1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Güzel olan sevilir, güzel olmayan sevilmez...
Güzel olan sevilir, güzel olmayan sevilmez...

Güzel olan sevilir, güzel olmayan sevilmez...

Güzellik bizim için önemli midir? Niyetim bu soruyu “bizim için aslolan iç güzelliktir” suniliğinde cevaplamanızı gerektirecek bir muhabbet açmak değil. Mesele şu ki kabul edelim ya da etmeyelim “güzellik” insanlık tarihi boyunca

A+A-

Güzel olan sevilir, güzel olmayan sevilmez...

 

 

Güzellik bizim için önemli midir? Niyetim bu soruyu “bizim için aslolan iç güzelliktir” suniliğinde  cevaplamanızı gerektirecek bir muhabbet açmak değil. Mesele şu ki kabul edelim ya da etmeyelim “güzellik” insanlık tarihi boyunca üzerinde çok şey yazılıp çizilmiş ve daha da önemlisi uğruna çok bedeller ödenmiş bir kavramdır. Güzellikle ilgili olarak söylenmiş en eski sözlere Eski Yunan’da rastlamak mümkündür. Helen, Hesiodos’a göre Kadmos ve Harmonia’nın Tebai’deki düğünlerinde Musalar damat ile gelinin onuruna birkaç dize, törene katılan tanrılarca hemen benimsenen bir nakarat söylerler: “ Güzel olan sevilir, güzel olmayan sevilmez”. Meseleyi mümkün olduğu kadar basit ve samimiyetle ortaya koyan bir söz... Ancak arkası hemen geliyor: Peki ama güzel olan nedir? Nasıl güzel olunur? Güzellik bizzat Angelina Jolie’nin kendisi midir? Yoksa Mona Lisa’nın pis pis sırıtması mıdır? Nedir bu güzellik ?

        

“Güzel” olarak tercüme edilmesi pek doğru olmayan Kalòn sözcüğü bile bizleri dikkatli olmaya yöneltmeye yeter. Kalòn hoşa giden herşeydir, hayran bırakan, çekici olandır. Güzel nesne, en başta görme ve işitme olmak üzere, duyuları, biçimiyle okşayan şeydir. Ancak duyularla algılanan bu özellikler, tek başına bir nesenenin güzelliğini  ifadeye yetmez: insan vücudunda, gözden çok zihin gözüyle algılanabilir nitelikler, ruhun ve kişiliğin niteliği önemli bir rol oynar. Buradan da birçok erkeğin “güzel” bulduğu Paris Hilton’u gördüğümde midemin bulanmasının anlaşılabilir olduğunu anlıyoruz. Genelde bunu duyan erkekler “Tamam Mehmet! Paris sana tostumu yedim bekliyorum derse, sen gitme!” diye tepki gösterse de, burada erkekleri taaruza geçmeye iten ve özü itibariyle hormonlarından kaynaklanan cinsel açlık, bana kalırsa “güzellik” ile doğrudan değil ancak dolaylı bir ilişki içerisindedir çünkü burada aslolan güzellik değil, cinsel haz ve erkek egosunun tatminidir.

 

Her şeyden önce güzelliği ve aslında bütün doğayı incelerken akılda tutulması gereken prensip diyalektik materyalizmin de temel ilkelerinden biri olan (ama sadece ona ait olmayan) “zıtların birliği”dir. Doğadaki olgular ve varlıklar içerisinde zıt kutuplar mevcuttur ve bu zıt kutupların birbirleriyle mücadelesi kendini sürekli yenileyen, kusursuz bir denge ile sürmektedir. Zıtlardan biri, diğerini tümden yok etse bile, kendi zıddını doğurmasıyla bu kutuplaşma sürer. Bu durumun böyle olmasının sebebi aslında, sürekli değişen koşullara göre, nesnelerin ve kavramların da anlamının değişmesidir. Örneğin günlük hayatımızda önümüze bir sandık altın çıksa, bunu muhakkak ki çok iyi bir gelişme olarak değerlendiririz. Oysa bir çölde sıcağın altında yürüken, karşımıza bir sandık altın çıkmasından ziyade, serin bir su birikintisini tercih ederiz ve bu durumda su “iyi”, altın “kötü olur. Yani altın koşullara paralel olarak hem iyiyi hem de kötüyü içinde barındırır. Bu da değişen koşullar ve gereksinimler doğrultusunda, iyi ve kötünün, sürekli değişebildiğini göstermektedir. Konuyu bu bakımdan ele aldığımızda, “güzellik” kavramını incelerken, ister istemez ele almamız gereken diğer kavram “çirkinlik” olacaktır. Çirkin olmadan, güzel olanın hangisi olduğuna karar veremeyiz ve zıtların birliği prensibi gereği de, güzellik ve çirkinlik koşullara göre de değişkenlik arz edecektir. John Scotus Erigena (IX. Yüzyıl) diyor ki: “... bilgelik yavanlığın karşıtlığıyla pırıldar; bilgi cehaletin karşıtı olarak değerlendirilir; ışık, karanlığın karşısında güzelliktir ve övgüye layık herşey ötekilerin değersizliğiyle değer kazanır.” Örneğin şeytan ve cehennem olgusunun en detaylı ve dikkate değer şekilde anlatıldığı, resmedildiği mekanlar, aslında tam da bu kavramlara kin ve nefretle bakan, Tanrı’nın evi olarak nitelendirilen kiliselerdir. Bu durum kliselere giden ziyaretçilerin yeşillik, nehirler ve ferahlığın hakim olduğu ve hatta klişeleştiği cennet tasvirlerinden ziyade, sanatsal olarak yaratıcılığa daha müsait olan cehennem tasvirleriyle daha çok ilgilenmesine sebep olmuştur. Konuyla ilgili olarak şikayetçi olan Aziz Bernard’ın (XII. Yüzyıl) sözleri lanetlemek isterken, kötülüğü tarif etmede kullandığı ifadelerle hayranlık uyandırmıştır. 

 

         Zevkler ve renkler tartışılırmaz dense de bence tartışılabilir. Örneğin slow müziğin prensi, bir başka deyişle “ Aşksız Prens” Rober Hatemo’nun beğenilmesini içinde barındıran bir zevki, KKTC’yi tanımama iddiasındaki, bir Rum kesiminin inadıyla tanımıyorum. Truva saldırının sonunda ele geçince, Menelaos sadakatsiz karısını öldürmeye davranırsa da, gözü kadının çıplak göğüslerinin güzelliğine takılınca, kılıcını havaya kaldıran kolu hareketsiz kalmıştır. Truva’ya olanlar olmuştur ve netice itibariyle uğrunda kentler yıkılan, kan dökülen kadının güzelliğinin takdiri, yine her türlü kin, nefret ve intikam duygusundan üstün gelmiştir. Helen’in, Rober Hatemo’ya nazaran çok daha iyi bir zevk olduğunu teslim etmekle birlikte, aslında “güzellik” ile ilgili olarak üzerinde durulmasını gerekli gördüğüm bir diğer nokta da “güzellik” doğrultusunda hissedilenlerin, diğer duygular karşısındaki üstünlüğüdür. Tam da bu noktada “güzellik”ten kastımın kesinlikle sadece görsel olmadığını belirtmem gerekir. Elbette ki Nietzsche’nin deyimiyle “Kökü bütün görünen olaylara değin inen, Işık Tanrısı Apollon’dan izin alarak. Aslında görsellik üzerine temellendirilen Apollon’un, Eski Yunan’a yani batı uygarlığının temeline ait olması hiç şaşırtıcı değildir. Eski Yunan’dan beri, ki bu bütün heykel ve resimler üzerine yapılan yorumlarda de kendini göstermektedir; Batı, güzelliği ve hatta tüm dünyayı, “görerek” algılamaktadır ve ancak bu şekilde beğenebilmektedir. Oysa ki doğu kültürlerinde, görsel algılamadan ziyade, işitme, koku alma gibi duyularla beğenmek daha fazla rastlanan bir durumdur. Bu durumun en radikal, en belirgin örneği ise, Batı’nın (Apollon’un) görsellik üzerindeki ısrarına inat, görünmemesine karşın, güzelliği ve insan ruhunda bıraktığı tatlı iz herkesçe kabul edilen “müzik”tir. Günümüz toplumunda medyanın özellikle de genç nesillere dayattığı ve onların da vücutlarında küpe, piercing; arabalarında da türlü türlü modifiye merağı şeklinde tezahür eden “ancak görünüyorsan, varsın” felsefesi, Apollon’dan bugüne hem çürüyerek hem de kabararak gelen görsellik fetişizminin, hiç de şaşırtıcı olmayan bir yansımasıdır.

 

Aslında Eski Yunan’daki Apollon günümüz batı kültürünün basit, adi ve hatta vıcık vıcık, görselliğinden farklı olarak (Britney Spears, David Beckham, Aysun Kayacı vs.) bu kadar yüceltilen görselliğin yanında, ona layık olabilecek asillikte olduğuna inanılan, belli bir takım ahlaki değerleri de içerisinde barındırıyordu. “Nerde o eski bayramlar” muhabbeti açmak gibi olacak ama, anlayacağınız, bir zamanlar görsellik evet çok önemliydi, ama bugünkü gibi kuru kuru da değildi. Mitolojiye göre, Zeus bütün varlıklara uygun bir ölçü ve adil bir sınır verir. Böylelikle dünya, ifadesini Delfoi Tapınağı’nın duvarlarına kazılı dört özdeyişte bulan değerli ve ölçülebilir bir uyumla yönetilir: “En güzel, en adil olandır” ,  “Sınırı aşma”, “Kibir’den (küstahlıktan) kaçın” ve “Aşırılığa izin verme”. Yani anlayacağınız biçare Apollon’un derdi sırf görsellik değil, görselliğin görkemine eşlik eden bu 4 ahlaki yargıyı da muhafaza etmekti. Bugün özellikle de magazin programlarındaki ve gece hayatındaki gösterişli görselliğin bu 4 ilkeyi peçete gibi havaya savurup, tabak gibi kırdıklarını görse,  Apollon ne hissederdi acaba?

 

İnsanlık tarihi boyunca güzelliği incelediğimiz zaman, bu konudaki anlayışların sürekli bir değişkenlik arz ettiğine şahit oluruz. Bu bizi sabit bir güzellik tanımından uzaklaştırır ve uzaklaştırdığı için de ona müteşekkir olmamız gerekir. Herkesin aynı şeyi beğendiği, aynı şeyi sevdiği, aynı şeyi giydiği, aynı şeyleri yapmaktan zevk aldığı, aynı kadına aşık olduğu  bir dünya hayal edebiliyor musunuz? Etmenize gerek yok çünkü günümüz dünyası az çok böyle bir yer. Endüstri devrimiyle birlikte, kârların maksimize edilmesi dışında hiçbir gayesi olmayan burjuva sınıfı, bize, “güzelliğin seri şekilde üretilebileceğini”  dikte etmeye başladı. Bu gerçekten, güzellik tarihi açısından önemli bir dönemeç oldu, çünkü piyasa kendi satmak istediği “güzelliği”  insanlara beğendirmek için, hipnoz dahil (medya) her türlü yönteme başvurdu. Günümüzde birçok insan, kendilerine enjekte edilen ortak beğeniler doğrultusunda beğenmeye ve yaşamaya başladı. Örneğin, Sevgililer günü ve çiçek deyince gezegenimizde milyarlarca tür çiçek olmasına karşın, neden aklımıza gelen ilk çiçeğin “gül” olduğunu iyice düşünmemiz gerekiyor. Peki ne olacak? Apollon’a ve ilkelerine tekmeyi basıp, onun ışığını çalan ve çar çur edercesine sömüren bu anlayış ilelebet mutlak ve egemen mi kalacak? Hayır... Kendi zıddını doğuracak... Nitekim doğurdu da... Tıpkı bu sürü psikolojisine başkaldıran diğer insanlar gibi, bu satırların yazarının da düşünceleri ve bu yazı, buna delalettir...

 

 

 

 

Bu haber toplam 1668 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler