1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'GÖKKUŞAĞINI YAKALAMAK'
GÖKKUŞAĞINI YAKALAMAK

'GÖKKUŞAĞINI YAKALAMAK'

Ulus Irkad: BAF HAKKINDA BEYNİMDE KALAN BİLGİ KIRINTILARI -18-

A+A-

 

BAF HAKKINDA BEYNİMDE KALAN BİLGİ KIRINTILARI -18-

 

Ulus Irkad

ulusirkad@hotmail.com

 

                                               

 

 

Elimde anı- roman şeklinde yazılan bir kitap var ve başlığın da adını almış. Öykü EOKA tarafından öldürülmek için aranan Baflı bir çocuktan söz ederken Baf’tan da anılarla yüklü  bölümler okumaktayız. Yazılanlar 1950’li yıllara ait. Anıların bir kısmı  Baf’ta geçmekte. Yazarın adı Gökalp Kamil...

Gökalp Bey eski Baflılardan. Kitabını da 1997 yılında İngilizce olarak yayımlamış. Gökalp Bey’in anıları, çocukluğuyla ve ilk gençlik dönemiyle hep Baf’ta geçiyor ama  kendinin  genç yaşta Baf’tan ve Kıbrıs’tan  ayrılmasına sebep olan bir olay var...Gökalp Bey bize kitabında Baf’ı anlatırken bu olaydan da söz etmekte. Ellili  yılların içinde yaşanılan Baf bize de aynı zamanda çok aşina. Benim de çocukluğumu süsleyen Baf,  bana da oldukça aşina olan bir çevre anlatılıyor. Kitapta eski panayırlardan, evlerde fırınlar içinde yapılan yemeklerden, lokma ve şiş kebaplarından söz ediliyor. Gökalp Kamil kitabında ilkokul yıllarını ve nasıl öğretmenleri tarafından takdir edilerek onlar tarafından son senesinde okuldaki kendinden küçüklere bakarak olduğunu nakleder. Ayakkabı tamircisi ve demirci  Yorgo; Kiliselere ahşap işler yapan Solomo, tabut ve tahta varil yapımcısı İbrahim, sepet ve sazdan çeşitli işler yapan Yusuf, Dülger Kemal; Fotoğrafçı Spiro, neşeli ve unutulmaz kumaşçı Dino’yu nakleder. Bu arada her iki dedesinden de bahseder.

Gökalp Bey’in anılarına göre demirci dükkanının ön girişiyle evleri yan yana idi. Dükkanda parlayan kırmızı metali ısıtmak ve ateşi artırmak için bir çeşit körük kullanılırdı.  Ayakkabıcının hemen karşısında ahşap oymacısı Solomo vardı. Ahşap bloklardan kartal , yılan ve güzel süslü sunaklar yapardı Solomo. Ondan  sonra da örs üzerinde çekiçle  metal döven  Tovliyi izlerken, köylülerin giydiği çizme tabanı için kullanılan ayakkabı çivileri çakılırken bu çalışma manzarasını izleme isteğini siz de yazarla birlikte duyabilirsiniz.

Ayakkabıcı Yorgo’nun dükkanı demirciyle aynı sokakta iki kapı aşağıdaydı. İşte o ayakkabıcı, kendi tutkalıyla tutturduğu, önceden  çizip şekillendirdiği desenlerle süslediği deriyi keser , desenler üzerinde saptamalarda bulunarak  ve nihayetinde tek bir kenar boyunca saplamalarla çakıp diktiği  ayakkabıyı şekillendirirdi..

Ayakkabıcının hemen karşısında ahşap oymacısı Solomo odun ve  tahtalardan kartal ve yılan ve güzel süslü sunaklar vardı ve ne istiyorsanız yapabiliyordu ..Yaşlı adam yetmişli yaşların sonuna gelmişti artık...

Ağaç oymacısının köşesinde de Yusuf Dayı  kamıştan paspas ve sepetler yapardı. O bugün yapılan en eski zanaatın temsilcisiydi. Müşterileri genelde hep yaşlılardı ve bir Lüzinyan Lady’si olan Lazana Hanımın ikinci kocasıydı.

Kemal marangoz pazar yerine doğru birkaç metre daha aşağıdaydı. Sonra Mazlume vardı. O marangoz Kemal'in büyük halası olurdu . Gökalp'i her gördüğünde ona hep bir şeker verirdi. Onun kumaşçı dükkanı  Belediye Pazarı’na  gelmeden hemen önce, Dino'nun dükkanının  karşısında idi; ardından  fotoğrafçı Spiro’nun dükkanı gelirdi. O'nun dükkanı da Polis istasyonuna giden yolda, sağ tarafta idi. Bu yolun en son ucunda panayır yapılan  küçük yolun en üst başında eski bir antik yerleşim yeri olan Lemba bunurdu. Bu yolun üzerinde de, yeşillikler ve çiçekler içindeki Türk mezarlığı bulunurdu. Aynı yolun sağında küçük taş köprüden sonra, kilden , testiler ve tencereler yapan  ayakları bükülmüş tekerlekler üzerinde sanatını icra eden, fırınları taşla doldurulmuş çömlekçi bulunurdu.

Gökalp Bey’in Baf’taki anılarıyla süslü bu kitabının daha başlangıç veya giriş dönemine bir bakalım:

“Sıcak ve güneşli bir günde 16 yaşındaki erkek çocuğu valizini düzenlerken onu bir daha doğduğu bu ülkeye, ailesine ve arkadaşlarına  geriye getirmeyecek olan yolculuğuna hazırlanmaktaydı. Düşünceleri uçuş seyehatinin heyecanı ve ancak okuduğu okul kitaplarıyla, okuldaki öğretmenlerinin anlatımlarında karşılaştığı  ve ona yön veren, kendi hayal dünyasına etki eden yeni karşılaşacağı ülke ve dünyanın diğer insanlarına odaklanmıştı.

O sabah kendisini evinde ağırlayan ve ona adeta akıl hocalığı yapan  Kıbrıs Baş Yargıcı Sir Eric Hallinan’ın hizmetkarı tarafından uyandırılmıştı. Adadan uçakla ayrılmadan dört gün önce Sir Hallinan, genç oğlanın sorumluluğunu üzerine almıştı. Gerçekte,  çocuğun bilmemesine rağmen, bundan önce de Sir Eric, Marttan beri, terörist eylemi tehlikesi kendisine rapor olarak dikkatini çekince onun koruyucusu olmuştu.

Aşağıya kahvaltı odasına geldiğinde, genç çocuk Sir Eric’i daha henüz kahvaltısına başlamış buldu. Koruyucusuna günaydın diyerek hazırlanmış olan yerine yerleşti. Bu sohbetleri  o sabah birbirleriyle tanıştıktan sonra en son konuşmaları oldu, ama Sir Eric, bu karşılaşmadan bir sene sonra trajik ölümüne kadar, çocuğun uzaktan da olsa takipçisi olacaktı.

“Efendim, benim için yaptıklarınızdan dolayı size teşekkür etmek istiyorum.”

Sir Eric cevap vermedi fakat sabahın memnuniyet vericiliğinden bahsetti. Kahvaltı sonuçlanınca da Sir Eric:

“Çok farklı bir dünyaya gidiyorsun. Gerçek dünya... Bundan nasıl yararlanacağına sen karar vereceksin. Ben şu anda ofisime gidiyorum ve seni  havaalanına götürmek için bir araba göndereceğim. Sana iyi yolculuklar ve iyi şans dilerim”.

“Son birkaç aydır tanıdığı koruyucusunu gördüğü en son andır ve artık kader bu iki insanı bir daha karşı karşıya getirmeyecektir. Fakat ihtiyar adamın anısı hiçbir zaman beyninden gitmedi ve birçok defa onu hep safca düşünecektir. Bu nazik ihtiyar adam olmasaydı, bu küçük erkek çocuk teröristlerin elinde ölecekti.

Aşk adası. Kıbrısın güzel toprağı. Aşk tanrıçası Afrodit’in adası, hala daha, 1955’te, Homerik nesirinin dili ve hayat tarzıyla, eski zamanlardan beri çok az şey değişmiş; Ansızın bir “Cehennem  adası”na dönüşmüştü...

 

1955’in erken saatlerinde, Lefkoşa şehrinin sessizliği patlayan bombalarla bozuldu. Genç çocuk yeğeni ile birkaç gün geçirmek için orada kalmaya gelmişti, ve şehrin her sakini gibi patlamalarla uyandı. O sabahın ilerleyen saatlerinde gençliğin verdiği merak ve heyecanla ne olduğunu anlamak için dışarıya çıkmışlardı.

Ortaya çıkarmak için daha fazla uzağa gitmemişti. Sokaklardaki konuşma, her dükkanın önünde, kafelerde, ve insanlar arasındaki heyecan oldukça yüksek sesliydi ki sormadan ne olduğu konusunda kafi bilgiyi vermekteydi.Kendi başına, ancak  genç insanlarda görülen tecessüsünü yerine getirmek için infilakların nerede meydana geldiğini gidip görmeyi  kararlaştırdı. Geceleyin meydana gelen olaylar ilgilendiği kadarıyla pek korkmasına sebep olmamıştı.Onu ilgilendiren normal hayatın akışında meydana gelen ani değişimin nedenini ortaya çıkarmak ve şehrin şimdiye kadar onda bilinmeyen yerlerini keşfetmesine sebep olmasından ötürü, ona bir behane fırsatı vermesiydi. Tek bilemeyeceği ise o gecenin olaylarının bir seneden az bir müddet sonra onu ağlarında yakalattıracağı, o gecenin infilaklarının yankısının onun kaderini de belirleyeceğiydi. Tam bir sene sonra, o kader gününde, tekrar Lefkoşada’ydı. Alacakaranlıkta, hiç beklemediği bir anda şehrin eski duvarları  altında, Girne Kapısı yanında Polis tarafından alınarak silahlı korumanın yanında bulunan Baş Hekimin huzuruna çıkarıldı. Ne diye  ve ne amaçla tutuklandığı hakkında hiçbir fikri yoktu.

O sabah İngilizce öğretmeni Mr Rofe ile Larnaka’ya gitmişti. Normal olarak okuldan sonra gününü şehir dışında olan arkadaşının evinde Lefkoşa’ya vardığında yaptığı gibi geçirecekti. Ama hava rahatsız etmeyecek  bir şekilde sıcaktı ve o, öğretmeninin bu davetinden ötürü de memnundu. Tamamıyle erken ayrılıp tüm günü görülmeye değer yerlere ayırmışlar, kasabada yürüyerek  Tuz Gölü kenarındaki Ümmü Haram dini tekkesini ziyaret etmişlerdi...”

Gökalp Bey kitabında Ümmü Haram , Tuz gölü ve çevresi hakkında bizlere bilgiler vermekte, Hala Sultan Tekkesi’nin tarihsel önemini vurgulamaktadır. Ümmü Haram’ın İslamlarca kutsal önemi hakkında bu bölümde bizi aydınlatmaktadır.  Gökalp Bey daha önceleri anne ve ninesiyle bu tekkede bulunmuş  ve bir defasında da bir okul gezisiyle buraya gelmişti. Hala Sultan’ın Mekke’den ayrılarak Kıbrıs’a gelip kaderini etkileyen öyküyü de ninesinden dinlemişti. Kutsal Bayan bu kutsal yeri ziyaret ederken atından düşüp ölmüş ve buraya gömülmüştü.

Gökalp Bey anı romanına Hala Sultan Tekkesi ziyareti sonrası şöyle devam eder : “Lefkoşa’ya gelecek en son otobüse yetiştiler. Çok güzel bir gün olmuştu. Öğretmeniyle bu fırsattan dolayı İngilizce konuşması  da onu oldukça memnun etmişti. Her ikisi de  bundan çok zevk almış ve bilhassa Gökalp,  bu olaya öğrenmek için güzel bir şans olarak bakmıştı. Otobüs şehrin dış banliyölerinde polis tarafından durdurulur. Geçmesine izin vermeyeceklerdi, dediklerine göre bir olay olmuş ve şehrin yarısında sokağa çıkma yasağı  ilan edilmişti.

“Öğretmeni polisle konuşmak için otobüsten çıktıktan sonra  geriye dönerek çocuğa onunla beraber şehre kadar yürümek için izin aldığını söyledi.  Otobüsü terkederken  yolcular da onların bu davranışından ötürü  polisle tartışamalarına rağmen arkalarına bakmadan  şehre doğru yürümeye başladılar.

 Girne Kapısı’na vardıklarında karanlık oluyordu ve insanlar bu eski şehrin Türk Bölgesi’ndeki duvarların altında neşe içinde akşam yürüyüşleri için  toplanıyorlardı, anlaşılan burada sokağa çıkma ilanı pek işe yaramamıştı.

Öğretmeninden ayrıldıktan sonra arkadaşlarını aramaya ve nerede olabileceklerini kestirdiği bir yöne doğru gitmeye karar verdi.

Onları bulduğunda, bir okaliptüs ağacının altında pek fazla uzakta değillerdi. Onu heyecanla karşıladılar ve nereye gittiğini sordular. Polisin onu aradığını ve döndüğü zaman içeriye haber vermeleri gerektiğini  söylediler. Onun gelişiyle arkadaşlarından ikisi birkaç yüz yarda uzakta Girne Kapısı’ndaki polis karakoluna haber vermeye gitti.

Kısa bir süre içinde bir subay silahlı bir koruyucuyla Land Rover içinde oraya vardı ve çocuk güvenlik nedeniyle Baş Hakim’in ikametgahına alındı.

Yolda giderlerken ne olduğunu öğrenmeye çalıştı ve niye başhakim tarafından güvenlik altına alındığını merak etti. Ama görevli polis subayı sadece  vereceği bilgilerinin kendisini güvende tutacağını söylüyor, onu ikindiden beri aradıklarını, sokağa çıkma sebebinin de açık olduğunu belirtti.

Oğlan hala daha neler olduğunu anlayamıyordu. Landrover dev bir kapının önünde durdu. Görebildiği tek şey girişteki muhafızlar ve onların karşısında da üzerinde kraliyet armasının olduğu taş duvar ve geniş kapıydı.

Kapı açıldı ve Land Rover yavaşça hareket ederek evin sürüş yoluna doğru ilerledi. Orada, basamakların tepesinde uzun boylu beyaz saçlı bir adam duruyordu.

Land Rover durdu... Subay dışarıya çıktı ve çocuğa kendisini takip etmesini söyledi, sonra basamakların en altında durarak selam verdi. Sir Eric subaya teşekkür etti ve çocuğa dönerek:

“En nihayet bulundun. Gel  benimle”

Çocuk onu evin içine kadar takip etti, geniş bir oturma odasına girdiler. Orada başka bir sürpriz onu beklemekteydi. Kendisiyle birlikte Larnaka’ya gittiği İngilizce öğretmeni Mr Rofe, kapının yanında   terasta oturmakta ve yüzünde geniş bir tebessümle ona bakmaktaydı. Sir Eric resmi olarak kendini tanıttı ve şunları söyledi:

“Ben Sir Eric Hallinan. Kıbrıs Başyargıcı. Sana güvenli bir yer bulunana kadar burada birkaç gün benimle birlikte kalman gerekiyor. Bu arada burada tamamıyle güvenliktesin”. Bir hizmetçi kapıda belirdi ve sankide duyulmayan bir emirle gelmiş gibi, çocuk için sandviç ve limonata getirmesi emredildi.

 oturmasını rica eden Sir Eric şöyle konuştu:

“Hayatta kaldığın için çok talihli bir çocuksun.”

Sandüviçler ve limonata gelmeden önce Sir Eric ve Mr Rofe terasda birarada kısaca konuştular. Geriye geldiklerinde öğretmeni çocuğa şunları söyledi:

“EOKA teröristleri nerelerde olduğunu ortaya çıkardılar.  Orayı bu öğleden sonra kontrol ettiler.Büyük bir talih eseri sen benimle Larnaka’daydın. Orada seni öldüreceklerdi. Şu anda sen burada güvendesin.”

Ertesi sabah  çocuk Sir Eric’in şöförü tarafından kendisine ait eşyaları toplamak için geldiğinden beri kalmakta olduğu ve babasının güvenliğine teslim edildiği ve de arkadaşları tarafından bilgilendirildiği o öğleden  sonra EOKA tarafından takip edildiğini öğrendiği Polis Merkezi  ve  okulun yurduna götürüldü. Arkadaşlarının  üç tanesi şehir dışında olduğu için diğerleri  onun gelişini beklemek için başka bir  arkadaşlarının evinde toplanmıştı. Larnaka’ya gittiğini bilmiyorlardı.

Evin önünde duran bir araba görmüş ve üç adamın bu arabadan çıkarak doğruca içeriye girdiğini gözlemişlerdi. Önkapıdan içeriye girdikleri anda silahlarını çıkararak çocukları baskıyla odanın duvarına döndürdüler.

Bir tanesi “Gökalp hanginiz?” diye sordu. Korkudan şoke olup titremekte olan arkadaşları aralarında Gökalp’in  olmadığını söylediler. Terörist sorular sorarak arkadaşlarından biri olan Şevket’i aldı ve boğazını sıkarak onu duvara daha da sert bir şekilde dayadı.Alnının ortasına silahı dayayarak ona inanmadığını ve onu vurabileceğini söyledi Bu arada onu da Gökalp sanmıştı. Hepsi de oldukça korkmuştu.

EOKAcı terörist silahlı adamlarından birine dönerek arabadan birini getirmesini emretti. Birkaç dakika sonra bir kız, görevlendirilen adamla birlikte kapıda belirdi. Terörist, Şevket’in boğazını sıkarak kıza sordu:

“Bu o mu?”

Kız kafasını sallayarak “Hayır” diye fısıldadı.

Sonra terörist diğer iki çocuğu göstererek tekrar sordu:

“Bunlardan biri mi?”

Kız tekrar başını salladı. Adam sıkmakta olduğu Şevket’in boğazını  gevşeterek kıza başıyla ve üçüncü adama da çıkmalarını işaret etti. Söylediği kelimeleri dikkatlice seçen bu EOKA teröristi , tehditvari , yavaşça  konuşarak  bu arada herkesin de yüz ve gözlerine iyice bakarak şöyle konuştu:

“Bu odadan yarım saat içinde ayrılamazsınız. Gökalp’a söyleyin kendisini yakalayacağız.”

Sonra, sessiz adımlarla ön kapıdan çıkarken ikinci terörist de onu arabaya kadar takip etti.

Üç çocuk  yaklaşık yarım saat donmuş gibi orada durdular. Sonra ne olduğu hakkında tartışmaya başladılar. Sonunda evden bir bir çıkmak yerine hep birlikte çıkıp  polise gidip şikayette bulunmaya karar verdiler. Teröristin evden çıkması ve polise gitmeleri yaklaşık onbir dakika almıştı...”

Gökalp Kamil Kitabında Sir Eric’in himayesinde günlerini nasıl geçirdiğinden bahsetmektedir. Sonuçta Gökalp’in kendi güvenliği için Kıbrıs’ı terketmesi gerekmektedir.Anı-romanında Gökalp Bey bizlere Baf’tan da bahsetmekte ve babasının İkinci Dünya Savaşı biterken  savaştan döndüğünü de anlatmaktadır. O dönemler Baf’taki olaylardan, yaşayan insanlardan, Baf’ın kültürel ve sosyal hayatından bizlere kesitler sunan Gökalp Bey daha sonra Kıbrıs’tan uzun bir dönem ayrılır. 1974 sonrası 1990’lı yıllardan sonra tekrar Kıbrıs’a dönen Gökalp Bey bizlere İngilizce olarak bu eşsiz ve tarihi önemi büyük anı-romanını kazandırır. Şu anda tarihsel bir belge olan ve belki de hem Baf’ı hem de 1950’li yılları anlatan bu romanın Türkçe’ye de çevrilip tüm Kıbrıslıtürkler tarafından da okunmasını öneriyorum.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 820 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler