçok muhalif toplumsal hareket olmasi. Bu arada feminizme ilgi duyuyorum ama feminizmi yasayabilecegim bir ortam henüz yoktu Türkiye’de; yayin yoktu, kitap, dergi yoktu, hâliyle feminizme duydugum ilgi çok soyut bir yerde kaliyordu.

 

Iranli mülteci kadinlarin haklari

 

Berlin’e varir varmaz ilk çalismaya basladigim konu, Berlin’deki Iranli mülteci kadinlarin sorunlari oldu. 1979 Iran Devrimi’nden sonra ülke disina çikmak zorunda kalan kadinlar. Ben gider gitmez, daha 2 hafta falan olmustu gideli, kendimi Iranli mülteciler ile ilgili bir toplantida buldum. O zamanlarda kafamda bir kadin-erkek ayrimi yok, dogrudan Iranli mülteciler ile ilgili bir sey yapmak istiyordum. Ama sonrasinda sunu gördüm: Erkeklerin erkek olduklari için mülteci olma hakki var ama kadinlarin yok. Neden? Erkekler ispat edebiliyorlar, “iste ben bunlari yasadim, su örgüte üyeydim o yüzden iltica ettim” diyerek ispat edebiliyorlar, fakat kadinlarin böyle bir sansi da, hakki da yok. Çünkü kadinlarin örgütlere üye olma hakki da yoktu. Düsünsene, mülteci olma hakki yok, Iran’da yasama hakki da yok, yani in no man’s land (hiçbir yerde) gibiler. Koskoca bir dünya var ama bu kadinlar için hiçbir yer yok! Çok kötü hissetmistim, çok etkilenmistim. Ben de karar verdim, Iranli kadinlar için çalisacagim. Ilk feminist çabam, Iranli kadinlarin mülteci haklari ile ugrasmaya baslamakla oldu. Tabii bu arada Almanya’da girmedigim hareket kalmadi. Feminist hareket, irkçilik karsiti hareket, çevreci hareket, içimdeki muhalefet yapma duygusuyla böyle sürekli bir yerlere kosuyordum. Sonra yavas yavas, oldukça kendiliginden bir sekilde, sunu gördüm: Benim olmam gereken yer kadin hareketi. Okumakla yasamak arasindaki farki görüyordum kadinlarla yüz yüze konustukça, tartisma gruplarina katildikça. Mesela aile içi siddeti konusuyorsun bir grupta, giderek sunu görüyorsun: Bu aslinda o kadar benimle, kadin olmakla o kadar ilgili ki! Dolayisiyla gittikçe kadin hareketine yöneldim.

 

Ne ülke farki dinliyor aile içi siddet, ne egitim, ne meslek, ne de ekonomik durum

 

Sonra bir teklif geldi Siginak’tan. Almanya’nin en büyük siginagiydi. 1975’te kurulmustu. 80 kadin ve çocuk kapasitesi vardi ama oraya siginan kadin sayisi 120’den asagiya zor düserdi. Gelen kadinlarin % 50’si göçmen, % 50’si de Almandi. Orada çalismam için teklif geldiginde artik kadin hareketinde çalismak fikri iyice kafama oturmustu. Bu arada sunu da söyleyeyim, aile içi siddet kadinin ezilmisliginin sadece bir bölümüdür. Yani aile içi siddetin tek basina esas sorun olduguna inanmiyorum. Tam aksine bunun, kadinin üzerindeki baskilarin ve maruz kaldigi ayrimciligin sadece bir parçasi olduguna inaniyorum. Ama aile içi siddet, bu baski ve ayrimciliklarin en görünür yüzü… Siginakta çalismak beni çok etkiledi. Bunu  yasamayan insanlara anlatmak çok zordur. Inanamazsin, dünyanin her yerinden, kuzeyden güneye, dogudan batiya, Isveç’ten Afrika’nin en ucuna kadar, her egitim düzeyinden kadin vardi orada. Aile içi siddetin bu kadar yaygin olmasi ve ayni zamanda siddeti uygulayan erkeklerin siddet uygulama konusundaki muhayyilesi ve kendilerinde bu siddeti uygulama hakkini bu denli görmeleri feminizm anlayisimi çok etkiledi. Ne ülke farki dinliyor bu siddet, ne egitim, ne meslek, ne ekonomik durum… Bütün erkekler siddet uygulayabiliyor. Ve kadinlar üzerindeki etkisi o kadar korkunç ki!  Kadinlar ayri çekiyor, çocuklari ayri çekiyor…

 

Aile içi siddet yasayan kadini yasama döndürmek hiçbir psikologun yapabilecegi bir sey degil; sen ancak bir kadin olarak o kadinlara yardimci olabiliyorsun

 

Sonra, iki yil sonra ben dedim ki, “bir dakika yahu, burada ne oluyor?” Biz inanilmaz büyük bir çabayla kadinlarin kendilerini bulmalarini, tekrar yasama dönmelerini saglamaya çalisiyoruz. Ben psikoterapistim ama rahatlikla söyleyebilirim ki bu hiçbir psikologun yapabilecegi bir sey degil; sen ancak bir kadin olarak o kadinlara yardimci olabiliyorsun… Çalisiyoruz, çabaliyoruz, diyelim ki 10 tane kadinin travmasini atlatip yasama dönmesini sagliyoruz, bir bakiyoruz o arada 100 kadin ve çocuk daha gelmis. Böyle akin akin geliyorlar, bitmiyor yani. Bir de yeterli siginak var diye, herkes de düsünüyor ki siddete maruz kalan kadinlar için siginak var, sorunun kökenini çözmek için hiçbir sey yapilmiyor. Tam tersine, insanlar nasilsa siginak var diye rahatliyor. Bir de siginagi feministler kuruyor ve bu isi feministler yapiyor ya, hani sanki bu is feministlerin isi ve baska hiç kimsenin görevi degil. Devlet siginaga fon veriyor ama o kadar. O da feministlerin talebi üzerine oldu. Almanya’da bütün toplumsal hareketler devlete böyle bir baski kurdular, sadece kadin hareketi degil. Bu hareketler dediler ki, bütün bu sorunlari, çevre sorunu olsun, aile içi siddet, irkçilik, insan haklari ihlalleri olsun, bunlari basimiza çikaran devlet. Bu yüzden de bunlari çözmek için parayi devlet verecek. Yani biz bagimsiz olacagiz ama devlet bunun parasini verecek. Zaten bunlar parayla ölçülebilecek seyler degil. Ben o zaman dedim ki, “bu böyle olmayacak, yani bunun sonu yok. Siddete hayir demekle olmuyor bu is. Bunun daha derin kökleri var. Bu sorunun önüne geçecek daha derinlikli çözümler bulmamiz lazim.” Iste “Koruma Emri” fikri böyle çikti. Çesitli örgütlerden 4 arkadas da bana katildi, bir grup olusturduk. Ilk basta ne yapacagimizi tam olarak bilemiyoruz. O zamanlar böyle internet falan da yoktu; kitap okuyorum, çesitli ülkelerdeki feministlere mektup yaziyorum, ögrenmeye çalisiyorum. Brezilyalilar ne yapmis, Amerikalilar nasil yapmis, siginagin ötesine geçen bir fikir var mi diye. Böyle böyle, Almanya için bir arastirma yapip en iyi önlemin “Koruma Emri” olacagini gördük. “Koruma Emri” de yetmiyor, ayni zamanda çok departmanli bir sistem,  polisin, yarginin, siginaklarin, ev bulma kurumunun birlikte, koordineli çalisacagi bir sistem kurmak gerektigini gördük. Bu sistem su anda Almanya’nin bir çok ilinde kuruldu ve dünyada aile içi siddet konusunda örnek çalismalardan biri.

 

3000 kadin ayaklanip BM’nin kapisini çalinca, hükümetler kadin haklarinin insan haklari oldugunu nihayet kabul etti!

 

Tabii bu arada uluslararasi çalismanin önemini görüyorsun. Feministler uluslararasi çalismali, bütün dünyada biz feministler bir olmaliyiz diye düsünüyorsun. Derken, o sirada, Charlotte’lar, Roxanne’lar New York’ta Women’s Center for Women’s Global Leadership’i kurmuslar. Onlar da meger ayni dertten yakiniyorlar; yani “ne yapacagiz, böyle bir yere varamiyoruz” diye düsünüyorlar. Çünkü biliyorsun, Bati’da üçüncü dalga feminist hareket 70’lerde baslamis. Ama 1990’lara gelindiginde bir tikanmislik yasiyor feministler. Hâlâ feminizm inanilmaz marjinal görülüyor, ugrastigimiz seyler sadece kadinlara özgü görülüyor, küçümseniyor… Neyse, Roxanne, Peru’lu bir arkadas, hem feminist hem de Birlesmis Milletler’de çalisiyor ve diyor ki, “niye Birlesmis Milletler’e baski yapmiyoruz?” Bu arada 1993’te Birlesmis Milletler’in Insan Haklari Konferansi olacak Viyana’da. Karar veriyorlar, bütün dünyadaki kadinlara haber verelim, bu konferansa gidelim ve diyelim ki “Women’s Rights are Human Rights!” (Kadin Haklari Insan Haklaridir!) Amaç, Kadin Haklari’nin o güne kadar maruz birakildigi marjinalligi ortadan kaldirmak, hükümetlere bu konudaki sorumluklarini kabul ettirmek. Diyecegiz ki: “Kadin haklari marjinal bir sorun degildir, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi, her seyin bir kadin boyutu vardir.” Siddet de böyle bir seydir. Bir savas oluyor, önce kadinlara yansiyor, ekonomik kriz oluyor, önce kadinlara yansiyor, yani her seyin bir kadin boyutu vardir diyecegiz. O sirada benim kardesim Ipek de BM’de çalisiyor ve Roxanne’larin bu fikrini bana anlatti. Ben asik oldum fikre. Internet yok, faks yok, mektup yaziyorum hemen. Diyorum ki “ben de Almanya’dayim, nasil bu girisime katilabilirim?” Benim gibi bütün dünyadan bir sürü kadin mektup yazmis, “biz de variz” diye. Insan haklari anlayisini degistirmek istiyoruz. Devlet, kamu alaninda bu haklari görüyor ama özel alani da katmasi gerek; farkli hassasiyetleri hesaba katmasi gerek. Örnegin ekonomik haklarin da insan haklari meselesi oldugunu görmesi gerek. Dedigim gibi, insan haklari anlayisini feminist bakis açisindan degistirmek derdimiz. Bunun için de veri toplamamiz gerekiyordu, fikir de buydu. Herkes kendi temsil ettigi ülkedeki -ben Almanya’yi temsil ediyordum- kadinin insan haklari ihlallerini yazacak. Ben Yugoslavya’yi yazdim, göçmenleri yazdim, Almanya’nin sorunlarini yaziyordum. Hepimiz bu verileri toplayip, toplayip gönderdik. Ve iste 1993’te Viyana’da BM Insan Haklari Konferansi oldu. Hükümetler hiç beklemiyorlardi. Dünyanin her yerinden 3000 kadin, kapinin önünde (bizi içeri sokmuyorlar tabii) “kadin haklari insan haklaridir”, “insan haklari degisecek” diye slogan atiyor! Büyük bir basariydi! Zaten akademik literatüre de girdi, uluslararasi iliskiler teorisini bile degistiren bir hikâye oldu bu! Sivil toplum diye bir sey var, geliyorlar ve hükümetlere baski yapiyorlar. Bu çok büyük bir basari hikâyesidir. Çok ilham verici bir seydi ve bence dönüm noktasiydi da. Bunu yapan ilk kadinlar oldu ama arkasindan baska gruplar da etkilendi, çevreciler ve benzerleri gibi. Kadinlar sonra, 1994’te Kahire’de olan konferansa da gittiler. Oradaki Population & Development (Nüfus ve Kalkinma) Konferansi’ydi; kadinlar sayesinde bütün nüfus anlayisi degisti, insan ve kadin odakli bir hâl aldi. 1995’te de Pekin Konferansi oldu zaten.

 

Kadinin Insan Haklari Egitimi

 

Bunlar olurken, bir yandan Almanya’da “Koruma Emri” girisimini olusturduk, Berlin Kadina Karsi Siddet Inisyatifi’ni (BIG’i) kurduk. Bir yandan göçmen kadinlarin haklari filan derken, ben bayagi bir kamusal figür hâline geldim. Meclis’e davet ediliyorum, televizyonlara çagriliyorum, kanun teklifleri hazirliyoruz falan filan… O sirada da aklimca Türkiye’de demokratiklesme olacak diye düsünüyorum. Demirel-Inönü koalisyonu olmustu. Bir vicdan basladi bende… Hani ben burada bu kadar sivil toplum hareketlerinde çalisiyorum, Almanya’ya katki yapiyorum, aslinda kendi ülkemde çalismam lazim, oradaki demokratiklesme sürecinin bize ihtiyaci var diye düsünüyorum. Tabii bu arada Viyana, Kahire, Pekin konferanslari olurken uluslararasi bir kadin hareketi olustu. Kadinin insan haklari kavrami oturmaya basladi. Güneyi kuzeyi, dogusu, batisi, Afrikasi, Asyasi falan. Ben de Türkiye’ye gideyim ve bu baglantilari aktarayim diye düsünüyorum. Gideyim bütün bu kontaklarimi aktarayim, sonra Berlin’e geri döneyim diye düsündüm. Olmadi tabii. Iyi niyetle yapsan da kimse kimseye bir sey aktaramiyor, kendiliginden olmasi lazim. Yani Kadinin Insan Haklari’ni böyle kurduk ama ben planladigim gibi dönemedim Berlin’e. Isler beni sarmalina aldi ve çikamadim. Kadinin Insan Haklari’ni benimle beraber Amerika’dan Türkiye’ye dönen feminist bir arkadas, Leyla Gülçür’le kurduk. O da Viyana sürecinin içinde yer almisti. Kadin haklari insan haklaridir diyoruz ama Türkiye’de bu haklarin ihlalleri ile ilgili hiç arastirma yok. Kanada’dan bir fon almistik, 80.000 dolarlik bir fon. Biz de Leyla ile söyle bir karar aldik: Bu fonun 20.000 dolarini arastirma için kullanacagiz, geriye kalanini, Kadinin Insan Haklari‘ni kurup ona bagislayacagiz. Arastirmamizi tamamlayip 1996’da Metis’ten Sicak Yuva Masali adi altinda yayimlanan kitabi yazmaya basladik. Bu arada “Artik Dur Demenin Zamani Geldi” belgeselini yaptik. Filmi yapma amacimiz da kadinlara göstermekti. Film üzerinden aile içi siddete dair tartismalar yapmak… Basinda çok ilgi çekti film de, diger çalismalarimiz da. Filmi duyan kadinlar bir araya geliyorlar, ariyorlar “filmi getirin, görmek istiyoruz” diyorlar. Filmin gösterimi için bir gün Ümraniye’ye gittim. Bir baktim orada kadinlar toplanmis, Ümraniye Kadin Dernegi’ni kurmuslar. CHP’li kadinlar, ama partideki erkek egemen ideolojiden rahatsiz olup kadin dernegi kurmuslar. Gerçekten muhtesem kadinlar. Filmden sonra dediler ki, “tamam biz bu dernegi kurduk ama Ümraniye’deki kadinlari nasil örgütleyecegimizi bilemiyoruz, bizimle çalisir misin?”. Beyin firtinasi yaptik birlikte. Iste Kadinin Insan Haklari Egitimi böyle dogdu, 1995’te. Konulari onlar belirledi, ben evde yazip yazip götürdüm. Biz çalisma yaptiktan sonra, onlar da Ümraniye’nin çesitli yerlerindeki yoksul kadinlarla -kadinlarin evlerinde- grup çalismalari yapiyorlardi. Bu çok kendiliginden oldu yani. Sonra  sonra bu çalismalar su anda 14 yildir uygulanmakta olan Kadinin Insan Haklari Egitimi’ne dönüstü. Su anda, SHÇEK’le isbirligiyle, 45 ildeki Toplum Merkezleri’nde uygulaniyor bu program ve bugüne kadar programa katilan kadinlar Van’dan Edirne’ye 16 bagimsiz kadin örgütü kurdular. Çanakkale’deki El-Der’den Van’daki VAKAD’a kadar. Dünyadaki en uzun süreli, sürdürülebilir ve basarili insan haklari egitimlerinden biri bence; çünkü feminizm var mayasinda.  

 


 

Pinar Ilkkaracan kimdir?

 

1961 yilinda Izmir’de dogan Pinar Ilkkaracan, psikoterapist ve siyaset bilimcidir. Kadinin Insan Haklari-Yeni Çözümler Dernegi, WINPEACE, Medeni Kanun Platformu, Türk Ceza Kanunu Reformu Kadin Platformu ve Anayasa Kadin Platformu gibi bir çok ulusal ve uluslararasi sivil toplum örgütünün kurucu üyesidir. Müslüman Toplumlarda Cinsel ve Bedensel Haklar Koalisyonu (CSBR) olarak bilinen uluslararasi agin da kurucu üyelerinden olan Ilkkaracan, sadece Türkiye’de degil, basta Almanya olmak üzere birçok ülkede çalismalar yürüten feminist bir aktivisttir. Aktivist kimliginin yani sira, kadina yönelik siddet, göçmen ve mülteci kadinlarin haklari, Müslüman toplumlarda cinsel ve bedensel haklar, insan haklari egitimi ve yasal reformlar gibi konularda çalismalar yapan bir arastirmaci da olan Pinar Ilkkaracan, bugüne dek çesitli makalelere imza atmistir. Sicak Yuva Masali, Women and Sexuality in Muslim Societies (bu kitap Türkçe’ye ve Arapça’ya çevrilmistir) ve Deconstructing Sexuality in the Middle East adli kitaplarin da yazari olan Ilkkaracan, 2007 yilinda International Gruber Award for Women’s Rights ödülünü almistir.

 

 

 

 


Yenidüzen Gazetesi
http://www.yeniduzen.com/