1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Gülağacından bir dolap, hayatların kilitlendiği bavullar... (2)
Gülağacından bir dolap, hayatların kilitlendiği bavullar... (2)

Gülağacından bir dolap, hayatların kilitlendiği bavullar... (2)

Gülağacından bu dolap 1950’li yıllarda Komikebir’de Bayan Panayota ile Bay Pavlos evleneceği zaman yaptırılmış... Aynı takımın büfesinde de Panayota Hanım, oğlu Solomis’in oyuncaklarını saklıyor... Tenekeden bir at ve üstünde tenekeden b

A+A-

 

 

Gülağacından bu dolap 1950’li yıllarda Komikebir’de Bayan Panayota ile Bay Pavlos evleneceği zaman yaptırılmış... Aynı takımın büfesinde de Panayota Hanım, oğlu Solomis’in oyuncaklarını saklıyor... Tenekeden bir at ve üstünde tenekeden bir kovboy var – atın karnının altındaki anahtarı çevirip de atı kurunca, tıkı tıkı koşuyor at, üstünde kovboy... Hristina bu teneke atı kuruyor ve onu gülağacından yapılmış alçak orta masasının üstüne koyuyor, hepimiz atın koşturmasını seyrediyoruz, tüylerimiz ürpererek... Solomis’in yine tenekeden yapılmış kocaman bir de oyuncak uçağı var: Uçak Solomis’e Kanada’dan gönderilmiş, ilk günkü gibi pırıl pırıl duruyor... Solomis “kayıp” edilmiş ama oyuncakları kalmış, gülağacından bir büfede saklıyor annesi onları...

Genç ressamlar fotoğraf çekiyorlar, Solomis’in oyuncaklarına, kravatlara, giysilere, bavullara bakıyorlar...

2008 yılında Panayota Hanım bazı “kayıplar”dan geride kalanların ailelerine defnedilmek üzere iade edildiğini görünce, belki de kocası ve oğlunun kendisine canlı olarak dönemeyebileceğini düşünmeye başlamış... Belki de kazılarda bulunacak olursa, onlardan geride kalanların kendine iade edileceğini düşünmüş... Böylece Panayota Hanım, bir bavul daha hazırlamış: Büyükçe, kahverengi bir el çantası bu ve bu çanta da gülağacından yapılmış o dolapta duruyor... Bu çantada da, eşi ve oğlu gömülecek olursa gereken şeylerle dolu... Bu çantayı açmıyoruz ve Hristina onu yine dolaba koyuyor...

Bayan Panayota evlenirken başına taktığı beyaz yapma çiçeklerden oluşan düğün başlığını ve eşinin taktığı düğün başlığını da kalp şeklinde tahtadan bir kutuda saklıyor, kutunun ön yüzü cam, bu yüzden bu kutunun içinde duran Panayota Hanım’ın düğün başlığını görebiliyoruz... Kıbrıslırumlar bu düğün başlıklarına “Stefani” diyorlar... Eğer eşinden geride kalanlar bulunursa, yapılacak cenaze töreninde bu tahta kutu da eşinden geride kalanlarla birlikte gömülecek... Kıbrıslıtürkler’de böyle bir gelenek yok – meğer Kıbrıslırumlar, düğün başlıklarıyla gömülüyormuş... O zaman 2003’te barikatlar açıldığı zaman kuzeydeki evlerini görmeye gelen Kıbrıslırumlar’ın, bu evlerde yaşayan Kıbrıslıtürkler’e neden “Stefani”lerini yani düğün başlıklarını bulup bulmadıklarını sormaları şimdi anlam kazanıyor... Onlarla birlikte gömülmek onların geleneği, bu yüzden gittikleri evlerde “Stefani”lerini bulup bulmadıklarını soruyorlardı...

Hristina, “Annemi ayakta tutan şey, babam ve kardeşimden geride kalanları bulma umududur... Bu umutla yaşıyor... O günü bekliyor...” diyor. Galatya’da öldürülerek naaşları “kayıp” edilen Bay Pavlos ile oğlu Solomis’ten geride kalanlar bulunursa, Panayota Hanım onları gömmek üzere bir cenaze töreni yaparsa, ondan sonra belki de yaşamak için bir nedeni kalmayabileceğinden korkuyor Hristina... “Onu ayakta tutan şey, onları bulma umudu” diyor...

Hristina grubumuz için sandviçler hazırlamış, karpuz kesmiş, kavun kesmiş, herkese birer şişe soğuk su, meyva suyu, kola hazırlamış... Bu küçük göçmen evinin arka avlusuna çıkıyoruz, bu daracık bahçeye Panayota Hanım feslikan ekmiş, karanfil ekmiş, neredeyse ağaç haline gelmiş güldamlası ekmiş...

Genç ressamlara “Şu küçücük bahçeye bakın” diyorum... “Panayota Hanım, çok büyük tarlaların sahibiydi Komikebir’de, şimdi bu küçük göçmen evine hapsolmuş, sahip olduğu tek bahçeyse bu küçücük avulu...”

Bu küçük avlucuğa bile Panayota Hanım kendi elleriyle çok sayıda çiçek ekmiş... Genç ressamların bu adada göçmenlerin nasıl yaşadığını görmeleri iyi oluyor, özellikle Kıbrıslıtürk genç ressamların Kıbrıslırumlar’ın hepsinin de Makarios Caddesi’nde görülen şatafatlı bir yaşam sürdürmediklerini, göçmen evciklerinde binlerce Kıbrıslırum göçmenin yaşadığını görüp bunu hissetmeleri, onların Kıbrıslırumlar’a bakışını daha gerçekçi bir hale getirebilir... Bu göçmen evlerindeki sıkışık hayat, örneğin Göçmenköy’deki küçücük göçmen evlerindeki göçmen Kıbrıslıtürkler’in hayatlarından pek farklı değil...

Panayota Hanım’a bizimle acı hatıralarını paylaştığı için teşekkür ediyoruz ve Ayios Athanasis göçmen bölgesinden ayrılıyoruz...

Geceleyin çalışamıyorum, uyuyamıyorum, sürekli Panayota Hanım’ın 1974’te hazırlamış olduğu bavulları ve içindekileri düşünüyorum... Hristina’nın bu evde, bu bavullarla, her an babası ve kardeşi dönebilirmiş gibi büyümesini düşünüyorum... Bu bavulların çok sembolik olduğunu düşünüyorum... Günlerce kendime gelemeyeceğim, Hristina ise “Ama bunları artık aşmalısın” diyecek bana...

“Hayır Hristina, bunları aşmış olsaydım, bunlara alışmış olsaydım ve bunlar bana normal gelmiş olsaydı, insan olmazdım... Şu anda yaptığım işi de yapamazdım...” diyorum Hristina’ya...

“Aslında haklısın” diyor...

Her zaman bu bavulları, gülağacından o dolabı, Solomis’in oyuncaklarını, Panayota Hanım’ın çok uzun yıllar boyunca acılar içinde onların dönüşünü bekleyişini kalbimde taşıyacağım, tıpkı Panayota Hanım’ın düğün başlığının bulunduğu kalp şeklindeki o tahta kutu gibi... Ancak ne benim, ne Panayota Hanım’ın ne de Hristina’nın kalbi tahtadan yapılmış değil – insan yüreğimiz var ve insan yüreğimizde acıyı ve travmaları, umudu ve düşkırıklıklarını hissedebiliyoruz... İnsanların insanlığını, bazı insanların insanlıktan nasıl da yoksun olduklarını görüyoruz, duyuyoruz, hissediyoruz... Kalbimiz bu acılarla sıkışıyor ama aynı zamanda tanışmış olduğumuz, öykülerimizi paylaştığımız için de mutluluk duyuyoruz çünkü ancak tüm bunları paylaştıkça insanlığımızı daha çok hissediyoruz...

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 652 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler