1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Girne hastanesinden 'kayıp' edilen Hacıhambi...
Girne hastanesinden kayıp edilen Hacıhambi...

Girne hastanesinden 'kayıp' edilen Hacıhambi...

60 yaşındaki traktör sürücüsü, karnından yaralanmıştı... Bir Kıbrıslırum okurumuz, şu bilgileri paylaşmak istediğini söyledi: “Akatu (Tatlısu) köyünde 1974’te köyün çoğunluğu köyden ayrılmış olduğu halde 120 kişi kadar bir kitle köyde kalmış

A+A-

 

 

60 yaşındaki traktör sürücüsü, karnından yaralanmıştı...

 

 

Girne hastanesinden “kayıp” edilen Hacıhambi...

 

Bir Kıbrıslırum okurumuz, şu bilgileri paylaşmak istediğini söyledi:

“Akatu (Tatlısu) köyünde 1974’te köyün çoğunluğu köyden ayrılmış olduğu halde 120 kişi kadar bir kitle köyde kalmıştı... 14 Ağustos 1974’te çoğu Akatulu köyden ayrılmıştı...

Sonra 19 Ağustos 1974’te Türk askerleri köye girmişler ve köyde bulunan Akatulu Kıbrıslırumlar’ı esir alarak onları İpsoz’a (Gypsou – Akova) götürmüşler, burada oluşturulan “esir kampı”nda bu insanlar iki ay boyunca kalmışlar, bazı Akatulu yaşlı insanlar bu köyde vefat etmişlerdi... İpsoz’da yalnızca Akatu’dan değil, başka köylerden getirilen başka Kıbrıslırum esirler de vardı fakat en kötüsü yaşlı ve yatalak olanların durumu idi... Bunlar çok ağır koşullarda yaşıyorlar ve bazıları da bakımsızlıktan can çekişiyordu...

19 Ağustos’a geri dönecek olursak, bir köylümüz yani Hambi Liasi Hacıhambi, 1974’te 60 yaşında bir adamdı, traktör sürücüsü olarak hayatını kazanmaktaydı. Köyden ayrılmayanlar arasındaydı... Türk askerleri köye girdiği zaman, o traktörüyle bir tarlayı sürmekteydi. Sivil bir insandı, 60 yaşında zaten askerlikle ilgisi olamazdı.

Onu karnından vurmuşlar ve Hacıhambi yaralanmıştı. Onu askeri bir cipe koymuşlar, sonra da Girne Hastanesi’ne götürmüşlerdi. Girne Hastanesi’ne kadar aynı cipte giden başka bazı esir Kıbrıslırumlar’ın ifadelerinden onun Girne Hastanesi’ne sağ ama karnından yaralı olarak teslim edildiğini biliyoruz. Ondan sonra bu arkadaşımızdan hiçbir haber alamadık. Yani Hacıhambi, Girne Hastanesi’nden “kayıp” edilmiştir.

Sizden ricam bu konuda araştırma yapmanızdır...”

Bu okurumuza bizimle paylaştığı bu bilgiler için teşekkürler. Biz de Kıbrıs Türk Tabipler Birliği’ne çağrıda bulunarak, bu konuda bu “kayıp” insanın akibetinin öğrenilmesi konusunda yardımcı olmasını rica ediyoruz.

Girne Hastanesi’nde 1974’te hangi doktorlar ve hangi hemşireler görev yapmaktaydı? Bu hekimler, hastaneye getirildiği söylenen bu “kayıp” Kıbrıslırum’la ilgili neler biliyorlar?

Bu konuda herhangi bir bilgisi olan okurlarımı isimli veya isimsiz olarak beni 0542 853 8436 numaralı telefondan aramaya davet ediyorum. Kayıplar Komitesi’ne ulaşmak isteyenler 22-83607 numaralı telefondan Kayıplar Komitesi görevlisi Mine Balman’ı arayabilirler.

 

 


 

 

Bir Kıbrıslırum “kayıp” yakınından...

 

“Kardeşimi en son Değirmenlik’te görmüştük...”

 

Bir Kıbrıslırum “kayıp” yakını, bizimle gerek telefoniyen, gerekse elektronik posta aracılığıyla temasa geçerek, “kayıp” erkek kardeşinin akibeti hakkında araştırma yapmamızı istedi.

Karpaz’ın Ayias Triada (Sipahi) köyünden olan “kayıp” Yannakis Savvas Liasi’yi ailesi en son Değirmenlik’te (Kitrea) zeytin ağaçlarının bulunduğu bir alanda görmüş. Ayis Triada (Sipahi) köyünden “kayıp” olan tek genç olan Yannakis’in yanısıra aynı köyden öğretmen Hristodulos Gavcanis de evinden alınarak “kayıp” edilmiş.

1953’te dünyaya gelen Yannakis Savvas Liasi, “kayıp” edildiğinde henüz 21 yaşında bir gençmiş... 361nci birlikte görevli olarak en son 11 Ağustos 1974’te ailesi tarafından Değirmenlik’te (Kitrea) zeytinlik bir alanda görülmüş. Yannakis, ailesine ertesi gün buradan Ayios Epiktitos’a (Çatalköy) gönderileceklerini söylemiş. Bu onu son görüşleri olmuş...

“Sana bazı fotoğraflar gönderiyorum...” diyor, “Belki onu hatırlayan birisi çıkabilir...”

Bu Kıbrıslırum “kayıp” yakınına bizimle paylaştığı bu bilgiler için çok teşekkürler.

Bu konuda herhangi bir şey hatırlayan okurlarımızı isimli veya isimsiz olarak beni 0542 853 8436 numaralı telefondan aramaya davet ediyorum.

 

 

 

 


 

 

 “Kayıp” edilmesinden 49 yıl sonra, Aysozomenolu Çoban Fikret Hüseyin Seferoğlu,  Lefkoşa’da ailesi tarafından toprağa verildi...

 

Sessiz cenaze...

 

 

30 Aralık 1963’te keçi sürüsünü otlattığı Aysozomeno (Arpalık) dışındaki bir ovadan bazı Kıbrıslırumlar tarafından kaçırılarak “kayıp” edilen Aysozomenolu genç çoban Fikret Hüseyin Seferoğlu’ndan geride kalanlar, Kayıplar Komitesi tarafından yürütülen kazılarda Alambra’da bir dere yatağında bulunarak defnedilmek üzere ailesine iade ediliyor...

Lefkoşa Mezarlığı’na gidiyoruz cenaze töreni için... Cafer Seferoğlu, “kayıp” abisinden geride kalanları bugün toprağa verecek – askeri bir tören düzenlenecek ve Fikret Hüseyin Seferoğlu’ndan geride kalanlar, Lefkoşa Mezarlığı içerisindeki Lefkoşa Şehitliği’ne defnedilecek...

Cami avlusunda Cafer Seferoğlu, kızkardeşleri Rasiha Mülazim, Şerif Betmezoğlu, Keziban Güden, Emine Özbek var ve onların yakınları... Cafer Seferoğlu, yıllarca Akçay’ın (Argaca) muhtarlığını yaptı – yıllarca Dali-Bodamya-Aysozomeno yollarını aşındırıp, Kıbrıslırumlar’la konuşup kardeşinin akibetini araştırdı, onun nasıl kaçırıldığını, kimler tarafından kaçırıldığını, kimler tarafından öldürüldüğünü, öldürülmeden önce neler söylediğini bulup çıkardı... Tüm bunları öğrenmiş olması dahi içindeki umudu hiç yok etmedi – belki abisi Çoban Fikret hayatta olabilir umudunu, kazılarda bulunan onun kalıntılarını kendi gözleriyle görünceye kadar kardeşinin öldüğüne asla inanmadı, kalbi buna hiç izin vermedi... Bu cenaze ona ilk veda edişi olacak – sessiz bir veda bu, gözyaşlarının ıslattığı bu sessizlikte 49 yıllık bekleyiş burada sona eriyor...

Fikret Hüseyin Seferoğlu’nun sevgili anneciği Zehra Seferoğlu aslen Arpalıklı (Aysozomenolu) imiş, babası Hüseyin Seferoğlu Dalili imiş – Arpalık köyüne evlenmişler, bir yer alıp ev yapmışlar... Henüz 22 yaşındaki oğulları “kayıp” edilince hayatları kararmış... Zehra hanım, oğlundan bir haber bekleyerek, onun adını sayıklayarak 1987’de göçüp gitmiş bu dünyadan... Anlatılanlara göre Çoban Fikret, bazı Kıbrıslırumlar tarafından kaçırıldığında ve öldürüleceği zaman, “Beni öldürmeyin, annem çok üzülecek, çok ağlayacak” demiş katillere... Gerçekten de Çoban Fikret’in sevgili anneciği Zehra hanım, ölünceye kadar ağlamış durmuş “kayıp” oğlunun ardından...

Cafer Seferoğlu, “Onu ölene kadar beklediler... Annem hakikaten ölünceye kadar hep ağladı, tam da abim Fikret’in ‘Beni öldürmeyin, annem çok ağlayacak’ dediği gibi aynen öyle ağladı durdu... Hem annem, hem babam onu ölünceye kadar beklediler. Biz da bekledik. Kazılarda ondan kalanlar bulunduktan sonra ve biz onun kemiklerini görmeye gidinceye kadar bekledik, kemiklerini görene kadar hep bekledik...” diyor.

Çoban Fikret’in sevgili babacığı Hüseyin Seferoğlu, aslen Dalili’ymiş. Oğlu “kayıp” edildiğinde Dali’den bir Kıbrıslırum arkadaşıyla birlikte bir kahvehaneye gitmiş, burada ağlamış, oğlunun akibetini sormuş, köylülerinden yardım istemiş... Yıllarca oğlunu arayıp durmuş... O da 1989’da göçüp gitmiş yeryüzünden... Çoban Fikret’in abisi Kemal Seferoğlu 18 yaşında 1956’da  ve kızkardeşi Fatma Seferoğlu da doğum yaparken 1968’lerde vefat etmiş... Şimdi geride kalan kardeşleri defnedecek onu, tam 49 sene sonra...

Her zaman Cafer Seferoğlu’yla birlikte “kayıp” Fikret Hüseyin’in akibetini araştıran Ahmet Mülazim de burada... Çoban Fikret, Ahmet Mülazim’in dayısıydı ve o da yıllarca dayısının akibetini Cafer Seferoğlu’yla birlikte araştırdı durdu...

Kayıplar Komitesi’nin Kıbrıslıtürk Üye Yardımcısı Murat Soysal ve Kıbrıslırum Üye Yardımcısı Ksenofon Kallis cenaze törenine katılıyor... Kallis de Dalili olduğu için, aslında bir köylüsünün cenazesine de katılmış oluyor... Kallis’in babasıyla Çoban Fikret’in babası Hüseyin Seferoğlu hem köylü, hem arkadaşmış... Şimdi ikisi de hayatta değil...

Eski Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, CTP Genel Başkanı Özkan Yorgancıoğlu, CTP Örgüt Sekreteri Niyazi Düzgün, CTP eski milletvekili Mehmet Civa, bazı CTP’li ve UBP’li milletvekilleri, askeri yetkililer, polis yetkilileri, Çoban Fikret’i tanıyan sevdikleri, akrabaları, yakınları cenazeye katılıyor... Aysozomeno (Arpalık) köyünün efsanevi muhtarı rahmetli Mustafa Lefkaridi’nin oğlu Ali Fegan da burada... Bir başka “kayıp” çocuğu olan Mesut Akay da bu cenaze törenine katılıyor – onun sevgili babacığı Mustafa Osman Akay’ın gömülü olduğu yeri, bir Kıbrıslırum okurumuzun yardımlarıyla bulmuştuk ve ondan geride kalanlar da ailesine birkaç yıl önce defnedilmek üzere iade edilmişti...

Sessiz bir cenaze töreni bu – aile bu cenaze töreninde hiçbir konuşmanın yapılmamasına karar vermiş. Bunun nedeni yıllardır “şehitler” üzerinden rant sağlamaya çalışan bazı çevrelerin, Çoban Fikret Hüseyin Seferoğlu’nun cenazesini kullanmalarını engellemek. Bu cenazede hiçbir sözcük çıkmayacak ağızlardan, hiç kimse konuşmayacak, hoca cenaze namazını kıldıracak, hoca konuşurken kızkardeşlerinden bir feryat yükselecek, acılı bir feryat, gözyaşları ve bu son ayrılık etlerinden bir parça et koparılırmış gibi içlerini yakacak – artık onu beklemeyecekler, defnedecekler ve “Acaba çıkıp gelir mi? Acaba bulunur mu? Acaba hayatta da bir yerde mi tutuluyor? Acaba hayatta da belleğini yitirdi da onun için mi gelip bizi bulmaz?” gibi sorular bitecek. Bu bir son olacak, gerçek bir yas dönemi başlayacak şimdi çünkü onun hayatta olma umudu son bulacak... Ölen umutların çığlığıdır duyduğumuz cami avlusunda, dökülen gözyaşları artık onun “kayıp” değil “ölü” olduğunu kavramanın dehşetidir...

Askerler Çoban Fikret’in küçücük tabutunu taşıyor, mezarı başında saygı duruşu, saygı atışı yapıyorlar ve küçük tabut mezara indiriliyor, üstüne örtülen bayrak ailesine veriliyor.

Herkes birkaç kürek toprak atıyor bu mezara... Topraktan çıkarılıp yeniden toprağa veriliyor Çoban Fikret... Üç kürek dolusu toprak atıyorum mezara, Kayıplar Komitesi Kazılar Koordinatörü Okan Oktay da Çoban Fikret’in gömülmesine yardım ediyor, toprağı kürekleyip mezara atıyor... Bu bana çok garip geliyor – hayatın bir cilvesi gibi bu durum... Antropolog Okan Oktay, bu “kayıplar”ın gömülü olduğu gizli yerlerden günışığına çıkarılması için uğraşıyor, onlar gömüldükleri yerden çıkarılıyor ve sonra şimdi de onun yeniden bir başka yere, artık herkesin bildiği, gördüğü bir yere gömülmesine yardım ediyor...

Bu sessiz cenazede yalnızca Çoban Fikret’in ardından ağlayan kızkardeşlerinin hıçkırıkları duyuluyor mezarlıkta, gözyaşları akıp gidiyor – en büyük kızkardeşleri Rasiha, titrek adımlarla mezara yaklaşıyor, mezar kapandıktan ve üstü rengarenk çiçeklerle bezendikten sonra... Kayıplar Komitesi’nde görevli psikolog Ziliha Uluboy’un gözü ailenin üstünde – komitede görevli psikolog Zühre Akmanlar da burada...

Cenaze töreni sona eriyor ve mezarlıktan içimiz hüzünle kaplı ayrılıyoruz... İnsanın tek tesellisi Çoban Fikret’in artık bir dere yatağında atılı vaziyette değil, 49 yıl aradan sonra üstünde adı yazılı bir mezarda gömülü olması... Küçük bir “züğürt tesellisi” belki bu ama olsun – en azından ailesinin acı dolu bekleyişi burada, bu mezarlıkta sona erdi... Şimdi artık onun gerçekten öldüğüne inanarak gözyaşı dökme zamanı – ta ki gözyaşları tükenip hayat kaldığı yerden acıları ve sevinçleriyle devam ettirilmeye başlanıncaya kadar...

 

 


 

 

Lefkonuk’ta Kıbrıslırum mezarlığında bir kuyu...

 

 

 

Geçtiğimiz Cuma günü (5 Ekim 2012) “kayıp” Çoban Fikret Hüseyin Seferoğlu’nun hazin cenaze töreninden sonra Kayıplar Komitesi’nin eski HÜRBANK binalarındaki ofisine gidiyorum... Burada birer kahve içmeye davet edildik. Kahvemizi içerken telefonum çalıyor. Tanımadığım bir okurum arıyor beni, Lefkonuk’tan (Geçitkale)...

“Geçtiğimiz günlerde Lefkonuk’ta kazı yapıldıydı, bir şey bulundu muydu acaba?” diye soruyor...

“Evet” diyorum, “iki yaşlı kayıp insandan geride kalanlar bulundu ama bütün olarak değil...”

“Ben 17 yaşlarındaydım” diyor “1985’te... O bölgede hayvanlarımızı otlatmaya gittiydik ve bir kafatası bulduyduk orada... Sonra da onu Rum mezarlığındaki bir kuyuya attıydım...”

“O kuyu daha durur mu?” diyorum.

“Evet” diyor.

“Bize gösterebilir min acaba?”

“Tabii ki gösteririm...”

“Bugün gelsek olur mu?” diyorum.

“Olur, ben köydeyim” diyor.

Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk Üye Yardımcısı Murat Soysal, Kıbrıslırum Üye Yardımcısı Ksenofon Kallis ve Kazılar Koordinatörü Okan Oktay’a dönüyorum... Okurumun anlattıklarını aktarıyorum, “Şimdi gidersek bu yeri bize gösterebilir” diyorum... “Tamam, gidelim” diyorlar...

Okuruma, “Tamam, bir saate köyde olacağız” diyorum.

Ve yola koyuluyoruz. Lefkonuk’un (Geçitkale) girişinde okurumu arayıp onun gelmesini bekliyoruz... Geliyor ve o önde, biz arkada, onu izliyoruz.

Önce kafatasını aldığı yeri gösterecek bize...

Gittiğimiz yer, Lefkonuk’ta (Geçitkale) bir başka okurumun göstermiş olduğu iki olası gömü yerinin az ilerisinde, Kayıplar Komitesi kazı ekibinin bir süre önce kazı yapıp iki “kayıp” şahıstan geride kalanları bulduğu nokta... Kazılar Koordinatörü Okan Oktay, “Evet, burada kazı yapmıştık...” diyor.

“Kafatasını buradan aldıydık” diye anlatıyor okurum...

Burada birkaç zeytin ağacı var... Zeytin ağaçlarının yanına gömülmüş iki “kayıp” şahısın iki yaşlı insan olduğu tahmin ediliyor ancak yapılan kazıda onlardan geride kalanlar tümüyle bulunamamıştı... Şimdi eğer bu okurumuzun buradan aldığını söylediği kafatası bulunabilirse, o zaman bu “kayıp” insanların ailelerine Kayıplar Komitesi daha bütünlüklü kalıntılar iade edebilecek.

Ardından okurumuz önde, biz arkada, bu kez köydeki Kıbrıslırum mezarlığına gidiyoruz.

Kıbrıslırum mezarlığını otlar bürümüş ama aslında mezarlığın durumu çok kötü değil... Otlar temizlense, pek çok mezarın durumu oldukça iyi olduğu için, mezarlık daha düzgün bir hale gelebilir. Arada kırık mezar taşları ve ters dönmüş haçlar var – belki birileri burada tahribat yaptı geçmişte ama yine de, görmüş olduğum başka mezarlıklara kıyasla – örneğin Aşşa’da (Paşaköy) çok büyük tahribat yapılmıştı – burası korunabilecek bir konumda gibi geliyor bana... Belki de önümüzdeki günlerde Lefkonuklu Kıbrıslırumlar’ın şimdiki belediye başkanını bularak onunla bu konuyu konuşmalıyım ve belki de Geçitkale Belediye Başkanı’yla da konuşmalıyım... Bu konuda en azından mezarlığın bunca yıl aradan sonra iyi durumda olması nedeniyle Geçitkale’de (Lefkonuk) yaşayan Kıbrıslıtürkler’e teşekkür borçluyuz çünkü başka bir toplumun ölülerine saygı göstermişler... Oysa Paşaköy’de (Aşşa) böyle olmamış...

Nereye bastığımıza çok dikkat ederek yürüyoruz çünkü burası mutlaka yılan, ecek-böcek doludur... Nitekim iri, beyaz renkli, tuhaf bir örümcek, Okan Oktay’ın ensesine tırmanıyor, Okan örümceği farkedip onu silkeliyor, iri örümcek mezarların üstündeki otların arasında kayboluyor...

Okurum, bir “kayıp” şahsa ait kafatasını atmış olduğu kuyunun yerini gösteriyor. Ağzı yuvarlak olan bu kuyunun ince, çimentodan dökülmüş bir kapağı da varmış... Kapağın parçalarını kuyunun yakınında ve üstünde kırık vaziyette buluyoruz... Kuyu üç metre derinlikte imiş, şimdi toprakla dolmuş... Kuyu birazcık çökmüş vaziyette ama ağzına dizilmiş taşlar olduğu gibi duruyor... Kuyunun yanında bir tilkinin ini olduğunu tahmin ettiğimiz bir çukur var... Kuyunun yanında bazı kafatası parçaları buluyoruz – bunları Okan Oktay laboratuvarda incelenmek üzere alıyor... Bu kemikler okurumun sözünü ettiği kafatasının parçaları olabilir de, olmayabilir de... Her halukarda Kayıplar Komitesi yetkilileri, incelenmek üzere bu parçaları alıyorlar...

Okurumuza çok teşekkür ederek Lefkonuk’tan ayrılıyoruz...

İyi kalpli bu okurumuza bu insani jesti için gerçekten sonsuz teşekkürler... Kayıplar Komitesi yetkililerine de bizi kırmayarak bu kuyuyu göstermemize olanak sağladıkları için çok teşekkür ederiz.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 608 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler