1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Gerçek dostluk, ömür boyu sürer…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Gerçek dostluk, ömür boyu sürer…”

A+A-

Konedra-İpsillat köylerinden anne tarafımdan akrabamız Hüseyin Cengiz Arca, bir fotoğraf paylaşıyor ve şöyle yazıyor:

“Resim, 1957 yılı kasımında Akaça Peristeronasında çekilmiştir. Oranın okullarında staj yapıyoruz. Altı öğretmen adayı... İkimiz Türk, dört Rum... Ayakta sol başta ben varım. Yanımdaki Yorgo Ekonomu, sonraki yine bizim sınıftan Sofyanos...Sol başta oturan Katsunuris, yanındaki benim oda arkadaşım Hirsofulu Ahmet ve en sağda Hristodulos Çangaridis...Önümüze uzanan çocuk, bize yemek yapan aşçının oğluydu..Dile kolay 59 yıllık bir hatıra...”

Bu fotoğrafın bir de öyküsü var, gerçek bir dostluk öyküsü, bir Kıbrıslıtürk’le bir Kıbrıslırum’un ömür boyu süren dostluğunun öyküsü… Hüseyin Cengiz Arca yeğenimiz şöyle yazıyor:

“İngiliz sömürge döneminde 1937-1958 yılları arasında adada öğretmen yetiştiren Omorfo Öğretmen Talim Koleji'nin son mezunları benim kuşağımdandır. Kolej, her iki topluma (hatta Maronitlere) bir arada eğitim veriyordu. Ortak dil İngilizceydi. Türkçe ve Rumca, ancak, bu dillerin öğretildiği metot derslerinde geçerliydi. Öğrenciler gruplar halinde yarı dersyılında okulda kalarak nazarî dersler görür; öteki yarı yılda ise Omorfo ve çevresi köy ve kasaba okullarında staja çıkarlardı. İkinci yılın sonunda başarılı olanlar diplomalarını alıp ilkokullara atanırdı. Bayanlar ise erkeklerden ayrı olarak Lefkoşa’da eğitim alırlardı.

Tseri köyünden Hristodulos Çangaridis (Christodoulos Tsangarides) bizim kuşağın insanıydı. Sınıf arkadaşımızdı. Kalabalık bir aileden geliyordu. Babasının mesleği önceleri çangarlıkmış; fakat o iş zamanla geçerliğini yitirince nalbantlığa başlamış… Ne yapsın ekmek parası… Çok güzel Türkçe konuşurmuş... Hayatta kimsenin hatırını kırmamış… Oğlu da babasına çekmiş olacak ki Çangaridis de ortama göre herkesle uyum sağlayan, son derece iyi yürekli, sevecen, onur sahibi bir arkadaşımızdı. Bir tek, haksızlık ve adaletsizliğe isyan ederdi.

İki toplum arasına saçılan fesat tohumlarının yeşermeğe başladığı o kötü günlerde yapılan taşkınlıklara, ortaya konulan aşırılıklara, hele akan kana hep başkaldırdı, lânet okudu;

  - ''Ürperiyorum'' diyordu. ''Sözümü iyi dinle Hüseyin: Gün gelecek, bu memleketin insanları birbirimizin yüzüne bakamıyor olacağız. Çünkü gidişat iyi değil. Allah Kıbrıslılara acısın! Bu hallere katlanmak kolay değil!''

(Yıl 1956...Benim ''ilk savaş'' dediğim 63 Olayları daha başlamamış ve ben bunları işitiyorum. Müneccim miydi bu adam? )

Fevkalâde zevk aldığı bir uğraşı vardı Hristodulo'nun: Kiliseye gidip mugannilik yapmak.. (Muganni, şarkı söyleyen demektir. Arapçadır. Rumcası  'psaltis', İngilizcesi 'chanter'dir. Muganni, camilerde bizim müezzinlerin yaptığı işe benzer bir iş yapar. Güzel ve gür seslidir. Papazın İncilden okuduklarını ilahi şeklinde cemaata sunar, nakleder.) Amatör olarak başladığı bu mesleği zamanla çok geliştirmiş; Kilisenin aranılan elemanı haline gelmişti.

TTC'den (Teacher’s Training College - Öğretmen Talim Koleji) mezun olduktan sonra atandığı bir köy ilkokulunda göreve başladı. Huzursuzluklar her yanda sürüp gidiyordu. Bu arada, içinden çıktığı aile dağılmıştı. Her bir kardeş dünyanın değişik ülkelerine yerleşiyordu. Olumsuzluklara rağmen evlendi. Fakat ne kadar çabaladıysa 1964 koşullarına ayak uyduramadı. İngiltere’de kızkardeşleri vardı. Belki de onları arka tutunarak istifasını verip kalktı Londra’ya gitti. Oralarda iki üniversite bitirdi. İlahiyat okudu. Bizans kültür ve sanatını yakından tanıyıp inceledi. Üniversite ve akademilerde dersler, konferanslar verdi. Kendi alanında akademik çalışmalar yaptı. O, artık bir ilim adamıydı. Bu arada belirtmek gerekir,  onca çalışmaya rağmen muganniliği hiç terk etmedi.

Bu adamla yıldızımız her halde barışıktı. İki toplumu ayıran kapılar 2003'de açılınca o taraftan beni ilk arayıp soran Hristodulos oldu. Birbirimizi görmeyeli kırkbeş yıl olmuştu. Onun İngiltere’de yaşadığını bile bilmiyordum. Sözün kısası, biraz da benim gayretimle haberleşme sağlandı. Arkadaşım ablasını ziyaret etmek için adaya gelince bana haber salındı. Pile buluşma noktamız oldu. Yalnızdı. Onu alıp köyüme götürdüm. Çok mutlu oldu. Bizde geçirdiği saatler boyunca 'duyduğu aile sıcaklığını' anlattı. Kıbrıs’a âşıktı. Pervolia'da küçücük bir ev satın aldığını söyleyip, bir dahaki sefere bizi orada misafir etmeyi hayal ediyordu.

Londra’da açık kalp ve prostat ameliyatı geçirmişti. Gene de bir takım sağlık problemleri vardı. Sıkıntılıydı. Buna rağmen evvelki seneye kadar her yaz adayı ziyaret etti. Mutlaka beni Pervolia'ya (ablasının evine, kendi evini bir türlü yoluna koyamıyordu) çağırdı veya kendisi çıkıp bana geldi. Çok sevdiği Apostolos Andrea'ya birlikte gittik. Kuzeyin bazı bölgelerini dolaştık. Bir arzusu da içinde birlikte günlerimizin geçtiği Omorfo Öğretmen Talim Kolejini ve yataklarımızın yan yana olduğu ''Soğan Ambarları'' dediğimiz lojmanları görmekti. Bu sonuncu rüyası bir türlü gerçekleşemedi. Kısmet değilmiş.

Uzun yılların ayrılığından sonra onun hakkındaki keşfim daha tamamlanmamıştı demek... Çünkü aradan geçen belki bir insan ömrüne yeten zaman, eskiden sahip olduğuyla yetinen, halinden hep hoşnut dostumu bir ''öğrenme doymazı'' halinde karşıma çıkarıyordu. Hayretim, onunla konuştuğum her konudan sonra artıp durdu. Muganniydi, elbette müzikle iç içe olacaktı. Ama Türk Sanat Musikisine o derece hayran olacak kadar mı? Evet, hem hayrandı, hem tanıdık... Makamları sayardı...Bunların pek çoğunun Bizanstakilerle benzeşim içinde olduğunu ileri sürerdi. Bana saz eserlerinin güzelliğinden, fasıllardan, makamların özelliklerinden dem vurdu. Bazılarını yalnız adlarından tanıdığım bestekârları anlatmağa kalkıştı. Mehter Takımına varıncaya kadar Osmanlı sazlarını tek tek saymağa kalkıştı.

Ben bilgisizliğimden ötürü utanç duyarak susarken bir ara konuyu değiştirdi Çangaridis... Ve değiştirmez olaydı... Yunus Emre'den Karacaoğlan'dan başladı. Aleviliğe, Bektaşiliğe geçti. Aman Allahım, bu adam neler biliyor? Kendi dilinde 'deyişler' okuyor ve onları İngilizceye çevirip bana aktarıyor. Şeyh Bedrettin Destanı'nı bir zamanlar Nazım Hikmet'ten okumuş, tarih bilgisiyle pekiştirerek konuyu anlamağa çalışmıştım. O, onları meğer benden önce tanımış..'Torlak Kemal'i unuttuydum. Bana o hatırlattı. Bir ara söz dönüp dolaşıp Ahmet Yesevî kültürüne ulaşmak üzere idi ki ben teslim olup bayrak kaldırdım. Sohbetin yönünü çevirdim.

Bundan böyle karşımda dünkü masum ilkokul hocası Hristodulos Çangaridis değil, bir ilim adamı duruyordu. Ona çok ama çok hürmet etmeliydim. O ise hiç kibir taşımadı. Üstünlük taslamadı. İnsanın eşitliğine, masumiyetine inandı. Mükemmel bir Hristiyan olduğu halde hiçbir zaman ve şekilde ağzına peygamber lâfı almadı. Irkçılık, kavimcilik, milliyetçilik (milliyetsizlik değil), zorbalık, politika ile işi olmadı.

Bir tek defa kızdığına şahit oldum. Yıllar önce okuldayken bizimkilerden dangalağın biri, karşı taraf için ''gâvur'' demiş. Bir türlü bunu affedemedi. O haddini bilmeze, tokat atacağı yerde sadece ''yazık'' dedi. Çünkü onu onca zaman bir arkadaş saymıştı. Öfkesi biraz da bundandı ve gene de bir anlık öfkesine hâkim olamayışına hayıflandı.

O, 2015 yılı yazında adaya gelemedi. Zaten üç aydan beri rahatsızlığı artmıştı. Ara sıra telefonda birbirimizin halini hatırını sorar; eski dostları, geçen günleri anardık. Sağlığının düzelmesi için ameliyat şart olmuş. Ancak hastahane ikinci bir kalp-ciğer ameliyatına riskli olduğu için karar veremiyordu. Şekeri de epey yüksekti. Buna rağmen, şartlar biraz düzelmiş olacak ki ameliyata alındı. Gözünü açar açmaz evini istedi. On gün kadar önce telefonda konuştuk. Hiçbir koşul ve zamanda ümidini yitirmeyen o sevecen adam bu kere umutsuzdu. Titrek sesle sadece: ''Yaşıyorum. Ölmedim. Fakat hastayım ve kendimi iyi hissetmiyorum'' diyordu. Dilimin döndüğünce onu teselli etmeğe çalıştım.

Sınıf arkadaşım, dostum, Türk olsun Rum olsun tüm 58 mezunu öğretmen arkadaşların sevdiği, saydığı Hristodulos Çangaridis 2016 yılında Şubat ayının son günü bu dünyadan göçtü. Kilise ünlü bir muganniyi, biz ise Ulu bir gönül adamını yitirdik. Toprağı bol olsun. Yattığı toprakta huzur bulsun.”

Her iki toplumda da tüm barikatları kapattırmayı ve “iki ayrı devlet” isteyenler, ortak tarihimizde paylaşmış olduğumuz dostlukların, hatıraların ve ömür boyu süren arkadaşlıkların inkarı içindedirler.

İnsanlar birbirlerinden onlarca yıl boyunca zorla koparılmış olsalar dahi, her zaman birbirlerini hatırladılar ve ilk fırsatta birbirlerini bulmaya çalıştılar. Ortak yurdumuzun bu saklı öyküleri, evet, ortak yurdumuzda birlikte pek ala yaşayabileceğimizi, iyi dostluklar ve iyi komşuluklar paylaşabileceğimizi yansıtıyor. Hangi gerekçeyle olursa olsun, yurdumuzun taksim edilmesine ihtiyacımız yoktur… Taksimciler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, Kıbrıs her zaman bir bütün olarak kalacaktır… Pratikte, Kıbrıs onlarca yıldan bu yana taksim edilmiştir ancak ruhumda ve kalbimde tek bir Kıbrıs vardır benim: Koşullar ne olursa olsun dostlukların devam ettiği ve devam edeceği bir Kıbrıs…

88261136_2452860698313048_8855915555794714624_n.jpg
Omorfo öğretmen koleji öğrencisi Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırumlar, Akaça Peristeronası'nda stajda…

88273532_665956717278178_4025474041094602752_n.jpg
Hristodulos Çangaridis ve Hüseyin Cengiz Arca…

DEVAM EDECEK

Bu yazı toplam 985 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar