1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Gün Dönerken...
Gün Dönerken...

Gün Dönerken...

Hakkı Yücel: Gün artık dönüyor, akşam güneşi yavaş yavaş batıyor ufukta, turuncuya yakın bir kızıllık kaplamış gökyüzünü, eski İstanbul’un üstüne tülden bir perde halinde iniyor..

A+A-

 

 

Hakkı Yücel

hyucel2012@gmail.com

 

 

Gün artık dönüyor, akşam güneşi yavaş yavaş batıyor ufukta, turuncuya yakın bir kızıllık kaplamış gökyüzünü, eski İstanbul’un üstüne tülden bir perde halinde iniyor.. Boğaz Köprüsü’nden geçiyorum, trafik yavaş akıyor, eve dönüş yolunda insanların yüzlerinde bitmeye yüz tutan günün yorgunluğu ve gidilecek yere bir an önce varmanın tedirgin telaşı .. Benimse acelem yok, hatta gizli bir keyif bile alıyorum arabaların böyle dur kalk gidişinden; öyle ya, önüm sıra muhteşem bir tablo halinde genişleyen bu manzarayı bir süre daha seyredebileceğim.. Çift katlı bir otobüsteyim, üst bölümde cam kenarında oturuyorum, daha bir çoğalıyor sanki oturduğum yerden şimdi baktığım ve gördüğüm her şey..Yaşıyor olmanın ağırlığı mı desem hüznü mü desem, ne desem bilemiyorum, canımı acıtan bir duygu yoğunluğu var sanki bu havada beni sarıp sarmalayan.. Oysa İstanbul geldi gelecek bahar mevsimine hazırlanıyor, tek tük erguvanların açmaya başladığını görüyorum boğazın sırtlarında insanoğlunun bitmek bilmez aç gözlü saldırılarına karşı varlığını hâlâ koruyabilen korularda..İyi de ben baktıkça bu manzaraya niye canım biraz daha acıyor.!?

 

“Acı” diyor Türkçeye yeni çevrilen, farklı disiplinlerden hareket ederek trajedi ve tragedyalar tarihinin siyasal analizini yaptığı ‘Tatlı Şiddet’ (Ayrıntı Yayınları) kitabında Terry Eagleton,  müştereği paylaşmaya uygun ve çok çeşitli yaşam biçimlerinin diyaloğa geçebileceği son derece etkili bir dildir. Ortak bir anlam bölgesidir.” Eskilerde kalmış trajik hikâyeleri mi çağrıştırıyor bende gördüklerim; yoksa yaşamın içinde gizli trajedilerin sökün ettiği bir zaman aralığında mıyım ki, sanki bir bıçak saplanıyor gibi oluyor bilinç altıma da açığa çıkarıyor ve çözüyor dilini belleğimin uzak köşelerine sinmiş içimi acıtan soluk görüntülerin..Öyle olmalı diye düşünüyorum, çünkü trajik olanda salt acının kendisinden ve büyüklüğünden öte bir şey var kendini hatırlatan: derin travmatik izler..Birden baktığım ve gördüğüm her şey zamanı geriye doğru sarmaya başlıyor..İnsan hatırlıyor, “kuvvetli hafıza kuvvetli ıstırap” oluyor; şair “unutuyorum çünkü hiç unutmuyorum” diyor..

 

Hatırladıklarım beni tam otuz bir yıl öncesine götürüyor..1981 yılı, tıpkı şimdi olduğu gibi sonuna doğru Mart ayının, Boğaz Köprüsü’nden geçiyorum, bir minibüsün içindeyim. Tabiatın kendini tekrar eden gizemli bir kudreti var bir kez daha anlıyorum, akşam güneşi turuncuya yakın kızıl bir perde halinde iniyor eski İstanbul’un üzerine, tıpkı bugünkü gibi, hatırlıyorum..Keyfi değil zorunlu bir yolculuk bu seferki yaptığım; arka koltukta oturuyorum bir minibüste iki yanımda sivil polisler var, önümdeki koltukta bir arkadaşım oturuyor aynı kaderi paylaştığım, onun da iki yanında polisler var ve onun önündeki koltukta da bir başka kader arkadaşımız, onun da iki yanında polisler..12 Eylül Rejimi’nin ülkenin üzerinden silindir gibi geçtiği, devletin kendi insanlarını sinek gibi ezdiği zamanlar..Birinci Şube’de göz altındaydık, kaç gündür güneş yüzü görmemiştik, ondan olsa gerek ilk akşamın ufukta tutuşan turuncu kızıl aydınlığı bıçak gibi oyuyor gözlerimi..Sorgulama işlemi tamamlandı Selimiye Kışlası’na götürülüyoruz, ne kadar kalacağımız belli olmasa da orada, değil mi ki kurtulduk Birinci Şube’nin insan onurunu ayaklar altına alan zulmünden, neredeyse seviniyoruz. Apış aramda ve kirden kararmış gömleğimin yakasında kımıltısını hissediyorum orada  geçen günlerimden yadigâr bitlerin, kaç zamandır yıkanmadığımı hatırlıyorum, kaşınıyorum..

 

Giderek alışıyor gözlerim gün batımının aydınlığına, şimdi daha bir alıcı gözle bakıyorum İstanbul’a.. Gemiler geçiyor boğazdan, martılar dalıp çıkıyor koyu lacivert sulara, akşam güneşinin sönmeye yüz tutan kor alevden ışınları yansıyor yalıların camlarında..İki yanımızdan akıyor bitmekte olan günün yorgun ve telaşlı insanlarını taşıyan kahırlı İstanbul trafiği..Göz göze geliyorum arada bir an o insanlardan bazılarıyla..Düşünüyorum, ne kadar haberleri var acaba olanlardan, kaçı doğrudan ya da dolaylı gazabına uğradı 12 Eylül Rejimi’nin, rahatsızlık duyuyorlar mı yoksa memnunlar mı şimdiki hayatlarından ..Onlara bakarken ‘Dinle Küçük Adam’ kitabını hatırlıyorum Wilhelm Reich’ın o günlerde okuduğum..Reich ‘Küçük Adam’a ısrarla “kendi içinde bulunan ‘yaşamı temsil eden şey’in canlılığını” duymasını söylüyor ve ilave ediyor: “Bu ‘yaşamı temsil eden şey’, güç elde etmeyi değil, gücün insan yaşamında oynaması gereken rolü üstlenmesini ister.”  Gücün yaşam dürtüsünden yoksun sadece ölüm dürtüsüyle hareket eden zalim bir otoritenin elinde kendi insanına yönelik akıl almaz bir baskı aracına dönüşerek saldırganlaştığı, her şeyi ezip geçtiği bugünlerde ne düşünüyorlar acaba..Tecritte maruz kalınan şiddetin öfkesi bir yandan, çaresizlik duygusu diğer yandan çok mu alıngan oluyor insan böyle zamanlarda, şairin dizeleri düşüyor aklıma o insanlara bakarken: “Ölmezsem öldürmezsem/ kim benim farkıma varır.?”

 

Kaba bir hesapla kayda geçirilmiş tarihi beş bin yılsa insanlığın, bunun sadece iki yüz elli yılının savaşsız geçtiği hep yazılıyor.. Hatta kimileri kayıt dışında kalmış coğrafi bölgeler de göz önüne alındığında, savaşsız geçen çeyrek yüzyıllık bu zamanın da sıfırlanacağından emin görünüyor..İster öyle isterse böyle, neresinden bakılırsa bakılsın insanlık tarihinin kanla yazıldığı inkâr edilemez bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor..Yerleşik ya da göçebe, bir topluluk haline dönüştüğü günden bu yana savaşlar insanlığın kaderi oluyor..Gücü elinde tutan, temsil ettiği kesimlerin çıkar ve menfaatleri uğruna karşı geleni, direneni yok ediyor..Uygarlık tarihi son kertede güçlünün zayıfı ezdiği, zalimin zulmettiği kanlı bir serüvene dönüşüyor..Siyaset buradan şekilleniyor, bilim büyük ölçüde buraya hizmet ediyor..Bu kanlı serüvenin değişmeyen kurbanı ise hep ‘küçük insan’ oluyor; dahası kendi kurban olurken onu öğüten bu değirmene yine kendisi su taşımaktan da geri durmuyor..Bilerek  ya da bilmeyerek bu güç odaklarına en büyük desteği o veriyor, onu meşrulaştırıyor, kendi özgür iradesine sahip çıkmak ve kendisi için var olmak yerine, kendisi için var olma mücadelesi verenleri yalnız bırakmak ve de arkadan hançerlemek pahasına hatta,  kendi varlığının bekasını kendini de ezen o gücün ellerine teslim ediyor..

 

Göz ucuyla bakıyorum yanı başımda oturan sivil polislere..Sağ yanımda oturan herhangi kavruk bir Anadolu insanı gibi, sol yanımda oturan hafif tombul kırmızı yuvarlak bir yüzü var, sıradan insanlardan bir farkları yok ikisinin de gündelik hayatta karşılaştığım. Bir an düşünüyorum, sorguda üzerime çullananlar arasında bunlar da var mıydı diye..Gözlerim kapalı olduğu için sorguda, bu yüzler bir şey ifade etmiyor şu anda bana..Aklıma Birinci Şube’de yaşadıklarım geliyor, sanki yeniden duyuyorum işkenceden geçenlerin sabah akşam yankılanan çığlıklarını..Merak ediyorum, bir insan bir diğer insana karşı nasıl bu kadar zalimce davranabilir diye..Ya da sıradan bir işi yapar gibi saatlerce işkence ettikten sonra bir insan bir başka insana, nasıl gönül rahatlığıyla dönebilir evine vicdanına bulaşan o kirle..Nasıl geçer lokmalar boğazından yemekte, neler konuşur eşiyle, nasıl sevebilir çocuklarını, nasıl rahat uyuyabilir yatağında geceleri..Kuralları belli ve uyulması mecburi bir görev olarak kabul etmek ya da verilen emirleri yerine getirmek olarak nitelendirmek yapılan işi, kurtarabilir mi bunu yapan insanları günahlarından, hafifletebilir mi vicdanlarındaki ağır yükü? Bir kez daha anlıyorum ki, 12 Eylül Rejimi sadece doğrudan uyguladığı şiddetle karartmadı Türkiye’de insanların hayatlarını, dolaylı olarak da kendi dehşetine ortak etmek suretiyle darmadağın etti onları..Bu yüzden büyük bir trajedidir 12 Eylül rejimi, sadece büyük acılar yaşattığı için değil aynı zamanda izleri uzun süre devam edecek büyük travmalar yarattığı için toplumda..

 

Keskin bir korna sesiyle sarsılıyorum, geri dönüyorum yıllar öncesine gittiğim yerden.. Akşam güneşi yavaş yavaş kayboluyor Haliç tarafından, ışıklar bir yanıp bir sönüyor ateş böcekleri gibi gözün görebildiği yere kadar uzanan İstanbul’un içinde..Gemiler geçiyor yine boğazdan, üzerine loş karanlığın gölgesi düşen koyu lacivert suya dalıp çıkıyor yine martılar..Dağılmaya yüz tutuyor yıllar öncesinin o dehşet günlerine dair hatırladıklarımın içime çökerttiği kasvet, iyimser bir umutla yer değiştiriyor..Yeni bir dönem başlıyor artık geçmişle yüzleşmenin ve hesaplaşmanın yapılacağı şimdilerde..

 

Gün dönüyor, yarın yeni zamanların ilk günü olacak gibi görünüyor..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1026 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler