1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Feminist politika niye anti-militarist olmalıdır?
Feminist politika niye anti-militarist olmalıdır?

Feminist politika niye anti-militarist olmalıdır?

Aslı Murat (FEMA Aktivisti): Murat Belge militarizmin amacının, askerî norm ve kuralların sivil hayatın her alanında yaygınlaştırılıp, toplumun tamamına kabul ettirilmesi olduğunu söyler

A+A-

 

 

Aslı Murat (FEMA Aktivisti)

asli@feministatolye.org

 

Murat Belge militarizmin amacının, askerî norm ve kuralların sivil hayatın her alanında yaygınlaştırılıp, toplumun tamamına kabul ettirilmesi olduğunu söyler[i]. Bu nedenle militarizme karşı yürütülecek mücadelenin, salt savaş karşıtlığı üzerinden değil, ayrıca sivil hayata egemen kılınmış askerî zihniyet, yorumlama ve davranış biçimlerinin de ortadan kaldırılması üzerinden şekillenmesi gerekir. Çünkü militarist ideoloji, sadece askeri hizmete tabi kılınan bireyleri değil, toplumun birçok kesimini çeşitli şekillerde militarizasyon sürecine dâhil ederek şekillendirmektedir. Özellikle cinsiyetlendirilmiş militarist zihniyet içerisinde, kadınlara ve LGBTQ bireylere yüklenmiş bir takım roller vardır. Belge, militarist ideoloji ile toplumu oluşturan bireylerin tamamının, çocukluk çağından itibaren askeri kurallar çerçevesinde eğitime tabi tutulduğunu ve yaşam şekillerini bu temel üzerinden inşa etmelerine ilişkin yönlendirildiklerini söyler[ii]. Militarizm, “kutsal vatan savunması” ilkesi gereği, “biz”i oluşturan bireyler üzerinde geniş bir tahakküm kurar. Mevzubahis süreç genellikle, savaşın veya savaş ihtimalinin olmadığı dönemlerde de yaşanır. Bu dönemlerde “dış tehdit” algısı her daim göz önünde tutulurken, milliyetçi ideolojinin “biz- öteki” ikiliği ve militarizmin cinsiyetçi yapısı gereği, “vatandaş erkek” karşısında kadın ve LGBTQ bireyler “öteki” olarak tahayyül edilir.

Militarizmin sivil hayata empoze ettiği özellikler, devlet içerisindeki birtakım kurumlar vasıtası ile somut olarak tespit edilebilir. Özellikle ordu, eğitim ve aile kurumu meseleye ilişkin incelenmesi gereken alanlardır. Louis Althusser bahsi geçen üç kurumu, modern devletin baskı ve ideolojik aygıtları olarak isimlendirmektedir[iii].Her üç kurum da bünyesinde hiyerarşik yapıyı, itaat ilişkisini, sorgulanamaz disiplini, tek tipleşmeyi ve cinsiyetçiliği barındırır. Bu kurumlar, uygulama esnasında kadın-erkek rollerini pekiştirmekte ve kadının erkek karşısındaki edilgen konumunu meşrulaştırmaktadır.

Aile Kurumu

Ataerkil sistemde milletin üretiminin ve sürekliliğinin sağlandığı kurum olan aile kurumu, Kıbrıs’ın kuzeyindeki düzen içerisinde heteroseksist bir yapıya sahiptir. Yaygın biçimde kullanılan “bizim evin reisi kadındır” cümlesi, kadının toplumsal cinsiyet rolünün ev içi üzerinden tanımlanması anlamına gelirken, “baba figürü” her halükarda aileyi “koruyucu- kollayıcı” görev ifa eden ve aileye ilişkin verilecek kararlarda son sözü söyleyen konumundadır. Bu “koruyucu-kollayıcı olma” özelliği, militarizmin erkeğe yüklediği bir görevdir. Askerlik görevini yerine getirmiş her “baba erkek” kendi evinin komutanı olur. Bu sayede karısı ve çocukları karşısında hiyerarşik üst konumunu elde eder, emir verir, aileyi korur ve ailenin namusu da ondan sorulur.

Milliyetçilik ideolojisine göre, aile içerisindeki “anne kadın”, “vatana-millete hayırlı evlatlar” yetiştirmek ile yükümlü olan, erkek çocuğunu sivil ve askeri alandaki militarist değerler üzerinden yetiştirmesi gereken kişidir. Mesela kadından, sünnet olan çocuğunu, “artık erkek adam oldun, ağlama, erkekler ağlamaz” diyerek teskin etmeye çalışması; oğlunu askerlik hizmetini yerine getirirken kaybettiğinde “vatan sağ olsun, bir oğlum daha olsaydı da onu da vatan/dava uğruna savaşmaya gönderseydim” demesi beklenmektedir. Verilen örneklerden de anlaşılacağı üzere, erkekliğin inşasına ilişkin yapılan saptamalar, duygulara yer vermeyen gayri insani bir durumun ortaya çıkmasına ve militarist değerlerin meşrulaştırılmasına sebebiyet verir. Militarizasyon sürecine ilişkin dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de kadınların rollerini istenildiği şekilde yerine getirmesidir. Yani, kadınlar da militarizmin üreticileri arasında yer alır. Belge’nin eserinde aktardığı bir alıntı şu şekildedir: “…Kadın ulusun öz anasıdır. İlk öğütleri veren o; yetişen bir nesle, yurt ve ulus sevgisini en tesirli bir yolla aşılayabilecek yegâne varlık gene odur. Kızlarımız… ciddi, dürüst ve sağlam karakterli birer anne olmak emelini beslemeyi milli bir borç bilmelidir…”[iv].

Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere, kadın ulusun üretimini sağlayan bir konumdadır. Özcü yaklaşım temelinde tanımlanan milletin, ezelden ebede var oluşunu sağlayan ve milletin “biyolojik, kültürel ve sembolik” yeniden üretimini gerçekleştiren kadın bedeni[v] milliyetçi ve militarist ideoloji temelinde araçsallaştırılır. Milliyetçilik ideolojisi milleti, aile mefhumu üzerinden tanımlarken, ailenin namusu olarak görülen kadının cinselliğinin kontrol altına alınması, millet söz konusu olduğunda kadın bedeni üzerinden tanımlanan “vatan toprağının” korunması namus meselesi haline getirilir. Her iki durumda da koruyucu sıfatı erkeğe yüklenmekte, bu uğurda şiddet uygulaması meşru görülmektedir. Recep Tayyip Erdoğan’ın Kıbrıslı Türk kadınlara yönelik “dört çocuk yapın” fermanının, yukarıda açıklanan zihniyet çerçevesinde değerlendirilmesi mümkündür. Çünkü sözü edilen düşüncenin sebebi, Kıbrıslı Türklerin nüfusunun Kıbrıslı Rumlarınkinden az olmasıdır. Diğer bir ifade ile “düşman öteki”ye karşı vatanı korumak için çoğalmak ve vatan uğruna savaşacak çocukların dünyaya getirilmesi gerekmektedir. Nüfusun miktarı, militarizme hizmet edecek elemanların sayısını tespit edebilmek açısından önemlidir. Bu bakımdan milliyetçilik ve militarist ideolojiye göre kadının toplum içerisindeki konumu ve rolü, milli değerlere hizmet etmelidir.

Eğitim Kurumu

Ailelerinden edindikleri bilgiler temelinde yetiştirilen bireylerin öğrenim süreci, eğitim kurumu içerisinde devam eder. İstisnalar dışında zorunlu üniforma giyilmesi, erkeklerin saç kesimi (uzun saça izin verilmiyor), milli marşın okunduğu bayrak törenleri, milli güvenlik ve tarih dersleri, şehitlik gezileri vb. pratikler, askeri eğitim öncesinde tek tipleşmenin meşru zeminini hazırlamakta, askerlere, uğruna canlarını feda edecekleri ulusa ilişkin bilgilerin aktarılmasına fırsat vermektedir. Militarist bakış açısına göre insanın vatanı ve milleti uğruna, “düşman öteki”yi öldürmesi “meşru”, ölmeyi göze alması ise “kutsal”dır. Kıbrıs’ın kuzeyinde uzun yıllar boyunca Kıbrıs tarihi derslerinde kullanılan ve Vehbi Zeki Serter tarafından kaleme alından kitapların içeriği, milliyetçilik ve militarizmin iç içe geçmiş ideolojiler olduğunu kanıtlar niteliktedir.

 

“Kıbrıs Türkü tüm bu olanlardan sonra özgürlüğüne, insanca yaşama olanaklarına ve her daim yanında bulunan Anavatan Türkiye’sine ve O’nun ayrılmaz parçası Türk Silah Kuvvetlerine kavuştu. İkinci Harekat sonunda bugünkü sınırlarımız Mehmetçiğin keskin süngüsü ile çizilmiş oldu. Doğu ve batı yönlerinde yapılan harekâtlar sırasında Rum ve Yunan kuvvetleri Mehmetçiğin keskin süngüsü önünde diz çökmüş, dağılmış, perişan olmuştu. Bunlar senelerce savunmasız Türk Halkı’na görülmedik işkence ve baskıyı uygulayan Grivas ile Makarios’un, “Helen torunları”(!) diye adlandırdıkları ve kendilerine göre yenilmez (!) saydıkları korkak ve pısırık levantin sürüleri idi.” [vi]

 

Bu paragrafta Kıbrıslı Rumların yaşadığı felaket doğallaştırılmakta, “keskin süngüler” Kıbrıslı Türklerin varlığının korunması için olağan bir uygulama olarak aktarılmaktadır. Yaşanan şiddetin güzellenerek aktarılması “öteki”nin haklarının görmezden gelinmesine ve ötekileştirmeye yönelik uygulamaların meşrulaştırılmasına neden olurken, çatışma karşısında barışçı çözüm önerileri sunma becerisinin kazandırılması için geçmişte yaşanan çatışmaların sorgulanmasına fırsat verecek bir dile ve anlatıma yer verilmemektedir. Bu özcü yaklaşımlar, olayların yaşanmasına sebebiyet veren toplumsal ve tarihsel süreçlerin yok sayılmasına ve iki toplum içerisinde barış kültürünün gelişebilmesine imkân tanınmamasına hizmet etmektedir.

Ordu

Devletlerin militarist yapısının somut şekilde gözlemlenebildiği baskı aracı olan ordular, kurumsal anlamda şiddet uygulamakta ve bu şiddet temelinde üretilen itaat sistemini sorgulayamayacak bireyler yaratmaktadır. Ordu, hiyerarşinin, emir-komuta sisteminin, sorgulanamaz disiplinin ve tek tipleşmenin çıplak anlamda yaşandığı bir kurumdur. Tüm bu özelliklerin toplumsal cinsiyet kurguları içerisinde şekillendirilen “erkekliğe” ait olması da, cinsiyetlendirilmiş bir yapının varlığını kanıtlar. Doğallaştırılmış toplumsal cinsiyet kurguları gereği ordu içerisinde savaşçı, saldırgan, egemen karakterinden ötürü erkeklik fiilen savaşan olarak inşa edilirken, kadınlık savunmasız, korunmaya muhtaç, narin, duygusal “karakter”inden ötürü daha çok “yardımcı işlerde” görev alan olarak kategorileştirilmektedir. Cyntia Enloe gönüllülük esasının kabul edilmesinin ardından, ABD ordusu içerisinde faaliyet gösteren kadınların rütbe alma hakkını elde etmesinin nedeninin de, siyahların hiyerarşik sistem içerisinde üst konuma gelmesinin engellenmesi olduğunu belirtir.[vii] Kadınlar genellikle cephe gerisinde bulunmakta, hiyerarşik sistem içerisinde en üst rütbeye kadar çıkamamaktadırlar. Kadınların ordu içerisinde en çok faaliyet gösterdiği alanlar hastabakıcılık, hemşirelik, aşçılık, terzilik, temizlik görevliliği olarak sıralanabilir. Bunun temel sebebi militarizmin kendi içerisinde barındırdığı ve askeri eğitim sırasında erkeklerin içselleştirmesini sağladığı, “kadınlığa ilişkin özelliklere” karşı gözetilen mesafedir. Kadınlık halleri uzak durulması gereken, aşağılanmaya neden olan, her daim “öteki” olarak tanımlanan hususları ifade etmektedir[viii]. Fahişeler de askerlerin erkekliklerini besleyen etmenlerden biridir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki “gece kulüplerine” ilişkin gerekçe olarak, ülkede bulunan Türk askerinin ve yabancı öğrencilerin varlığı gösterilmektedir. Buna göre ilgili mekânların kapatılması, “dizginlenemez erkek cinselliği” sonucunda tecavüz vakalarının artışına sebebiyet verecektir. Hâlbuki tecavüzün cinsel açlık üzerinden değil, kadın bedeninin fethedilmesi anlayışı üzerinden değerlendirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde ataerkil sistemin militarist yönünün tespit edilebilmesi mümkün olmayacaktır.

Askeri eğitim esnasında erkekliğin kışkırtılması için, askerlere yönelik dile getirilen aşağılama cümleleri, çoğu zaman kadınlık ve eşcinsellik üzerinden ifade edilir. Eğitimler esnasında “ibne”, “homo”, “yumuşak”, “kız gibi koşan”, “ana kuzusu”, “fahişe”, “küçük hanım”, “sen bir kadınsın” gibi ifadeler kullanılmaktadır. Kadınların düzenli olarak orduya alındığı İsrail’de, kadınların bulunduğu bölümün adının baş harflerinden oluşan kelime İbranice’de çekicilik anlamına gelen “Khen”dir ve bu birimin görevlerinden biri ordunun geri kalanının moralini yükseltip, diğer askerlere “göz kulak” olmaktır[ix].

Militarizmin gerek ordu içinde gerekse ordunun dışında bulunan kadınlar üzerinde önemli etkilerinden biri de kendilerine yönelen şiddetin meşruiyetinin ve cinsiyetlendirilmiş orduların saldırganlık ve itaat kültürünün sorgulanmamasıdır. Militarizmin yarattığı şiddet sarmalından kurtulmak isteyen ve ülkelerini bu sebeple terk etmek zorunda bırakılan mültecilerin % 80’i kadın ve çocuklardan oluşmaktadır. Yine çatışmalar esnasında yaşanan tecavüz vakaları, militarizm ve milliyetçilik ideolojilerinin kadın bedenini fethedilmeye açık, “kutsal vatan toprağı” üzerinden tanımlaması ile bağlantılı olarak değerlendirilmelidir. Kıbrıs’ın yakın geçmişinde yaşanan çatışmalar esnasında Kıbrıslı Türk ve Rum kadınlara, militer güçlerde faaliyet gösteren erkekler tarafından tecavüz edilmiştir. Savaş esnasında sistematik olarak uygulanan tecavüzler savaşın cinsiyetçi yapısını ortaya koymaktadır. Kadınlar öznesi olmadıkları savaşın acısını hayatları boyunca bedenlerinde taşımaktadırlar. Sontag’a göre “savaş, iç deşer; savaş, bağırsakları boşaltır. Savaş, teni yakıp kavurur. Savaş, organları bedenden koparır. Savaş, yıkıp yok eder”[x]. Tam da bu yüzden kadınların vicdani retçi, savaş karşıtı, anti militarist olmaları onların ataerkil sistem tarafından iddia edildiği gibi “duygusal, narin, kırılgan” olmalarından değil, politik temelli bir karşı çıkıştan kaynaklanmaktadır.

Anti-militarizm, militarist ideolojinin ürettiği ve çeşitli kurumlar aracılığıyla toplum içerisinde yaygınlaştırdığı tek tipleşme, itaate dayalı sistem, hiyerarşik yapı, otorite, baskı, şiddet gibi etmenlere karşı şekillenen bir mücadele alanıdır. Eril tahakkümün yeniden üretilmesinde önemli bir mekanizma olan militarizmin sayılan özellikleri düşünüldüğünde, feminist politikanın anti-militarist niteliğe sahip olması, militarizmin cinsiyetçi yapısının çözümlenmesi açısından büyük bir öneme sahiptir.

 

 

 

 



[i] Murat Belge, Militarist Modernleşme – Almanya, Japonya ve Türkiye, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2011, İstanbul, s. 147-148.

[ii] Belge, a.g.e., s. 150.

[iii] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, (çeviren: Alp Tümertekin), İthaki Yayınları, 2. Baskı, 2006, İstanbul, s. 63.

[iv] Belge, a.g.e., s. 679.

[v] Nira Yuval- Davis, Cinsiyet ve Millet, (çeviren: Ayşin Bektaş), İletişim Yayınları, 3. Baskı, 2010, İstanbul, s. 19.

[vi] Vehbi Zeki Serter, Ortaokul Kıbrıs Tarihi – 1,2,3. Sınıf, Lefkoşa, s. 173-174.

[vii] Nira Yuval- Davis, Cinsiyet ve Millet isimli kitabında Cyntia Enloe ile aralarında yaşanan bir yazışmayı aktarmıştır. Alıntı yapılan bilginin de sözü edilen yazışma içerisinde yer aldığı belirtilmiştir, s. 184.

[viii]  Çiğdem Akgül, Militarizmin Cinsiyetçi Suretleri- Devlet Ordu ve Toplumsal Cinsiyet, Dipnot Yayınları, 1. Baskı, 2011, Ankara, s. 77.

[ix] Yuval- Davis, a.g.e., s. 189.

[x] Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak, (çeviren: Osman Akınhay), Agora Kitaplığı, 2. Baskı, 2005, İstanbul, s. 6.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 900 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler