1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. FOK BALIKSA; SİZ NE OLUYORSUNUZ?..
FOK BALIKSA; SİZ NE OLUYORSUNUZ?..

FOK BALIKSA; SİZ NE OLUYORSUNUZ?..

Soğuk rüzgarlar dinmiyor aylardır… Yalan Rüzgarları, Cahillik Rüzgarlarıyla birleşip; Aymazlık Hortumları’na dönüşüyor… Pişkinlik Rüzgarları, Yüzsüzlük Rüzgarlarıyla birleşip; Uşaklık Hortumlarına dönüşüyor… Soğuk havayı döndürü

A+A-

 

 

 

Soğuk rüzgarlar dinmiyor aylardır…

Yalan Rüzgarları, Cahillik Rüzgarlarıyla birleşip; Aymazlık Hortumları’na dönüşüyor…

Pişkinlik Rüzgarları, Yüzsüzlük Rüzgarlarıyla birleşip; Uşaklık Hortumlarına dönüşüyor…

Soğuk havayı döndürüp döndürüp bir yerlerimizden içeri sokuyor hortumlar…

Ortalık toz duman; pislik ve kan içinde…

“Yılda bir buçuk milyon fidan dikilirken; üç beş ağacın hesabını yapıyormuş KALKINMA DÜŞMANI hainler…”

“ Petrol dolum tesisleri çok güvenliymiş; hatta Havii’de bile varmış da; Foklar(onlar balık sanıyor) yalnızca Kutuplarda yaşarmış da; bizim çevrecilerin dünyadan haberi yokmuş da!..”

Külliye için bir çok dedikodular çıkarılıyormuş da; bunlar külliyen yalanmış da; hepsi KALKINMA DÜŞMANI hainlerin uydurmasıymış da!…”

KALKINMA adına ne yalan rüzgarları esti bu küçücük yarım adada…

Rüzgarlar değil ama dinamitlerle oyuldu dağlarımız; hala daha da oyuluyor…

Rüzgarlar değil ama; Salepçiler söküyor ender görülen Orkidelerimizi…

Hortumlar değil ama; Açgözlü Haramiler yutuyor toprağımız…

Katletmedik ne eşeklerimizi bıraktılar; ne doğamızı; ne de kimliğimizi…

Şimdi sıra FOKLAR’a geldi…

Soğuk Kuzey Rüzgarlarıyla sarsılıyor yorgun bedenlerimiz

ÜŞÜYORUM….

 

 

ÜŞÜYORUM…*

 

Donmuş bir dünyaya uyandım Pazartesi sabahı. Bahçedeki tüm sebzeler kış uykusuna yatmış gibi yerlerde… Beyaza yenik düşmüş yeşilin solgunluğu bozuyor “sevimli kış” masallarının büyüsünü.

Küçük havuzun yüzeyini kaplayan buz tabakası donduruyor kanımı; Üşüyorum… Soğuktan erimiş nilüfer çiçeği kökleri arasına sinmiş küçük balıkların telaşı 30 yıl gerilere taşıyor beni…

Şimdi neredeyse yağmur birikecek toprağı bile kalmayan Kermiya’dan; dünyanın en saçma, en çarpık çemberi ödülünü kazanmayı hak eden o ucube raundabaundun yanındaki evimizden, geçen yıl Anaokul’a dönüştürülen Ortaköy İlkokulu’na yürüdüğümüz yılları anımsadım… En büyük eğlencemizdi buz tutmuş su birikintileri üzerinde yürümek. Çoğu kez ince buz tabakası kırılır, buz gibi suya ve çamura bulanırdı ayaklarımız... Ama bu aksilikler bizi durduramazdı... Büyük koruyucumuz nenemin Ortaköy’deki evinde ayaklarımızı kurutur öyle giderdik okula. Bundan annelerimizin haberi olmazdı hiç bir zaman. Bütün yaramazlıklarımızın büyük sırdaşı nenemin şefkatli koruyuculuğu yüreklendirirdi bizi…

Tehlikelerle, “düşmanlar”la dolu, birbuçuk millik o uzun okul yolu bizim için en büyük sınavdı ( kolej sınavı gibi bir derdimiz de yoktu o zamanlar). O yolu “zaiyat” vermeden geçmek, okula ulaşmak ve hava kararırken (o zamanlar, Cumartesi dışındaki günlerde tam gündü okul) eve ulaşmak tam anlamıyla bir “macera” idi bizim için. Okul sonrası köy kulübünün yanındaki efgalipto ağaçlarıyla küçük bir ormanı andıran “mektep havlusu”nda  oynanan oyunlar da bu “maceralı yolculuğun” bir parçasıydı.

“80 Günde Devrialem”, “Denizler Altında 20 Bin Fersah” kadar olmasa da, kendi çapında sürprizler ve tehlikelerle dolu bu “yolculuk”ta, kendi güvenliğimizi kendimiz sağlamak zorundaydık… Bir alevlenen bir sönen, ama varlığını hep hissettiren toplumlararası çatışmalar; yarısı mevzi olan evimizde içimize sinen “askeri hava” (günlerce göremediğimiz babamın uyukulu gözlerimizdeki “asker” silüeti, Liseli abilerimizin “mücahit-öğrenci” konumları ve her an, her yerde gördüğümüz silahlar, bombalar) ister istemez “militarist” kimlikler dayatıyordu bizlere de…Her birimiz “yenilmez kahramanlar”dık… Ama bizim düşmanlarımız ne Rumlar’dı; ne küçücük adamıza nükleer bombalar yığan (bu nükleer silahlardan ne biz haberdardık gerçi ne de İngiliz hayranı büyüklerimiz…); askeri Landroverler’ini çılgınlar gibi süren İngilizler; ne de babalarımızı izine göndermeyen komutanlardı.

Daha “somut”, “daha korkunç” düşmanlarımız vardı bizim: Azgın çoban köpekleri; zincirini koparmış tosunlar (şimdi yerinde yeller esen “Küçüğün Hanı”ndaki o burnundan zincirlenmiş tosunun yanında İspanyol boğaları keçi kadar kalırdı, bize göre), tam kesilemeyen boyunlarından kanlar fışkırtarak “başı kesik tavuk gibi” sağa sola koşuşturup duran “salhane kaçağı” (şimdiki Lemar’ın yanında bir çevre faciası gibi duran baraka, salhane idi o zamanlar) develer (bizi dakikalarca kovalayan bu başı kesik develerden birine Cambolat adını takmıştık); ve “mektep havlusu”ndaki fırınımıza attığımız patates-soğanların eşşiz tadına tat katan serçeleri (kuş lastikleriyle) vurduğumuz anda, bir panter gibi kapıp kaçan “hırsız kediler”…

Tüm bunlar bizi yıldıramazdı elbette… Kemalettin Tuğcu’nun zavallı kahramanları değildik biz… Şaşı arslanlı “Daktari”deki savanlarda vahşi hayvanlarla savaşan birer Donkişot’tuk… Tommix bile korkardı bizden… Silahlarımızı (kuş lastiği, inşaat demirlerinden yapılmış mızraklar, kalın tahtadan kılıçlar, alina tüylü oklar, küçük çakılar vb.) kuşanır, dedemin evine (sığınağımıza) dek savaşarak geçerdik kışın buzullaşan, yazın çölleşen savanları. Hiçbir şeyden korkmazdık… Üşümezdik…

Şimdi, dışarda soğuk, karanlık bir hava var… Elektirikler kesik… Yarı karanlık odada  bu yazıyı yazmaya çalışıyorum… Okul yolunda, çarpık trafiğin son kurbanı olan, 9 yaşındaki Çise’nin gazeteden fırlayan sorgulayıcı bakışıyla titriyorum…

ÜŞÜYORUM… 

20-01-2000

 

* REFERANDUM İsimli kitabımdan. S.65

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 948 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler