1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. GERİ SAYIM…
GERİ SAYIM…

GERİ SAYIM…

Hastanın durumu artık umutsuz bir hal aldığında, son günlerini huzur içerisinde geçirmesi için evine gönderirler. Çaresizlik ve keder içerisindeki hasta yakını doktora son bir umutla “ne yedirelim, ne içirelim” diye sorduğunda, doktorun cevabı

A+A-

 

Hastanın durumu artık umutsuz bir hal aldığında, son günlerini huzur içerisinde geçirmesi için evine gönderirler. Çaresizlik ve keder içerisindeki hasta yakını doktora son bir umutla “ne yedirelim, ne içirelim” diye sorduğunda, doktorun cevabı malum: “Ne yerse yesin!”

Kıbrıs sorununda hızla “ne yerse yesin” noktasına doğru gidilmekte olduğunu söyleye söyleye dilinde tüy bitti insanların. Dün sevgili Cenk Mutluyakalı ve Sami Özuslu’nun artık feryada dönüşen yazılarını okurken; çaresizlik duygusuna teslim olunması halinde Kıbrıslı Türklerin ve dolayısıyla da Türkiye’nin başına sardırılacak belanın bizleri sürükleyeceği bilinmezliğin bir kez daha farkına vardım. Cenk ve Sami sadece gazetecilik yapmıyorlar. Aynı zamanda yurtseverliğin sorumluluğuyla Kıbrıs Türk toplumunu var güçleriyle uyarmaya çalışıyorlar.

“Bu sorun ilanihaye sürdürülemez, BM ve AB adanın bölünmesine izin vermez” diyen iyimserlere ve “Bu sorun ilanihaye sürdürülemez, Ada fiilen bölünmüştür artık, iş sadece bu bölünmenin kalıcı ilanına kalmıştır” diyen kötümserlere rağmen üçüncü bir yol var: Bu sürece hala müdahale edilebilir.

40 yıldır süren çözümsüzlük BM’i, Avrupa’yı, Türkiye ve Yunanistan’daki aklıselim insanları bezdirmiş olabilir. Kim ne hisseder ve ne yaparsa yapsın, asla havlu atamayacak olanlar Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlardır. Çünkü bölünecek olan onların yurdudur. Kalıcı biçimde karartılacak olan onların hayatlarıdır.

Kıbrıslı Rumlar, geleceği şimdiden soru işaretleri ile dolu hale gelmiş olan Avrupa Birliği’nin parçası olma rehaveti ile bölünmeyi sineye çekmiş görünseler de, “ikiye bölünmüş bir yurda” razı olmanın hesabını kendi gelecek nesillerine vermekte güçlük çekecekler. Zira yurdun bir parçasından AB rüşvetiyle vazgeçmiş olmak gibi aşağılık bir ihanetin hesabı bugün değilse bile yarın sorulacaktır mutlaka. Kıbrıslı Rumlar açısından durum tam da budur. Karanlık bir dönemde faşist darbeciler kendi halklarına karşı suç işlemişler ve bu suçun bedelini yine kendi halklarına ödetmişlerdir. 1963’ten 1974’e kadar geçen süreçte teslim olunan Rum faşizminin bedeli, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin parçalanması ve ülkenin Kuzeyinin yabancı bir gücün işgaline teslim edilmesidir.

Kıbrıs Rum halkı 1974’ten bugüne “yurdum” diyemedikleri Kuzey Kıbrıs’tan AB rüşveti uğruna vazgeçiyorsa, elbette bunun hesabını kendi gelecek kuşaklarına vermek zorunda kalacaklardır. Sn. Hristofyas başta olmak üzere, Kıbrıslı Rum siyasetine yön verenlerin tam da bu noktada bir kez daha, bir kez daha düşünmeleri gerekir. Ama onlardan daha çok kendisini yurtsever olarak nitelendiren Kıbrıslı Rumlar… Onlar düşünmeli ve Adanın bölünmesine karşı Kıbrıs’ın Kuzeyinde mücadele verenlere katılmalıdırlar. Aldığım maillerden, Kıbrıs’ın güneyinde de okunduğumu biliyor ve oradaki aklıselim insanlara bu hatırlatmayı yapmayı sorumluluk kabul ediyorum.

Kıbrıslı Türkler, sadece kanlı iç savaşın kurbanı olmadılar. Liderliklerinin kendilerini adım adım sürüklediği bir macerada adanın kuzeyine sıkıştırılmakla da kalmayıp, kimliklerini, varlıklarını yitirme noktasına geldiler. Kıbrıslı Rumlar kadar da şanslı değiller üstelik. Çünkü hiç tahmin etmedikleri bir yerden, en güvendikleri, sırtlarını dayadıkları güç tarafından vuruldular sırtlarından. Kurtarıcının tecavüzü kadar yıkıcı bir travma yoktur çünkü yeryüzünde!

Ama mağduriyet üzerine dizayn edilemez hiçbir hayat. Ya mağduriyete yol açan durum kabullenilir ya da mağduriyete yol açan ne varsa yıkılır geçilir.

Eğer mağduriyetten kurtulmak için çok geç deniyorsa, eğer mağduriyet artık bir yaşam biçimi olarak kabul ediliyor ve kimliksiz, kişiliksiz bir topluma dönüşmek, tıpkı Kıbrıslı Rumların AB rüşvetine razı olması gibi içselleştiriliyorsa bundan böyle hiç kimsenin söyleyeceği bir söz de kalmayacaktır. Elbette ta ki çocuklarınız sizden bunun hesabını sorana kadar…

Kıbrıslı Rumlar AB rüşvetine razı gelip ülkenin kuzeyinden vazgeçtiyse, Kıbrıslı Türkler de Türkiye’nin parasına, gücüne dayanıp ülkenin güneyinden vazgeçiyor. Kıbrıslı Rumlar Türkiye korkularına teslim olurken, Kıbrıslı Türkler de Türkiye’ye biat ediyor. Her iki toplumun son 40 yılına damgasını vuran kuşakların bu açıdan birbirlerinden farkı yok ne yazık ki!

Kalıcı bölünmenin ilanı, en kötü çözüm, çözümsüzlükten iyidir düşüncesiyle birilerini hayal dünyasına taşıyor olabilir. “40 yıldır adanın kuzeyinde zaten “uydu” bir oluşum var, bundan daha kötüsü ne olabilir ki?” deniyor ve bu düşünceyle teslim bayrağı çekiliyorsa hemen söyleyeyim: Kalıcı bölünmenin ilanı Kıbrıslı Türkler açısından kesin ve net bir ölüm ilanı anlamına gelecektir. Bugüne kadar BM ve Avrupa endişesiyle yapılamayan, ya da ürkek biçimde yeltenilen ne varsa artık alenen ve tahmin edilemeyecek kadar hızlı bir oldu bittiyle gerçekleşecektir. Ve bu sanıldığı kadar imkânsız, sanıldığı kadar uzak bir ihtimal de değildir. Zira Avrupa ne artık eski Avrupa, Türkiye ne artık eski Türkiye’dir. Kıbrıslı Türklerin ne olup bittiğini anlamaya bile zamanı olmayacaktır.

Her fırsatta söylüyorum. Türkiye kamuoyunun, Türkiye medyasının, Türkiye siyasetinin Kıbrıslı Türkleri umursadığı yok. Hatta daha da acı ve daha sert bir şey söyleyeyim. Kıbrıslı Türkler, Türkiye kamuoyu, Türkiye medyası ve Türkiye siyaseti için can sıkan, sorun çıkartmaması beklenen ve gerekirse tepesine vurulmakta sakınca görülmeyen sivrisinekler kadar rahatsız edici bir ayrıntıdan başka bir şey değildir.

Devletle, siyasetle iç içe geçmiş ve varlığını bunlara bağlamış Türkiye medyasının Kıbrıslı Türkleri dinlemek ve orada olup bitenlerin Türkiye’nin de geleceğini etkileyecek sonuçlarını değerlendirmek gibi bir feraseti yok. Türkiye kamuoyu ise zaten önüne konulandan gayrısına bakabilme yeteneğine hiçbir zaman sahip olmadı. Ve bütün bu “elverişli iklim” Türkiye siyasetinin işine yarıyor.

40 yıl boyunca Kıbrıslı Türklerin kimyasını değiştirerek oluşturulan hükümranlık alanı, Türkiye siyasetinin tıksırıncaya kadar nemalandığı bir sofradır çünkü. Askeriyle, siyasetçisiyle, derin güçleriyle 40 yılda yaratılan gri alanda kimsenin hesap sormadığı, soramayacağı bir çıkar çarkından kimse kolaylıkla vaz geçeceğe benzemiyor. Bu yüzden Kıbrıslı Türklerin çığlığı İstanbul plazalarında yankı bulamıyor. Türkiye kamuoyu da bu kayıtsızlığının bedelini ödeyecek elbette…

Geri sayım sürerken Kıbrıslı Türkler yapayalnız! Bu yalnızlık ya teslimiyete ya da son bir gayret onurlu bir mücadeleye kapı aralayacak. Hepimizi geri dönülmez bir gafletten uyandırmak, hepimizi sarsmak ve kendimize getirmek için…

Zaman öyle az ki…

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1329 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler