1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Günümüz Yarın Olmasın…
Günümüz Yarın Olmasın…

Günümüz Yarın Olmasın…

Pazartesi olmadan Salı geliyorsa, farkında olmadan daha Çarşamba ve Perşembe’den hafta sonu için geri saymaya başlamışsak birinci hafta ikinciye, ikinci üçüncüye ve Ocak, Şubat’a Şubat da Mart’a derken Nisan’a ve yaz geldiğinde hal

A+A-

 

Pazartesi olmadan Salı geliyorsa, farkında olmadan daha Çarşamba ve Perşembe’den hafta sonu için geri saymaya başlamışsak birinci hafta ikinciye, ikinci üçüncüye ve Ocak, Şubat’a Şubat da Mart’a derken Nisan’a ve yaz geldiğinde hala mutlu değilsek aslında günümüzü gün etmiyor; günümüzü yarın ediyoruz demektir.

Onca sorun ve kargaşa arasında gelin hemen yanı başımızda yaşanan güzellikleri ıskalamayalım. Kaynayan onca kazanla daha kolay mücadele edebilmek için enerji toplayalım. İnsan olmaya birazcık daha fazla vakit ayıralım.

Çok yakınımızda muhteşem bir festival sürüyor. 1. Girne Kültür ve Sanat Festivali. Belki siz de benim gibi bu festivalin birçok güzel etkinliğini kaçırdınız. Ben festivali ucundan da olsa geçen hafta Nil Karaibrahimgil konseri ile yakalayabildim. Kendine has müzik türü ve zekasıyla özellikle çocuk ve gençleri kendine hayran bırakan, sahnede enerji küpü bu kız Girne Amfi Tiyatro’daki konserinde izleyenlere bambaşka bir tat yaşattı. Ama festival etkinliklerinde sürüklenmeye başlayıp gündemden ve iş stresinden birazcık olsun uzaklaşmak için hala geç değil. Geride muhteşem bir program var.

17 Ağustos  Çarşamba akşamı İstanbul Şehir Tiyatroları’nın sergileyeceği “İstanbul Hatırası” adlı oyunla kendimizi İstanbul Boğazında bir martının kanatlarında bulabiliriz. Boğazın değil ama Akdeniz’in kucağındaki Girne Amfi Tiyatro’da püfür püfür esen rüzgarla dalgaların kıvrımında kaybolabilir ve İstanbul’un bir dönemine yolculuğa çıkabiliriz. Yapmanız gereken tek şey Çarşamba akşamı, Perşembeyi beklemek yerine direksiyonunuzu Girne’ye birkaç saatliğine muhteşem bir yolculuğa sürmek…

19 Ağustos Cuma akşamı UB40… 80’li yıllarda benim gibi gençliğin büyüsünde olanların efsanevi  Reggae topluluğu… “Red Red Wine”, “Can’t Help Falling İn Love”, “Don’t Break My Heart”’ gibi unutulmaz şarkılarla 80’lere dönmek isteyenlerin yapacağı tek şey, yine Cuma akşamı Girne Amfi Tiyatro’da olmak. Dünyada ulaşılması çok zor bu efsaneyi Akdeniz’in koynunda dinlemek bize nasip olacak…

26 Ağustos’ta Adana Devlet Tiyatrosu’ndan bir başka klasik “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”. Aziz Nesin; kara mizah ustalarının en büyüklerinden biri. Onun bizim gibi sistemin oturmadığı, demokrasilerin göbeğinde insan değil de popülizm ve çıkar ilişkilerinin olduğu az gelişmiş ülkelere has, akıllara durgunluk veren romanından uyarlanan bir klasik. Yılların eskitemediği, her insanın onca yıl geçmesine rağmen kendinden bir şeyler bulabildiği bir öykü. Hem de Kıbrıslıtürk bir yönetmen Ali Düşenkalkar’dan…

Ve daha neler yok ki bu festivalin kalan kısmında. Her gece saat 21.00’de Girne Atatürk Büstü önü ve Ramadan Cemil Meydanında sokak konserleri. Hem de sokak çalgıcıları bu tür müziğin doğum yeri olan ta Bremen’den geldi. Golden Hern Brass Bond. Bin yıllık şehir Girne sokaklarında tam bir müzik keyfi…

Girne Belediyesi çocukları da düşünmüş Barış Parkı’nda her akşam saat 19’da Çocuk Etkinliği…

Ne dersiniz?  Ben bu sıcakta evde klimaların altında oturup yarını beklemek yerine Girne’de Akdeniz’in rüzgarında ve kokusunda anı yaşamak, bu geceleri değerlendirmek zamanı şimdi diyorum. Teşekkürler Girne Belediyesi…


Bir Kıbrıslıtürkü Daha Kaybettik:

Nail Atalay…

Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz Nail Atalay’la 3 yıl önce hasta yatağında hastanede karşılaşmıştım. Sonra da bu sayfada sizlerle onunla yaptığımız uzun soluklu bir röportajı paylaşmıştık. Sonbaharda çıkacak olan kitabımda bu röportaj da yer alacak.

Kıbrıslıtürklerin yetiştirdiği bu çok çalışkan ve özel insan, o günlerde bütün sağlık sorunlarına rağmen anılarını her fırsatta yazmaya ve anlatmaya çalışıyordu. Kendinden sonra gelecek Kıbrıslıtürk nesillerle tarihlerine dair ne biliyorsa paylaşmak gibi bir acelesi vardı.

Nail Atalay 1974’den hemen sonra Birleşmiş Milletler’de New York’ta Kıbrıslıtürklerin temsilciliğini yapmıştı. Tam on buçuk yıl. Dünyanın merkezinde, dünya devletleri arasında tek kişilik bir ordu halinde Kıbrıslıtürkleri dünyaya anlatmaya çalışmıştı. Kurduğu yakın ilişkilerle, onurlu, dürüst  ve çok çalışkan kişiliğiyle öyle önemliydi ki yaptığı işler.

Nail Atalay, yaşamının son döneminde gerek çıkardığı “Birleşmiş Milletlerde On Yıl” adlı kitabıyla, gerekse her fırsatta paylaştığı anılarıyla topluma son görevini de yapmıştı aslında. Onu bu sayfada anlattığı bir anısıyla yeniden anmak istiyorum…

Birleşmiş Milletler’in yapısını, Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi’ni ezbere bilen Nail Atalay, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin sorunlar karşısındaki çaresizliğini şu yaşanmışlığıyla  dile getirmekte:

“Bir gün BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim beni telefonla arayarak Devlet Başkanı Sayın Rauf  Denktaş’ı acilen aradığını ve onunla konuşmak istediğini, ayrıca telefon etme imkanı yoksa veya konuşmaktan çekiniyorsa kendisine bildirmemi istedi. Sayın Denktaş’ı telefonla aradım. Kendisine durumu anlattığım zaman ‘Altı saat geciktir. Evvela Ankara ile konuşmam lazım, ondan sonra... Zamana ihtiyacım var’ dedi. Onu bulamadığımı Sayın Waldheim’e bildirdiğim zaman, yüksek sesle ‘Ben onun nerede olduğunu tespit ettim. Sen nasıl bulamıyorsun?’ dedi. ‘Nerede buldunuz?’ diye sordum. ‘Mağusa’da  panayırda dolaşıyormuş’ dedi. ‘Peki benden ne istiyorsunuz?’ diye sordum. ‘Nasıl olur da bir temsilci olarak onu bulamıyorsun?’ dedi. Ben de bunun üzerine ‘Hatırlarsanız Rolandis de kendi başkanını Londra’da bulamamıştı. Anladınız mı şimdi ne olduğunu, diplomasinin cilvelerini?’ dedim. Bu defa Kurt Waldheim ‘Sayın Atalay; ben bazen kendimi dünyanın başbakanı zannederim’ dedi.  Ben ‘Ne?’ diye hayretle sorunca, ‘Bekle bir saniye. Ben kendimi dünyanın başbakanı gibi görüyorum. Fakat ne kuvvetim var, ne de bütçem’ diye ekledi. BM Genel Sekreteri’nin durumuna üzüldüm, ancak bir şey de söylemedim.”


                                     

Pamukkale- Hierapolis…

Yirmi sene önce ziyaret ettiğim Türkiye’nin çok özel bir bölgesini bu yıl yeniden gezme fırsatı buldum. Pamukkale ya da Hierapolis. İnsan yaş aldıkça gezdiği yerlere, okuduğu kitaplara bakış açısı öylesine değişiyor ki; bir zamanlar bu doğa ve tarih harikası yerden nasıl olur da etkilenmediğime hala şaşıyorum. Pamukkale 160 metre yüksekliğinde ve 2800 metre uzunluğunda içinden ve üzerinden termal suların fışkırdığı,  pamuk gibi taşlarla kaplı tam bir doğa harikası. Bembeyaz travertenlerin oluşturduğu havuzlar ise büyü gibi bir şey. 2008’de UNESCO’nun dünya kültür mirasları listesine aldığı bu muhteşem güzellikteki yerde beni yine büyüleyen şey tarih oldu. Denizli ilçesinin Çökelez Dağı üzerindeki bu beyaz büyünün üzerindeki efsane şehrin; Hieropolis’in tarihi M.Ö. 200 yıllarına dek gidiyor. Upuzun sokağı, iki adet amfi tiyatrosu, doğal termal havuzları ve Cimnasyumu ile 2000 kusur yıllık bu kentin kalıntıları sizi çok uzun bir tarih yolculuğuna sürükler. Anadolu’daki Hitit ve Frig uygarlıkları, sonra Helenistik dönem ve Roma İmparatorluğu.

Hierapolis olarak kent; Bergama krallarından, II. Eumenes tarafından , MÖ.197 yılında kurulmuş. Bergamanın efsanevi kurucusu, Telephosos’un karısı Hiera’ya atfen, şehre, Hierapolis ismi verilmiş.

Pamukkale’yi şu anda her gün yazları 7000, kışları ise 2500-3000 civarında insan ziyaret ediyor.

Eğer hala görmediyseniz ve Denizli taraflarına uğrarsanız mutlaka bir ziyaret ediniz derim.

 


 

 

 

Bu haber toplam 1385 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler