1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. GİZEM HALKALARI
GİZEM HALKALARI

GİZEM HALKALARI

Öykü Yarışması’nın başarılı öyküleri

A+A-

Öykü Yarışması’nın başarılı öyküleri

Öykü Yarışmamızın başarılı öykülerini yayınlamaya devam ediyoruz. Bu hafta sayfalarımızda 12,13,14 yaş grubumuzda yarışıp 2. olan öykücümüzün öyküsü var. Genç öykücüler, hayal güçlerini çalıştırıp, gözlemlediklerini okuduklarıyla birleştirince birbirinden güzel öyküler çıktı ortaya…  

***********

Pelin Ece Acar

8. sınıf
Oğuz Veli Ortaokulu
12,13,14 yaş grubu

Yarışma Konusu: Bir gazeteci olduğunuzu ve herkesin ilgisini çekebilecek bir haber yakaladığınızı düşününüz. Bu olayı öyküleştirerek anlatınız…

 

****************                              

GİZEM HALKALARI

Karanlık ve korkutucu bir tünel. Tünelin sonunda zar zor da olsa görünen altın bir kapı. Kaçmak için kapıya doğru adım atıp yürümeye başlıyorum. Fakat ne kadar yakınlaşırsam o kadar uzaklaşıyorum… Hostesin nazik sesiyle kâbustan uyandım. Etrafıma şaşkınca baktım, uçaktaki herkes inmişti. Hemen sırt çantamı alıp hızlı adımlarla uçaktan indim. Derin bir nefes aldım. Hava sıcaktı. Üzerimdeki ceketi çıkarıp elimde taşımaya karar verdim.

Pasaport kontrolünden sonra hemen havaalanından çıkıp bir taksi çağırdım. Gideceğim otelin adını söyledim. Yaklaşık olarak bir saat sonra otele gelmiştik. Taksiciye parayı bırakıp teşekkür ettim. Seri adımlarla otele yöneldim. Kaybedecek zamanım yoktu. Resepsiyondaki işlerimi hallettikten sonra odama çıktım. Hoş bir odaydı. Krem rengindeki odada dikkatimi çeken bordo işlemeli perde ve yastıklar idi. Çift kişilik yatağın yanında duran çiçek desenli abajur, odayı loş bir ışıkla donatıyordu. Odanın diğer tarafında bir televizyon, şifonyer, minik bir buzdolabı ve abajura uygun, ilk bakışta kral tahtını anımsatan şık bir koltuk bulunuyordu. Yolculuğun yorgunluğuyla kendimi yatağa attım. Her ne kadar gözlerimi kapatıp uyumak istesem de bunu yapamazdım. Sırt çantamdan minik bilgisayarımı ve telefonumu çıkardım, bilgisayarda iş için gelen mesajlarımı okuduktan sonra telefonumdan babamı aradım. Sağ salim otele geldiğimi ve iyi olduğumu söyledim. Keşke gerçekten iyi olsaydım. Ama hala onu özlüyorum. Annemi, benim canım annemi özlüyorum. Onu geçen yıl kaybettim ama acısı hala dünkü gibi hissediliyor. Keşke yenseydi kanseri. Keşke. Sağ gözümden akan yaşı hemen sildim. Ağlamamalıydım, güçlü olmalıydım.

Genel Yayın Yönetmeninden gelen mesajı hızlıca açıp okudum. Mesajın sonuna bile gelmeden sinirden bilgisayarı kapattım. Saçmalık. Benden beş günde herkesin beğenebileceği en ilgi çekici haberi bulmamı istiyorlar. Bu imkânsız. Herhangi bir haberi kabul etmeyeceklerini, eğer zamanında yetiştiremezsem veya yalan bir haberle gelirsem beni atacaklarını da eklemişlerdi.  

Mini buzdolabımdan soğuk suyu alıp azıcık içtim. Sakinleşmem lazımdı. İlginç bir haber bulmam lazımdı. Kıbrıs’a gelip de elim boş bir şekilde dönemezdim.

Sabah, alarmdan bir dakika önce uyanmanın gururuyla banyoya girdim. Kişisel bakımımı yaptıktan sonra siyah bir pantolon ve kısa kollu beyaz gömleğimi giydim. Saçlarımı sıkı bir at kuyruğuna topladıktan sonra çantamı alıp restorana indim. Tabağıma yarım omlet, iki salatalık ve dört tane yeşil zeytin koyduktan sonra açık büfeden uzaklaşıp köşedeki bir masaya oturdum. Neredeyse çiğnemeden, tabağımdaki her şeyi yutarak yedim. Hızlıca kalkıp lobiden bir taksi çağırttım. Yol boyunca bilgisayarımda çeşitli haberler baktım.

Bir günde neredeyse her şehri gezmiştim. Fakat hiç bir şey bulamadım. Ne gizemli bir olay, ne bir hırsızlık haberi, hiçbir şey yoktu. Şu anda Lefkoşa’nın bir mahallesinde dolaşıyorum. Hava, akşam olmasına rağmen çok sıcak. Gökyüzü, turuncu ve pembe renkleriyle insanı adeta büyülüyordu. Aklıma takılan şarkıyı mırıldanırken midemin guruldamasıyla sabahtan beri hiçbir şey yemediğimi fark ettim. Kaldırımın ortasında top oynayan bir erkek çocuk ilişti gözüme. Yakınlarda bir kafenin olup olmadığını sordum ona. Çocuk, tatlı bir Kıbrıs şivesiyle bir yeri tarif etti. Teşekkür edip söylediği yöne ilerledim.

Az sonra minik bir restoran çıktı karşıma, içeri girince adeta başka bir dünyaya adım atmış gibi oldum. Öyle güzel döşenmiş, dekore edilmiş ki! Koyu kahve tonlu duvarlar, masalar, sandalyeler vardı. Masa örtüleri krem rengi üzerine altın detaylı çiçekler barındırıyordu. Her masada duran beyaz orkideler burayı daha da zengin kılıyordu.

Boş bir masa seçip oturdum. Genç bir garson hemen gelip menüyü uzattı. Menüdeki her şey çok lezzetli görünüyordu. Kararsız halimi gören garson, Kıbrıs’ın ünlü bir yemeği olan Şeftali Kebabı’nı önerdi.

Yemeğim gelene kadar kitabımı çıkarıp okumaya başladım. Her sayfada bambaşka dünyalara girip çıkıyordum. Kitap sayfalarında tekrar kaybolmuşken garsonun sesiyle kendime geldim. Şeftali kebabının neden bu kadar ünlü olduğunu şimdi anlıyorum. En ince ayrıntısına kadar belirlenmiş bir roman gibi, inanılmaz derecede mükemmel. Yemekten sonra tatlı da yedikten sonra hesabı ödemek için kalktım.

Restorandan tam çıkarken bir ailenin konuşmasına kulak misafiri oldum. Mavi Köşk’e yaptıkları bir geziden ve gizemli altın bir anahtardan bahsediyorlardı. Açıkçası bu biraz ilgimi çekmişti. Otele gider gitmez Mavi Köşk hakkında araştırma yapacaktım.

Sonunda taksiden inip otele geldim. Asansöre bindikten sonra yedinci kata bastım. Koridorun sonuna kadar yürüyüp 723 no’lu odaya ulaştığımda oda kartımı çıkarıp kapıyı açtım.

Mavi Köşk öğrendiğim kadarıyla, İtalyan asıllı Rum olan Paulo Paolides tarafından 1957 yılında yaptırılmıştı. Paolides avukat olmasına karşın aslında orta doğunun en büyük silah tüccarıymış. Köşkü de silah dağıtım noktası olarak kullanıyormuş. 1974 Barış Harekâtı sırasında Paolides, Mavi Köşk’ü arkasında bırakıp İtalya’ya kaçmak zorunda kalmış. Kaçarken yatak odasında bulunan ve İngiliz Mahallesine doğru giden kendi yaptırdığı gizli tünelleri kullanmış. Altın anahtar belki de o tüneldeki bir kapıyı açıyordu. Fakat öyleyse bile, Paolides kaçarken tünelleri patlattığı için o kapıyı veya gizli odayı bulmak imkânsız.

Sabah, kahvaltımı yaptıktan sonra taksiye binip taksiciye Mavi Köşk’e götürmesini rica ettim.

Arabadan indikten sonra seri adımlarla Köşk’e doğru yürüdüm. Parayı ödeyip tura katıldım. Beş dakika sonra tur başladı. Herkes tur rehberi peşinde soldaki mavi odaya girdi. Bu odanın ortasında süt havuzu bulunuyordu. Süt havuzunun solunda bir piyano ve koltuk gibi o dönemlerden kalmış eşyalar duruyordu.  Odanın sağ tarafında ressamın parmaklarıyla boyadığı güzel bir tablo vardı. İkinci kata çıkmadan önce herkes galoş giydi. İkinci katta daha fazla oda buluyordu. Her oda için farklı renkler kullanılmış olması da ayrı bir dikkatimi çekmişti. Bir köşeyi dönerken yandaki dolabın içinde küçük bir kasa bulunuyordu. Dillerden düşmeyip yıllarca sırrını koruyan altın anahtar da bu kasanın içindeymiş. Anahtar, Köşk’teki her kapıda denenmiş ama hiçbirini açmamıştı. Turun sonuna kadar aklım o anahtarda takılı kalmıştı.

Tekrar aşağı inip bu sefer tavernayı gezdik. Sonra dışarı çıkıp bahçede özel olarak yaptırılan iki yere daha baktık. Şans havuzunu gördükten sonra avukat olan Paulo’nun duruşmalardan önce sesini kontrol ettiği alandaydık. Minik bir amfi tiyatro gibiydi. Yerin ortasında bir daire çiziliydi. Mavi Köşk’e yüzümüzü dönüp o dairenin içine girersek, kendi sesimiz yankıyla dönüşüyormuş. Bir grup insan sırayla dairenin içine girip bunu test etti. Hepsi de istediği sonucu elde etmiş gibiydi.

İçimdeki cesareti bulup insanların arasından yankıyı kendim duymak için ilerlerken cep telefonum çaldı. Çağrıyı reddedecekken genel yayın yönetmeninin aradığını görünce cevap vermek zorunda kaldım. Telefonu açar açmaz soğuk sesiyle konuşmaya başladı. “Sana beş gün vermiştik fakat o kadar bekleyemeyeceğiz. Senden hiçbir gelişme alamıyoruz. İnsanlar artık ne haberlerimizi izliyor ne de gazetemizi satın alıyorlar. Batıyoruz, Sinem. Durumun ne kadar ciddi olduğunu anlıyorsan kararımıza saygı duyup bizi zora sokmazsın. Sana ayırdığımız zamanın sonuna geldik. Hayatında başarılar” deyip telefonu kapattı. Olduğum yerde öylece kalakalmıştım. Kovulmuştum…

Hissiz bir sabaha açmıştım gözlerimi. Normalden çok daha geç uyandım. Yorganı üzerimden çekip gayriihtiyari bir şekilde banyoya doğru yürüdüm. Bakımımı yaptıktan sonra kot bir pantolon ve beyaz bir tişört giydim. Belime kadar uzun kahverengi saçlarımı salık bıraktım. Otelin uzun koridorunda yürürken telefonla babamı aradım. Olan biten her şeyi ona anlattım. Açıkçası biraz daha iyi hissettirmişti. Asansöre girince, aynadan bana bakan donuk suratı inceledim. Değişmiştim. Çalışmak beni yıpratmıştı. En son ne zaman kendime vakit ayırdığımı düşündüm. Neredeyse tüm dünyayı gezmiştim. Ama gezdiğim hiçbir yerin güzelliğini inceleyemedim, çünkü hep araştırılacak bir haberim vardı. Yaptığınız işten keyif almanız lazım, o zaman hiç çalışmamış olursunuz derler. Ben de böyle başlamıştım gazeteciliğe, fakat sonra para kazanma meselesine dönüştü.

Elimde dondurma, limanda dolaşıyorum. Girne’nin güzelliklerini yeni yeni keşfediyorum. Aslında babamı da alıp burada yaşamak istiyorum. Kıbrıs’ta bir insanın isteyebileceği her şey mevcut; sıcakkanlı bir halk, deniz, tarihi mekânlar, sıcak hava ve daha milyonlarca şey. Burada tekrar yaşamayı öğrenebilirim. Tekrar özgür hissedebilirim…

Maalesef bugün Kıbrıs’taki son günüm. Yarın sabah erkenden Türkiye’ye gideceğim. Yataktan uyuşuk bir şekilde kalktım. Buradan gitmek istemiyordum. Ama babamı da çok özlemiştim. Son günümde neler yapabileceğimi düşündüm. Aklıma gitmek istediğim tek bir yer geliyordu. Mavi Köşk.

İşte yine buradayım. Minik amfi tiyatronun yanında yerde çömelmiş biçimde oturuyordum. Kulağımda kulaklık, elimde bir içecek vardı. Hafif rüzgâr esiyordu. İnsanların gelip gidişini izliyorum.

İki küçük çocuk birlikte yerdeki dairenin içine girmeye çalışıyorlardı. Bir kadın, ağaca yaslanıp poz veren kocasını çekiyordu. Beş kişi şans havuzuna para atıp dilek diliyordu. Fazla insan kalmamıştı. Sabahtan akşama kadar burada oturuyordum, herkes yavaş yavaş evlerine gidiyordu.

Şans havuzuna para atan gençleri izlerken tiz bir çığlık duymamla kafamı döndürdüm. Dairenin içine girmeye çalışan çocuklar ortadan kaybolmuştu. Amfi Tiyatronun ortasında büyük bir çukur oluşmuştu. Birbirlerini çeken çift şaşkın ve korkmuş yüz ifadeleriyle boşluğa doğru bakıyorlardı. Köşk’teki çalışanlar, askerler, gençler, herkes boşluğun etrafına toplanmıştı. Ben de eksik kalmamıştım tabii. Bir içgüdüyle kalabalığı yarıp boşluğun içine atladım, çocuklar da tahmin ettiğim gibi buradalardı. Ne kadar korktukları yüzlerinden okunuyordu. Üç asker daha atladı buraya. Bir tanesi çocukları yukarı taşıdı. Diğer ikisi ellerindeki fenerleri açıp ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Burası, karanlık bir tünel gibiydi. Tünelin sonunda eski bir kapı vardı. Kapıya doğru ilerledim. Eski ve hasarlı olduğu için kolay açıldı. Sanırım altın anahtarın ait olduğu kapı buydu. Kapının ardında minik bir oda ve odada bir dolap vardı. Dolapta birkaç tane kâğıt, bir kalem ve minik bir kutu vardı.

Askerler gelinceye kadar kâğıtlara göz gezdirecek kadar vaktim olmuştu. Paolides, o zamanlarda Kıbrıs’ta yaşayan genç bir bayana tutulmuş. Genç kadın hakkında yazdığı her şeyi bu odada gizli tutuyormuş. Paolides bu kadını sevse de genç bayanın bundan haberi yokmuş. Paolides ve genç bayan bir gün buluşmak için sözleşmişler. Paulo belirledikleri yere tam vaktinde varmış. O gün bayana hislerini açıklayacakmış, fakat genç bayan ortalarda yokmuş. Birkaç hafta sonra belli oldu ki genç bayan gizli bir olay yüzünden ortadan kaybolmuş. Kimse nerde olduğunu bilmiyormuş. Minik kutunun içinde de Paulo’nun genç bayana o gün vermek için özel olarak yaptırdığı kolye vardı. Fakat kolyeyi sevdiğine vermek hiç nasip olmadı.

Mavi Köşk’te yaşadığım olayın üstünden iki hafta geçti. Haberler hızla yayıldı. Tüm genel yayın yönetmenlerinden teklifler almaya başladım. Hepsi bana ulaşmaya çalışıyordu. Fakat ben hayattaki zevkimi bulmuştum. Yarına uçak bileti aldım. Paolides’in sevdiği bayanın aniden ortadan kaybolmasının bir nedeni olmalıydı. Bu bir hikâyenin sonu olabilir, fakat benim hikâyem asıl şimdi başlıyor.

 

 

 

 

Bu haber toplam 278 defa okunmuştur
Etiketler :
Önceki ve Sonraki Haberler