1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Gerçek ve Tanrı
Gerçek ve Tanrı

Gerçek ve Tanrı

Yılmaz Akgünlü: İnsanlık tarihi aynı zamanda inançların da tarihidir. İnsan kendisinin ve bu evrenin ne olduğunu sormaya başladığı andan itibaren kutsal varlıklar ya da Tanrı konusu zihinleri kurcalamıştır

A+A-

 

 

Yılmaz Akgünlü
yakgunlu@yahoo.com

 

 

 

“Ben gençken Tanrının gerçek olduğunu düşünürdüm, ancak yaşlanınca anladım ki “gerçek” Tanrıdır.” Mahatma Gandhi

 

İnsanlık tarihi aynı zamanda inançların da tarihidir. İnsan kendisinin ve bu evrenin ne olduğunu sormaya başladığı andan itibaren kutsal varlıklar ya da Tanrı konusu zihinleri kurcalamıştır. Bu dünyayı algılarken ortaya koyduğumuz her tür “bilgi” aynı zamanda bir “sınır” ortaya çıkarır. Bilgi ve onun açıkladığı şeyler “sınır”ı oluşturur. Peki bu sınırın dışında ne vardır sorusu böylece doğal olarak ortaya çıkar. Örneğin atomu keşfeder ve tanımlarsanız, peki atom nelerden oluşur sorusu sorulur. Atom kavramı zorlanacak, ötesi aranacak bir sınır oluşturur. Bu durumda ürettiğimiz her tür bilgi ve düşünceyi sürekli olarak aşma ihtiyacı içinde olacağız. Dünyayı bir bilgi nesnesi olarak kendi dışımda algıladığımda ise aynı şekilde onun ötesini aramaya başlıyorum, ötede bir şey olmalı diyorum. Tanrı kavramının ortaya çıkışı ötede ne var sorusuyla birlikte olmuyor mu? Sorun, ötede olanın salt kavramsal olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, ötenin canlılığını, yaşamsallığını kaybetmesindedir. “Ötede olan” “burada olanla” bağını kaybettiğinde Tanrı’yla insan arasındaki ayrılık da ortaya çıkıyor. Toplumu dil yoluyla yönetmek isteyenler, bu kavramsal bölünmeyi kullanarak kutsallığı olağan olandan ayırıyorlar. Tanrısal ya da kutsal olan yukarıya (bizden uzaklara) bir yere yerleşiyor ve yaşamın, insanların, dünyanın dışına atılıyor.

Kutsal olan dünya dışına atılarak insanın onunla olan bağı kopartılıyor ya da toptan yok sayılarak dünya “görünen”e eşitleniyor. Bu noktada iki karşıt kutupta sorunlar ortaya çıkıyor. Bir kutupta Tanrının yargılayıcı bir konumda evrenin dışında algılandığı bir anlayış, diğer kutupta ise Tanrı’nın ya da kutsalın hiç olmadığı, nesnelliğe dayalı bir evren. İki kutba göre, yaşayan insanların temel özelliği, bilgilerinden ya da anlayışlarından çok emin olmalarıdır. Onlar için her şey çok net: Tanrı vardır ya da yoktur. Her ikisi de anlayışlarını mutlaklaştırarak evreni bilinir bir yere dönüştürmüşlerdir. Bu bir kabus olmalı. Evren tüm çıplaklılığıyla bilgimle ulaşılabilir bir yer olduğunda yaşamak korkunç bir hâl almaz mı? Evrenin en temel oluşu aklımla bilindiğinde dünya kaldırılmaz bir ağırlıktadır artık. Özgür bir ruhun gereksindiği belirsizlik, saçmalık, çok anlamlılık ve nesnelerin temelsizliği yok olur. O zaman Tanrı var ya da yok diyen kişi bu bilgisiyle kendini kesinlik hapishanesine kapatmış olmaz mı?

İnsan, bildiğini bilen bir varlık; bu da onun için sonu gelmeyen bir özne-nesne bölünmesi yaratıyor. Bir şeyi bilmek kendini bildiği şeyin dışında algılamaktır. Eğer bildiklerimin, algıladıklarımın dışında olduğumu bilmeseydim, bilgi diye bir şeyden söz edilebilir miydi? Bu, insanın bilgiye “düşüşü”dür: Adem’in Havva’nın verdiği elmayı yediği an. Bir zamanlar insan bildikleriyle bütün iken, bildiğini bilmeye başlamasıyla dünyadan kopmuştur, bu noktadan itibaren yersiz yurtsuz kalmıştır. Kendini dünyanın yabancısı olarak bulmuştur. Dünya artık onun dışında olan, bildiği bir şeydir. Geriye çekilip bakmakta ve “işte karşımda bir dünya var ve bu dünya benim dışımda durmakta” demektedir. Bilen ve bilinen arasındaki bu yarık kapanabilir mi? İnsan tekrar kendini evinde hissedebilir mi? İnsan kendi aklının kurbanı olmuştur. Nesneleri canlı varlıklar olarak algılamaktan çok, benzer özelliklerine dayalı olarak indirgeyen ve soyutlayan akıl, kendine düzenli, sahte bir güven duygusu veren, cansız ama değişmez bir “bilgi dünyası” yaratmıştır. İnsan, değişim ve geçicilik karşısında duyduğu korkunç çaresizliği yenebilecek tek şey olarak soyut akıl dünyasını görmektedir. İnsan bu nedenle akla tapmaktadır. Ve ne yazık ki dünyadaki sonu gelmez kötülüklerin, savaşın, önyargı ve düşmanlıkların, vahşetin, tecavüzün ve korkunç acıların en büyük sorumlusu da bu soyutlayıcı akıldır. Savaşlar, binlerce yıldır insanların kendilerini diğerlerinden soyutlayıp farklı varlıklar olarak algılamalarına neden olan semboller adına yapılmamış mıdır? Haca karşı hilâl. Bu semboller, ister dinsel olsun, ister millet kavramına dayansın dil ve aklın ortaya koyduğu söylemler olmasa savaşlar asla bu ölçüde korkunç büyüklüklere ulaşamazdı. Sadece savaşlar değil, bugün çoğu insanın köle gibi çalışmadan hayatta kalamayacağı acımasız toplumsal düzen de aynı aklın ürünüdür. Soyutlayıcı akıl kendini öylesine yüce görmektedir ki, onu sorgulayamazsınız bile, çünkü sorgulayıcının ta kendisidir o. En büyük suçlunun ülkedeki en önemli kişi, kral ya da baş hâkim olması gibidir. O, dünyayı acımasızca yok eden, betonlaştırıp öldüren akıldır. Ancak kim ona karşı gelebilir ki? Tanrı da en akıllı varlık olarak tanımlandığına göre, akıl en üstün yetimiz olmalı. Binlerce yıldır Tanrı’yı soyut aklın kaynağı ve temsilcisi, her şeye uzaktan bakıp zekice bu dünyayı yaratan gizli güç olarak görmedik mi? Bu anlayışa göre, düşünen varlıklar olmak bizim tanrısal özelliğimiz, bizi doğadaki her varlıktan üstün kılan şeydir. Ben düşünüyorsam, bu benim tanrısal olduğumu gösterir, böylece düşündüğüm için üstünüm ve aklımın bulduğu çözümler de uygulanmalıdır. Akıl güçlüdür, hâkimdir, ikna edicidir. Duygusallığa yer vermeden işlerse, aklın doğru çalıştığı düşünülür. İşte bu varsayımlarımızla göklere çıkarıp baş tacı ettiğimiz akıl mutsuzluklarımızın da baş sorumlusu hâline gelmiştir. Eğer bugüne kadar herhangi bir güç çıkıp aklı durdurmadıysa, o muhalefetsiz güç olarak diktatörlüğünü ilan ettiğindendir. Anlayışımız ne yazık ki böyle. Aklımız sadece toplumları, ülkeleri yönetmiyor, kendi bireysel yaşamımızı, ilişkilerimizi de aklın müdahaleleriyle yönetmeye çalışıyoruz.

Bu yazıyı yazarken de soyutlayıcı aklı kullandığıma göre ben de çelişkiye düşmüş gibi görünüyorum. Ancak şunu vurgulamak isterim ki, sorun soyutlayıcı aklı kullanmak değil, onun tarafından kullanılmaktır. Sorunumuz, aklın ve bilimin ortaya koyduğu ürünlere tapıyor olmamız, kendi düşünce dünyamızda ulaştığımız sonuçları olduğundan çok daha önemli algılamamızdır. Düşüncelerimize sahiplenmediğimiz sürece, düşünmekte bir sorun yoktur. Önemli olan aklın kölesi olmamamız; ancak bu, sanıldığından çok daha zordur. Akıl boşuna hâkim duruma gelmedi. O gerçekten bizi yönetmek için yüzyıllardır kullanılan simgelerden oluşuyor. Ve bu simgeler hâlâ başka toplumlara üstünlük kurmak için kullanılıyorlar. Bu nedenle akla karşı gelmek, bütün o toplumsal sisteme karşı gelmektir. Her şeyi ikiye bölerek algılamaya çalışan akıl, bu ikiye bölmenin yarattığı enerjiden beslenir. İyi ve kötü bunun en temel örneğidir. Ve artık farkında olmasak da, kanıksamış olsak da, bu kavramlar “gri” dünyamızın sorumlusu olmuşlardır ve bizi bölünmüş, yabancılaşmış bir evrene mahkum etmişlerdir.

Ancak aklın sahip olduğu soyutlama yeteneği doğal dünyaya karşılık gelmeyen kavramlar oluşturabilir. Örneğin mükemmellik gibi bir kavramı çevremizde gözlemleyemeyiz. Algıladığımız her şey kusurludur. En güzel ve en güçlü şeyler bile ölümlüdür. Her şey çürüyüp dağılır. O hâlde doğal dünyadaki nesnelere mükemmellik özelliğini yansıtamayız. Ancak bir şeylerin mükemmel olmasını, sonsuz ve değişmez olmasını isteriz. Bu zihnin bir hatası mı, yoksa onun kendi yaratıcı gücünün bir sonucu mu tartışılır. Ancak şu bir gerçek ki, mükemmel ve yıkılmaz olan bir şeyi aramamız psikolojik bir ihtiyaçtır. 

Mükemmellik arayışı, bir ölçüde bireyleri ve toplumları geliştiren bir şey gibi görünmektedir. Mükemmel bir sanatı ya da düşünceyi, her şeyi açıklayan bir bilgiyi, bir teoriyi bulma çabası bitmek bilmiyor; Newton fiziğinden sonra kuantum teorisi, birleşik alanın her şeyi açıklayan formülü. Mükemmel otomobiller, kusursuz, dayanıklı teknolojik ürünler geliştirmeye çalışırız.

Mükemmel bir varlığı düşünüp hayal etmek bile çok etkileyici bir şeydir. Aşık olduğumuz insanlarda mükemmelliği bulmaya çalışırız. Bundan daha güçlü olan dürtümüz ise evrenin kaynağı olan mükemmel bir gücü keşfetmektir. Kimileri bu gücü keşfetmeyi hayali bir girişim olarak görür. Onlara göre her şey kusurlu ve değişkendir ve bu beyhude bir çabadır. Kimileri ise böyle inanılmaz bir evrenin varoluşunun mükemmel bir gücün eseri olabileceğini düşünerek Tanrı kavramına inanırlar. Ancak Tanrı var olsun ya da olmasın sorun bambaşka bir yerdedir. Eğer Tanrı varsa, o nasıl bir varlıktır, o bir varlık mıdır? Görünüp bilinebilir mi? Görünüp bilenemezse onun var olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Bir şeyin görünüp bilinebilmesi için onun dışımızdaki bir nesne olması gerekmez mi? O dışımızdaki bir nesne midir? Bir noktadan durup evreni mi seyretmektedir? Seyretmek yerine oyuna katılmış olabilir mi? Oyuna katılmışsa bizzat bizler Tanrı olabiliriz. Katılmamışsa, bizi yaratıp kenara çekilip bizi seyrederek eğleniyor olabilir mi? Ancak o eğlenirken bizim bu kusurlu dünyada acı çekiyor olmamız tuhaf olmaz mı? Belki de ikisi birden olabilir. Hem evrenin bir parçasıdır hem de onun dışında duruyordur. İç ve dış varsa tabii.

Eğer bizzat bizler Tanrı’ysak, ya da onun bir parçası olarak onunla aynı özü paylaşıyorsak, bu otorite sahipleri için tehlikeli değil midir? Hangi kral tanrısal varlıklar olduklarına inananlardan oluşan bir halk ister? Yönetilebilmek için insanları zayıf olduğuna inandırmak gerekmez mi? Oysa kutsal kitaplarda insan ve Tanrı arasındaki özdeşlik vurgulanmamış mıdır? İnsanlar Tanrı’nın suretinden yapılmamış mıdır Kuran’a göre? Ancak her nedense tarih boyunca insanla Tanrı’nın arasındaki uçurumu kaldırmaya çalışanlar ya asılmış ya sürgün edilmiştir.

Bu, işin bir yönü, diğer yönü ise yukarıda geçen tüm düşüncelerin “düşünce” olması itibarıyla sınırlı olmalarıdır. Yazının başında bilginin ortaya koyduğu sınırlardan bahsetmiştim. Tanrı’yla ilgili bütün düşünceler de, bu nedenle, evrenin ne olduğuyla ve kaynağına ilişkin sorularla ilgili olmaları bakımından sınırlıdır. Kavramlar sınırlı olduğu için düşünceler de sınırlıdır ve bu nedenle, Tanrı’yla ilgili yapabileceğimiz her tür akıl yürütme bu sınırlılıktan kaçamayacaktır. Din ve inançlar gerçekten bu nedenle alışılageldiğimiz bilgilerden çok farklı bir bilgi türüdür. “Her şey”le ilgili olarak konuşurken söyleyebileceğimiz “hiçbir şey” yeterince kapsayıcı olamaz. Öyle olsaydı her şeyi düşüncemle kapsar ve yok ederdim. Bu da mümkün olamayacağına göre “her şey” alıştığımız anlamda “bilinemez”.

İki insan aralarında Tanrı’nın var olup olmadığını tartışıyorlarmış. Biri var derken diğeri yok diyormuş. Orada bulunan bir üçüncüsü ise oturmuş güneşin batışını seyrediyor olsun. Üçüncü kişi, güneşin, bulutların ve çevresindeki bütün güzelliklerin tadını çıkarırken zaten algısını onlarla bütünleştirdiği için en anlamlı konumda olan değil midir? O, yaşamı duyumsarken, evrendeki en değerli şeyi yapıyor. O sırada diğerleri ise sonu gelmez tartışmalarıyla yaşamın güzelliğini ve mucizesini takdir edemiyorlar. Üçüncü kişi Gandhi’nin söylediği gibi gerçeği yaşıyor ve bu da bir kutsallık duygusu veriyorsa ona, yaşama heyecanı ve sevgiyle doluyorsa, bundan daha güzel ne olabilir? Bir zen ustasına sormuşlar Tanrı var mı diye. O da, “Yok dersem kendi gerçek doğamı kaybederim, var dersem gene kendi gerçek doğamı kaybederim” demiş. 

Whitehead, “Din insanın yalnızlığında yaptığı şeydir” der. Oysa günümüzde din sosyal bir kurum hâline gelmiştir. Din, evreni gerçek hâliyle algılamamızı sağlayacak bir tutum olmaktan çıkmış ve bir takım inanç nesnelerine tutunmaya dönüşmüştür. Gerçekte Tanrı en derin sessizlikte ulaştığımız bilinç durumunun metaforudur. Bu öyle bir metafor ki, yaşantımızdaki bütün çerçeveler aşılmış ve çerçevesiz bir bilinç durumunda yaşamaya başlamışızdır. Herhangi bir çerçeve bize yalnızca belli bir bakış açısıyla olayları sınırlı bir şekilde algılama olanağı verir. Oysa insan her çerçeveyi aşmak ister. İnsan kendi gerçek doğasının engin boşluğundan doğan sınırsızlık hissini duyumsamayı ister. Bu, temelde ölüm karşısında duyduğumuz yok oluş kaygısının üstesinden gelme içgüdüsüdür.

Kendi gerçek doğamız bu evrenden ayrılamaz. Ben ve evren arasındaki farklılık aşılması gereken boğucu bir soyutlamadır. Ancak herkes bu soyutlamadan etkilenir. İnsanlar bazen bilimle, bazen sanat ya da din yoluyla bu soyutlamayı aşmaya çalışır. Sorun, bilimi, dini ya da felsefeyi dışarıdan almamızla başlar. Oysa kendi ürettiğimiz, deneyimimizin her günkü sıradanlığından beslenerek her yere yayılan bir bilinç durumunu gereksiniriz. Tenime değen şeyler, kulaklarıma çarpan sesler, gözlerime ulaşan görüntüler benim evrenle kurduğum en dolaysız etkileşimdir. Öyle bir etkileşim ki, onlar ben olur, ben de onlar. Ve yaşam bir şiir gibi akar. Tanrı ve insan arasındaki uçurum kapanmıştır.

Ünlü Alman rahip Meister Eckhart şöyle demiştir : “Gerçek öylesine değerli bir şeydir ki, eğer Tanrı gerçeğe sırt çevirseydi, gerçeği alıkoyar, Tanrı’yı bırakırdım”. Ne kadar sarsıcı bir düşünce. Bunu kendini Tanrı’ya adadığını düşündüğümüz bir adam söylüyor. O’na göre, “Tanrı'yı terk etmedikçe, her şeyi terk etmek gene de hiçbir şeyi terk etmemektir. Oysa insan ‘niçinsiz’ yaşamalıdır. Hiçbir şeyi, Tanrı'yı bile aramamalıdır. Bu düşünce, insanı Tanrı'dan önceki çorak varoluşa götürür.”  Eckhart'a göre Tanrı, yalnızca yaratıklar ona yakardıklarında “Tanrı” olarak vardır.

Eckhart, yaratıcı olarak düşünülen Tanrı'nın ötesinde, bütün nesnelerin kaynağında yer alan gerçekliğe "Tanrısallık" adını verir. O’na göre, "Tanrı ve Tanrısallık, gök ve yer kadar birbirinden ayrıdır."

Niçinsiz yaşamak tüm anlam ve bilginin ötesinde bir varoluştur. İnsanın Tanrı’yı bile aramaması gerçekte kendi mutlak özgür doğasının en üst düzeyde ifadesidir. Tanımlayabileceğiniz hiçbir yaşantı sizin sınırınızın ötesi olamaz.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1194 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler