1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Geçmişin Dayanılmaz Ağırlığı: 'Biz nerede yanlış yaptık?'
Geçmişin Dayanılmaz Ağırlığı: Biz nerede yanlış yaptık?

Geçmişin Dayanılmaz Ağırlığı: 'Biz nerede yanlış yaptık?'

Hakkı Yücel: Türkiye’de 12 Eylül Rejimi’nin sorgulanmaya başlanmasıyla eş zamanlı olarak, sevgili Cenk Mutluyakalı’nın bu rejimin zulmüne şu veya bu oranda maruz kalmış o dönemin sol görüşlü Kıbrıslı gençleriyle Adres Kıbrıs DergisiR

A+A-

 

 

 

 

Hakkı Yücel

hyucel2012@gmail.com

 

Türkiye’de 12 Eylül Rejimi’nin sorgulanmaya başlanmasıyla eş zamanlı olarak,  sevgili Cenk Mutluyakalı’nın bu rejimin zulmüne şu veya bu oranda maruz kalmış o dönemin sol görüşlü Kıbrıslı gençleriyle Adres Kıbrıs Dergisi’nde yaptığı röportajlar, ilgi uyandırmış gibi görünüyor.  Sevgili Tufan Erhürman’ın geçtiğimiz hafta Gaile’de yer alan  “12 Eylül: Biz Hiç Yanlış Yapmadık” başlıklı yazısı ise, bu ilginin şimdilerde öne çıkan magazinel-duygusal yanının ötesine geçerek, çok daha dikkate değer farklı bir boyutunu ortaya koymakla kalmıyor, bu vesileyle o dönemin solcularına yönelik haklı bir talebi de dile getiriyor.  O talep de şudur: Kıbrıslı Türk solunun büyük oranda Türkiye’deki sol hareket içinde neşvünemâ bulan, ama orada kalmayıp bugün de birçoğu ülkemizde aktif (sol) siyaset ya da sivil toplum hareketleri içinde yer alan kesimlerin geçmişleriyle, gerçek anlamda yüzleşmeleri ve hesaplaşmaları gerektiği. Aslında yeni olmayan bu talebini ise bu kez, söz konusu röportajlar arasında özellikle benim geçmiş dönemle ilgili yaptığım ve geçmişle yüzleşme-hesaplaşma bağlamında “sorunlu sonuçlar” doğurabileceğini düşündüğü  değerlendirmem üzerinden temellendiriyor.

 

Kendi adıma sevgili Tufan’ın bu yazısını birden çok nedenden dolayı önemsiyorum. Birincisi, her zaman olduğu gibi bu sefer de, gerek kendi görüş ve düşüncelerini ortaya koyup ısrarla savunurken, gerekse karşı olduğu görüş ve düşünceleri sonuna kadar eleştirirken dilini bozmadığı, düzeyi düşürmediği ve yapıcı bir tartışma zeminine fırsat yarattığı için önemsiyorum. İkincisi, solun en çok göz ardı ettiği şey olan özeleştiriyi, kendisiyle yüzleşmesi ve hesaplaşması gerektiği gerçeğini bir kez daha hatırlattığı ve talep ettiği için önemsiyorum. Üçüncüsü, kendi adıma yaptığım değerlendirmenin geçmişi tümden aklayıcı bir genellemeye yol açabileceğini  -ya da böyle bir riski taşıdığını- ve bunun da Kıbrıslı Türk Solu içinde, özellikle günümüzde yaşanan  olumsuzlukları olumlayan, vebali ağır bir mahiyet taşıdığını ima ediyor olması nedeniyle önemsiyorum. Dördüncüsü, bugün itibarıyla herhangi bir (sol) siyasi partinin ve siyasetin organik mensubu olmasam da, gerek söz konusu edilen o sol geçmişe dâhil olmam, gerekse de bugüne yönelik solun ne olması gerektiğine dair  naçizane düşünceleri ve yazılarıyla, hem sol düşünce hem de sol siyasetle dolaylı da olsa bir biçimde ilişkili olmam nedeniyle önemsiyorum. Ve nihayet beşincisi, yazısında benim söylediklerimi kendine referans noktası alması, bir başka ifadeyle yazısının hem sebebi ve hem de oradan çıkardığı sonuçların ağırlığını -o, her ne kadar bana hak etmediğim ve beni utandıracak kadar olumlu özellikler atfederek o ağırlığın altında ezilmekten korumaya çalışıyor olsa da- taşıyor olmam nedeniyle önemsiyorum. Hal böyle olunca da, kendi görüşlerimi ve düşüncelerimi, aforizmatik söylemlerin ötesinde daha açık ifade edebilmek adına ortaya koymayı, bir gereklilik olarak görüyorum. Bu yazıda yapmaya çalışacağım budur.

 

Buradan hareketle,  önce o röportajda yaptığım değerlendirmeyi bir kez daha hatırlatmak istiyorum: “Eski doğruların bugünden bakıldığı zaman eski yanlışlar olarak kabul edilmesini çok doğru bulmuyorum. Eski doğrular eski doğrulardır ama bugün onların artık yanlış olduğu ortaya çıkıyor.” Sevgili Tufan bu değerlendirmeyi esas alarak yazdığı yazısında, bunun, sol için -Kıbrıslı Türk Solu için de- artık ertelenemez olduğunu düşündüğü geçmişle gerçek anlamda yüzleşme ve hesaplaşma bağlamında neden olabileceği “sorunlu sonuçlar”ı iki tespit üzerinden dile getiriyor:

1. “Doğruları zamana ve mekâna bu denli bağlı kılmak tehlikelidir.”

2. “Eski doğruların zaman içinde yanlışa dönüşmesini olağanlaştırmak geçmişle hesaplaşmayı imkânsız kılabilir.”

Birinci tespit kapsamında özetle söylediği “eski tüfek” solcuların, tam da bu gerekçeye sığınarak, hem dünkü ortodoks solculuklarını hem de bugün savruldukları çok farklı-karşıt yerlerdeki konumlarını, ya da kerameti kendinden menkul solculuklarını meşrulaştırabilecekleri, bir başka ifadeyle kendilerini bütün zamanlarda ve mekânlarda haklı çıkarabilecekleridir. Buna ilaveten, ‘doğru’nun ‘eski-yeni’ ayrımından doğacak yanlışı ortaya koymak üzere bir başka söylediği de söz gelimi “ezen-ezilen” çelişkisinin dün olduğu gibi bugün de geçerli olduğu, haliyle “ezilenin yanında olmanın”  hem “eski” hem de “yeni doğru” olarak kabul edilmesi gerektiğidir.

İkinci tespit kapsamında ise bir örnekten yola çıkarak, geçmişle gerçek anlamda yüzleşmenin ve hesaplaşmanın nasıl çarptırılabileceğini açıklamaya çalışırken, yine bu örnek bağlamında ‘eski doğru’ ların nasıl aynı zamanda “eski yanlış” lar olduğunu da ortaya koyarak, bunun kabul edilmemesinin benzer koşulların zuhurunda aynı durumun tekrarına yol açması bir yana, yüzleşmeyi de mümkün kılamayacağını belirtmektedir. Peki, haksız mıdır? Bu sorunun yanıtını sona bırakarak, söz konusu değerlendirmeyi,  ben aslında şunu değil de bunu demek istedimdi  katakullisi yapmadan, ancak bunu söylerken kendimce ne murad ettiğimi de ortaya koyabilmek için, biraz daha açmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

 

Bu bağlamda  Doğruları zamana ve mekâna bu denli bağlı kılmak tehlikelidir” tespitinin, bu tehlikenin göz ardı edilememesi gerektiği gerçeğine mim koyarak,  bunun tersinin de, yani “doğruları zaman ve mekân ilişkisinden bağımsız kılmanın” da, bir başka tehlikeyi içerdiğini -bunu ima ettiğini- hatırlatmak ve buraya da bir mim koymak istiyorum. O tehlike de şudur: ‘Gerçek’in -ya da burada ‘doğru’ söz konusu olduğuna göre, ‘doğru’ nun- zaman ve mekânla ilişkisinin kop(arıl)masının, son kertede onu bir ‘inanç‘ nesnesi hâline getirebileceğidir (‘Bilgi’ nesnesi olmaktan çıkarabileceğidir). Bir başka ifadeyle onu ‘aşkınlaştıracağıdır’, yani bütün zamanlar ve mekânlar için geçerli olan mutlak bir ‘hakikat’e dönüştüreceğidir. ‘Aşkın’ olma hâli ise, malûmdur, teolojinin, dinin alanına dâhildir..Sorgulanmaz, kabul edilir; ya da burada ‘aklın’ gidebileceği yer ‘aşkın’ olanın çizdiği sınıra kadardır. Böyle olunca da ‘aklın’   aşkın’ kılınan şeyle ilişkisi bir ‘karşılıklılık’ ilişkisi - çift yönlü karşılıklı birbirini etkileyen, birbirinden etkilenen bir ilişki- olmaktan çıkmaktadır; bunun yerine bir ‘tabiyet’ -yani tek yönlü, ‘aşkın’ olan tarafından belirlenen- ilişkisi gündeme gelmekte ve geçerlilik kazanmaktadır.  Kanımca kritik nokta budur, çünkü bu durumda hayata yönelik yapılacak önermelerde -burada sol konuşulduğuna göre düşünce, ideoloji, hareket olarak sol önermelerde- bunun karşılığı ise ‘dogmatizm’dir. Daha açık söyleyecek olursak ideolojinin kendisinin ve kendi totalitesi içinde oluşturduğu ‘doğru’sunun mutlaklaştırılmasıdır -aşkınlaştırılmasıdır- ki, sol düşüncenin ve hareketlerin (siyasetlerin) bugünlere gelirken içine düştüğü en büyük çıkmaz da buradadır. Oysa ‘gerçek-doğru’,aşkın’ değil ‘içkin’dir; ‘içkinlik’ hâli de, malûmdur, düşüncenin-felsefenin etkinlik alanıdır, zaman ve mekânla ilişkilidir, değişime ve dönüşüme tâbidir ve bir ‘karşılıklılık’ ilişkisi ekseninde oluşmaktadır.

 

Bu ayrımı yapmayı, iki yaklaşım arasındaki dramatik farkın ortaya konması bakımından önemsiyorum. O fark da şudur: birincisinden -aşkınlaştırmanın, aşkın olma hâlinin söz konusu olduğu durumlarda- çıkan sonuç ‘yargılayan ve hüküm veren’ bir mahiyet arz ederken, ikincisinde -içkinlik, içkin olma hali söz konusu olduğunda- ‘anlamaya’ yönelik yaklaşım öne çıkmaktadır. Buradan biraz geriye yaslanarak ve deyim yerindeyse ‘büyük resmi’ görmeye çalışarak, devam etmek istiyorum. Bu noktada sorulması gereken soru herhalde şudur: İnsan aklının bilgi nesnesi olarak kendi dışındaki nesnel gerçek’ le, o ‘gerçek’e bakarak ürettiği ‘gerçeklik’ ya da ‘doğru’, bire bir örtüşüyor mu?  Ya da Gaile’nin 25.03.2012 tarihli nüshasında yazdığım “Çoklu Gerçekten Tekil Doğru Çıkar mı?” başlıklı yazıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, kendi dışımızdaki “nesnel gerçek” onu tümüyle kapsayacak  ‘tekil doğru’ ya indirgenebilir mi, onun tarafından bütünüyle kuşatılabilir mi? Kanımca bu da modernitenin, modern aklın temel soru(n)larından birisidir. Öyledir, çünkü evrensel ölçekte bugün itibarıyla yaşanan süreç, modern dönemden -moderniteden- modern sonrası döneme, yani başka bir zaman-mekân ilişkisinin yaşanmakta olduğu yeni bir döneme, geçiyor olmanın -değişimin- sancılarını büyük oranda bu problematik üzerinden yaşamaktadır. Bunun açığa çıktığı ve ciddi tartışmaların yaşandığı bir alan da, modern dönemin -modernitenin-  ürünü olan ideolojiler ve hâliyle soldur. Tam da burasıdır ki, ‘düşünce-ideoloji’ ve ‘hareket-siyaset’ bağlamında solun, geride bıraktığı tarihsel mirasından ve deneyimlerinden (“tarihsel gerçekliğinden”) hareketle bugüne dair (“güncel gerçekliğine”) yeni bir ‘epistemoloji’, yeni bir ‘zihniyet’ ve yeni bir ‘hareket-siyaset’ olarak kendinin yeniden inşasını zorunlu hale getirmektedir.

 

Bu noktada şunu bir kez daha hatırla(t)mak gerekmektedir: Modernitenin çocuğu olan ‘Aydınlanma’ ile birlikte ‘modern insan’ ın bilgi nesnesi olan ‘gerçek’le ilişkisinin mahiyeti değişmiştir; artık bu dönemde öne çıkan ‘modern bilim-modern akıl’dır. Bu da, ‘gerçek’le kurulan ilişkide ‘aşkın’ olanın -bütün zamanlar için geçerli, mutlak olanın-   içkin’ olanla  -zaman ve mekân ilişkisine bağımlı, değişken olanla- yer değiştirmesi demektir. Genel bir ifadeyle bu ilişkinin felsefede karşılık bulan ayrışması ‘idealizm-materyalizm’ eksenindedir. Metodolojik olarak yine bu ilişkide oluşan ayrışma ‘tabiyet-karşılıklılık’; algılamada ve anlamlandırmada ise ‘mutlaklık-görecelik’ ikilemi olarak açığa çıkmaktadır. Sonuç itibarıyla dünyanın gerçeklerini anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik olarak kurulan ilişkide ‘Tanrı-din’ ekseni ‘Modern Bilim- Akıl’ ekseniyle yer değiştirmiştir ve bu da insanlık tarihinde önemli bir aşamayı ifade etmektedir. Artık doğaya dâhil her şey ‘nesnel evrensel yasalar’ ve buradan kurulan ‘neden-sonuç’ ilişkisi üzerinden ‘doğru’ karşılığını bulmaktadır. Bu kadar da değildir, bu yasaların geçerliliği doğayla sınırlı kalmamakta, toplumsal olaylar ve olgular karşısında da kuşatıcı ve kapsayıcı olmaktadır. Ne var ki burada ciddi bir sorun ortaya çıkacaktır.  Wallerstein’in ‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’ (Metis Yayınları) kitabında dile getirdiği “Modernliğin temel öncüllerinden biri olan, kesinliklere duyulan inancın körleştirici ve sakatlayıcı” etkisinin olacağı tespiti burada karşılık bulacaktır. Bir başka ifadeyle Tanrı’yla yer değiştiren ‘Modern Bilim-Modern Akıl’, ‘evrensel nesnel yasalar’ın kesinliğine yaslanarak çıkardığı sonuçları ve önermelerini mutlaklaştırarak kendisi tanrılaşacaktır.  Bu da potansiyel olarak farklılaşmayı ve çeşitliliği teşvik eden modernitenin aynı anda paradoksal bir biçimde kendi önermelerini dayatması, tek tipleştirici ve otoriter  mahiyet kazanması sonucunu doğuracak, son kertede buna denk düşen bir zihniyet dünyası oluşacaktır.

 

Bu hatırla(t)mayı yapmaktan muradım şudur: İdeolojiler de ‘modern dönem’in -modernitenin- ürünüdürler ve yukarıda sözünü ettiğim zaaflardan masun değillerdir. Bu sol için de geçerlidir. Nitekim Marx’ın, gerek düşüncesinin derinlik içeren kapsamı, gerek bu düşünce kapsamında tarihsel-toplumsal gelişimi anlamaya yönelik geliştirdiği metodolojisi ve gerekse verili koşullardan hareketle değişimi esas alan önermeleri, deyim yerindeyse tam da bu nedenle yakalayanın kendine mal ettiği ve kendi adına mutlaklaştırdığı bir mahiyet kazanmıştır. Marxizm’in bir bilim olarak kabul ve ilân edilmesi (Engels) onu, materyalist-pozitivist anlayış üzerinden doğruların mutlaklaştırılmasının aracı haline dönüştürebilmiş; işlevsel kılınmak bakımından giderek daha çok ideolojik çerçeve içine yerleştirilmesi, üretilen doğruların haklılığını ve geçerliliğini sağlamayı kolaylaştırabilmiş (Lenin); hatadan münezzeh kılınan bu doğruların korunması ve bu kapsamda süreklilik kazanmalarını temin etmek çabaları ise otoriterleşmeyi ve baskıyı hâkim kılabilmiştir (Stalin). Sol içinde kendine yer arayan her ideolojik-siyasal çıkış da genel anlamda bu temel çerçeve ekseninde hareket etmiş, uygulamalardaki farklılık bir çeşitlilik yaratmış olsa da (Sovyetler Birliği örneği, Çin örneği, Küba örneği vb.), kendini mutlaklaştıran ve hâliyle otoriterleşen aynı zihniyet son kertede hepsinde geçerli olmuştur. Sonuç olarak yirminci yüzyılın sonuna gelirken evrensel ölçekte sol genel anlamda böylesi bir gelişim serüveni izlemiş, buna yönelik eleştirilerde bulunan ve yeni arayışları zorlayan çabalar -ör. Frankfurt Okulu- zaman içinde ortaya çıkmakla beraber, hâkim olan epistemoloji, zihniyet dünyası ve siyasal ideolojiler karşısında bunlar daha çok sınırlı entelektüel hareketler olarak kalmışlardır.

 

Buradan bakınca, Marx’ın verili koşullardan hareketle 19.ncu yüzyılın sanayi kapitalizmine yönelik ayrıntılı çözümlemeleri, solun temel talebi olacak olan dünyayı değiştirmeye yönelik imkânları sorgulaması ve bu bağlamda çıkarsamalarda bulunması; ezilenlerin özgürlük, eşitlik , adalet mücadelelerinde önemli bir dönüm noktası olmakla beraber; tarihsel serüveni içinde bu dinamik-diyalektik düşüncenin giderek, değişmez sabiteler halinde algılanıp sistematize edilen bir bilime dönüştürülmesi, verili koşulların çok farklı mahiyetler kazanacağı yeni zamanlarda sorunlarla karşılaşacak, o sabitelerin yetersizliği ya da geçersizliği açığa çıkacaktır. Nitekim 21.nci yüzyıla girerken yaşanan gelişmeler ışığında yerleşik üretim biçimi ve üretim ilişkilerinin değişiklikler göstermeleri, emeğin niteliğinde yaşanan mahiyet değişiklileri, büyük ve homojen sınıflar ayrışmasının parçalı bir karaktere bürünmesi, bu bağlamda tarihin devrimci öznesi İşçi Sınıfı’nın nicel ve nitel değişikliklere uğraması, yeni toplumsal kesimlerin ve taleplerin görünürlük kazanmaları, yeni bir dönemin -zaman ve mekân ilişkisinin- gerçekleri olarak gündemdedir . Bu parçalanma hâli, modern aklın ve de ideolojilerin, ‘gerçek’i homojen bir bütün olarak algılayıp oradan çıkardığı ‘doğru’suna kesinlikler atfeden, çıkarsamalarını dayatan otoriter düşünce sistematiğini bozmuştur; gerçek karşısında onu yetersiz ve eksik kılmıştır. Ait olduğu zaman-mekân ilişkisi bağlamında karşılığı olan eski ‘doğru’lar, yeni dönemin koşulları ve ortaya çıkardığı imkânlar dahilinde yıpranmaya, geçerliliğini yitirmeye, bir başka ifadeyle yeni ‘yanlış’lar haline gelmeye başlamışlardır.

 

Evrensel ölçekte solun, diyeti çok ağır ve bundan sonra atacağı adımlarda büyük dersler çıkarmasının gerekli olduğunu düşündüğüm gelişim tarihinin özetle çizdiği ‘büyük resim’ kanımca budur. 12 Eylül’e gelirken Türkiye Solu ve o sol içinde kendi mütevazı varlığıyla yer alan, büyük oranda oradan yetişen, şu an üzerine konuştuğumuz o dönemin genç Kıbrıslı Türk solcuların maceraları da bu kapsama dahil edilebilir. 12 Eylül Rejimi bütün kesimleriyle bu solun üzerinden bir silindir gibi geçer, onu ezer ve darmadağın eder. Bu zalim süreç rejimin vahşetini gözler önüne serdiği kadar, ona direnemeyen solun konumunu açığa çıkarması ve kendiyle hesaplaşmasını tetiklemesi bakımından da bir nirengi noktası teşkil etmektedir.  Ancak bu hesaplaşmanın kapsamını genişleten ve ertelenmez kılan esas gerekçe 20.nci yüzyıl sonu itibarıyla evrensel ölçekte solun yaşadığı yenilgidir. Bu yenilgi solun ideolojik-zihinsel konformizmini sarsar, kendisiyle yüzleşmesinin ve hesaplaşmanın kaçınılmazlığını işaret eder. Bu sol adına yeni bir epistemolojiyi, yeni bir zihniyet dünyasını, yeni düşünce-hareketi içerecek söylemin oluşturulmasını gerektiren, yani ‘ontolojik’ dönüşümünü harekete geçirecek olan yeni bir sürecin başlangıcıdır.  

 

Gelinen aşamada bugüne kadar mutlaklaştıdığı referanslarının geçerliliğini büyük oranda yitiren, bu bağlamda öngörülemeyecek kadar derin değişimleri içeren gelişmelere yönelik geleneksel önermeleri yetersiz kalan solun bir yandan kendisiyle (“tarihsel gerçekliğiyle”)  yüzleşmesi, bir yandan da güncel olanın ihtiyaçlarına dönük (“güncel gerçeklik”)  yeni sol tahayyüller ve seçenekler ortaya koyması bir zorunluluk halini almıştır. Bütün mesele bunun nasıl yapılacağında gizlidir ve bugün itibarıyla solun tartıştığı ve yanıtını aradığı can alıcı soru(n) da budur. Görünen o ki bu zeminde yaşanan kaotik süreç kısa vadede sona erecek gibi değildir.

 

Bu noktada belki şunları söylemek mümkündür: Modern dönemin zihniyet dünyasına uygun olarak sol ideolojinin ‘nesnel gerçek’i bütünüyle kuşattığı ve kesinlik iddiası taşıdığı homojen önermeleri, bugünün heterojenleşme eğilimi taşıyan dünyasında sorunlu bir hal almıştır. Bunu aşmanın yolu yeni dönemin ortaya çıkardığı imkânları karşılayacak yeni bir sol düşünce-hareket hattı oluşturmaktan geçmektedir. Bu da solun referanslarını yenileyerek yeni seçenekler oluşturması demektir. Zor bir süreçtir bu, şundan: Modern dönemde solun ideolojik totalitesi içinde gerçeği kuşatarak kendi mutlak doğrularını oluşturması, bir yandan kendine yönelik eleştirileri göz ardı etmesine -bu hakkı kendinde görmesine-, yani etrafında dikensiz gül bahçesi oluşturmasına zemin hazırlarken, bu durum bir yandan da ona, kendi durduğu yerle siyasal-ideolojik hedefi arasında kendisi tarafından sınırlanmış dar bir hareket alanında dikine doğru o hedefe ilerleme, zamanı dikey olarak geçme -kısa vadede sonuç alma- imkânı vermektir. Oysa bugün itibarıyla içinde bulunduğumuz dönemde gerçeğin çoklu karakterinin öne çıkması, ‘doğru’ adına ortaya konan seçenekleri artırdığı gibi, siyasetin hareket alanının genişlemesi ve sürecin zamana yayılması -haliyle uzun vadeli bir mahiyet kazanması- gibi bir sonucu ortaya koymaktadır. Bu da şu demektir: modern dönemde mutlak olanın otoriter-dayatmacı karakterinin öznesine zihinsel ve siyasal ölçekte sağladığı ‘kolay(cı)lık-konformizm’; modern sonrası dönemin çoklu yapısında seçenekler  çoğalacağından  otoriter’ olanın ‘demokratik’ olanla, dayatma’nın ise ‘ikna’ ile yer değiştirmesi sonucunu getirecektir ki bu da ‘kolay(cı)lık-konformizm’ in geçersizliğini, sol siyasal-entelektüel aklın sorgulayıcı, eleştirel ve yaratıcı bir zeminde hareket geçmesi zorunluluğunu işaret etmektedir. Ne var ki burada da göz ardı edilmemesi gereken bir başka sorun vardır, o da: ‘Mutlak’ olanın gerçek’i zaman-mekân ilişkisi dışına taşıması ve aşkınlaştırması riskinin; bu kez de ‘görece’ olanı abartmak suretiyle tersinden benzer bir ilişki kurmak ve bu zeminde paradoksal bir aşkınlaştırma hali oluşturmaktır. (Postmodernitenin “everything goes anlayışı”)

 

Eğer solun mutlakiyet ve kesinlik atfettiği doğruları ve sabiteleri, gerçeğin çoklu bir mahiyet arz eden çeşitliliği karşısında bugün itibarıyla aşınmış, keza sol hareketin tarihsel öznesi görünür hale gelen başka toplumsal kültürel-farklılık ve çelişkilerle bu misyonunu yitirmiş ise, solun bütün bu gelişmeleri kuşatarak kendini kendi temel değerleri -eşitlik, özgürlük, adalet-  üzerinden, düşünce ve hareket olarak yeniden talep edilir seçenek haline dönüştürmesi hangi zeminde mümkün olabilecektir?

 

Bu zeminin, siyasetle ilişkisi farklı biçimlerde tartışılıyor olsa da, ‘ahlâk’ olduğu, yeni sol arayışlar içinde olan kesimlerin sıklıkla vurguladıkları bir tespittir ve kanımca bu son derece önemlidir. ‘Ahlâk’ın siyasetle nasıl buluşturulacağı tartışıla dursun, geleneksel sol ideolojinin onu -‘ahlâk’ ı- teorik ve pratik kapsamı içinde bir ‘üstyapı’ unsuru olarak kabul etmesi ve bu bağlamdaki sorunların aşılmasını ‘altyapı’ nın devrimci dönüşümü sonrasına bırakması, hedefe ulaşmak yolunda ‘her yol mübahtır’ anlayışının yerlemesine neden olmuş, bu da son kertede sol adına ciddi ‘ahlâk’ i zaafların yaşanmasını getirmiştir. Bugün artık aşikâr olan ‘ahlâk’ ın yeni solun hayatın her alanında, bireysel yaşam tarzından demokratik-politik mücadale alanlarına kadar vazgeçilmez bir sabite olarak kullanılması gerektiğidir. Ancak bu kadarla da sınırlı kalınmamalı, ‘ahlâk’ ı olması gerekeni ima eden steril normatif değerler olmaktan çıkararak, somut siyasal pratik olarak hayata geçirecek, onunla ilişkilendirilecek adımlar atılmalıdır. Kaldı ki yeni solun kendi ilkeleri ve değerleri ölçeğinde oluşturacağı yeni ‘düşünce-hareket’ hattının ‘çoklu seçenekler’ ve ‘çoklu katılımlar’ kapsamında inşasında, hem onlara kendilerini ifade etme fırsatı vermek ve hem de onlar üzerinden tartışma zemini oluşturulmasına katkıda bulunmak anlamında da ‘ahlâk’ vazgeçilmez bir nirengi noktası olmak gerekmektedir.

 

Daha fazla uzatmadan şunları söyleyerek bitirelim:

Yeni Sol, eskisi gibi olmayacaksa da, sıfır noktasından başlayacak bir düşünce-hareket olmayacaktır. Birikimlerinden ve deneyimlerinden yararlanmak, dersler çıkarmak üzere yüzleşmek ve hesaplaşmak zorunda olduğu, doğruları ve yanlışlarıyla, geçmişi -“tarihsel gerçekliği”-, verili koşullarını gözeterek karşılık vermek zorunda olduğu bugünü -“güncel gerçekliği”- ve idealize ettiği büyük hedefine ulaşmak için mücadele vermeyi sürdüreceği gelecek tahayyülleriyle -“ütopik gerçekliği”yle- hemhal olan ve ‘ahlâki’ tutarlılığı ısrarla gözeterek buradan önermelerde bulunan bir sol düşünce-hareket olacaktır.

 

Son söz olarak ise, bu yazının bir bakıma esbâbımûcibesi olan,  solun “tarihsel gerçekliği” olarak kabul edilmesi gereken geçmişine yönelik ‘zaman-mekân’ ilişkisi üzerinden yaptığım değerlendirmeden çıkardığım sonuçta temel kaygının, o geçmişi ‘yargılayıp hüküm vermek’ yerine ‘anlamaya yönelik’ olduğunu söyleyebilirim. Şundan ki, yine bu yazı kapsamında bir biçimde anlatmaya çalıştığım gibi, zamana ve mekâna dahil olan süreçler “tarihselleştikleri oranda mutlaklıklarını ve değişmezliklerini kaybedebilirler” Bu sol için de geçerlidir. Eğer böyleyse o sürece yönelik yapılan değerlendirmelerden çıkarılacak ‘doğrular’ ya da ‘yanlışlar’ ın da aynı kadere sahip oldukları söylenebilir. Bunun böyle olması verili koşullarda ‘doğru’ kabul edilen şeyin tarihselleştiği -koşullar değiştiği- oranda ‘yanlış’ olabileceği gerçeğini anlaşılır kılar. Eğer buradan çıkarılacak sonuç bu sürece dâhil olan aktörlere “biz hiç yanlış yapmadık” hakkı veriyorsa, burada sevgili Tufan’a yürekten katılıyorum, şüphesiz bu kabul edilebilir değildir ve gerçek anlamda yüzleşme-hesaplaşmaya engeldir. Kendi adıma yaptığım naçizane değerlendirmede murad ettiğim ise tarihin bu değişken dinamiğini okurken ‘doğru-yanlış’ ilişkisini bu dinamik üzerinden okumaktır. Bunun, solun geçmişiyle gerçek anlamda yüzleşme-hesaplaşmasında önemli olduğunu düşünüyorum. Şundan: Böyle bir yaklaşım, “biz hiç yanlış yapmadık” hakkını vermeyeceği gibi “biz nerede yanlış yaptık” sorusunu sürekli gündemde  tutar ve eleştirel olmayı vazgeçilmez kılar. İkincisi, geçmişe yönelik değerlendirmelerde ‘adil’ olmayı sağlar. Ve nihayet üçüncüsü yaptığımız bütün doğru önermelerin yanlış olma potansiyeli içerdiğini, yani yanılıyor olabileceğimizi ima eder ki bu da bize tevazuyu elden bırakmamamız ve haddimizi bilmemiz gerektiğini hatırlatır.

 

Yanılıyor muyum? Yanılıyor olabileceğimi kabul ediyor, yanılmıyor olmayı diliyorum.

 

 

 

Bu haber toplam 796 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler