1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Facebook’ta Beğenene %10 İndirim!
Facebook’ta Beğenene %10 İndirim!

Facebook’ta Beğenene %10 İndirim!

Evet bu gerçek bir kampanya. Geçenlerde bir arkadaş anlattı. Yerel bir firma, Facebook sayfasını beğenenlere indirim yapıyormuş. İlk duyduğumda “Yok artık!” dedim. Sonra Facebook’ta dakikada kaç devrim yapıldığını, kaç ilişkinin başlayıp

A+A-

 

 

Evet bu gerçek bir kampanya. Geçenlerde bir arkadaş anlattı. Yerel bir firma, Facebook sayfasını beğenenlere indirim yapıyormuş. İlk duyduğumda “Yok artık!” dedim. Sonra Facebook’ta dakikada kaç devrim yapıldığını, kaç ilişkinin başlayıp bittiğini, kaç varlığın görünmek ve “like”lanmak suretiyle kutsandığını düşündükçe hak verdim. Kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği bir dünyada yaşıyoruz. Düzenli aralıklarla tarih kitaplarını değiştiren bir ülke olarak, kullanışlı bir siyasi enstrüman olan “kurgu” aslında  hiçbirimize yabancı değil. Hayata ilişkin bilgi edinmek adına kullandığımız en yaygın veritabanlarımız olan televizyon dizilerinden alıntı yapacak olursak: “Mesele oyuncu olmak değil, senarist olmak yeğen!”

 

EN BÜYÜK SENARIST KIM?

 

Bu ülkede dönen kaç tane senaryo var? En büyük senarist kim? Ana karakterler kimler? Figüranlar kimler? Kimler hala rol almak için sırada? Ve neden bu yazdıklarıma ilişkin ilk algı hemen siyasi partiler üzerine? Siyasi partilerin rol almadığı ve belki de sırf bu yüzden çok daha fazla siyasi olan senaryolar yok mu hiç bu ülkede?

 

DAÜ Hukuk Fakültesi’nde, Anayasa Hukuku Kürsüsü’nde asistanlık yaptığım yıllarda her gün Lefkoşa-Mağusa yolunu kullanırdım. İstatistiksel olarak, kuvvetle muhtemel ada çapında en çok kullandığım yol budur. En büyük korkum, bir gün bir bilgi yarışmasına katılmak ve şu soru ile karşılaşmak: “Aşağıdakilerden hangisi Lefkoşa-Mağusa arasındaki köylerin Lefkoşa’dan Mağusa’ya doğru sıralı isimleridir?”. Bilmiyorum.

 

HER GÜN GITTIĞIN YOLU BILMEN?!

 

Üstellik bu her hal ve şartta kınanası bir bilinçsizlik. Mesela; bu soruda elendiğim yarışmanın akabinde şu şeklide kınanabilirim: “Her gün gittiğin yolu bilmen?!  Senin için en basit soru bu olmalıydı!”. Bu gibi kınamaları, “Hard diske her şeyi kaydetseydim çoktan format yemiş olmam gerekirdi!” gibi kolaycı ve bir o kadar da etkili bir savunmayla püskürtebilirim. Ancak, savunma hattını kaldırıp samimiyetle bir vicdan muhasebesi yaptığımda, gerçekten de bu köylerin isimlerini sırasıyla sayabiliyor olmam gerektiğini söyleyebiliriz. Peki beni bugüne kadar bunu yapmamaya iten şey nedir? Nedir aklımı ve gözlerimi tamamen yola ve varılacak yere odaklayan ve etraftaki diğer her şeyi silik ve buğulu yapan? Trafik kuralları mı? Sanmıyorum. Ama evet hangi köylerin kavşağında kamera olduğunu ezbere biliyorum.

 

“ÖĞRETMEN: MEHMET EKIN ÖNÜNE DÖN!”

 

Lefkoşa’dan yola çıktığım zaman, gidilecek yer olan Mağusa’ya varmak ilk önceliğim olmuştur genellikle. Bir gün, Demirhan civarında arabanın lastiği patladı. Herhalde o gün ilk kez “önüme” değil de yanıma, sağıma soluma bakmışımdır. İnsanın önüne bakmaktan vazgeçmesi o kadar kolay değil. Düşünsenize, bilinçaltımızda öne bakılmasını teşvik eden yüzlerce cümle var: “Sen önündeki pilava bak!”, “Öğretmen: Mehmet Ekin önüne dön!”. Farkındaysanız hepsi de ünlem işaretiyle bitiyor.

  

 

“ORADAN GEÇSEYDIK ADIMIZ ÇIKABILIRDI...”

 

Önüme değil de sağa sola bakınmamı sağlayan ikinci olay ise, düzenlediğimiz bir eyleme katılmak için köyden çıkıp gelen genç bir arkadaşı evine götürürken oldu. “Köyde neler yapıyorsunuz?” diye sordum. Yüzüme tuhaf tuhaf baktı: “Köyde ne yapılabilir? Elbette ki baskı altında esir gibi yaşıyoruz!” der gibiydi. Her hanım gibi O da günün birinde saç modelini değiştirmek istemiş, ailesi “Köy yerinde öyle marjinal saç modeli olmaz!” diye itiraz edip, kuaföre gelip bizzat konuya müdahil olmuşlar. Köydeki genç erkekler, geceleri köy kahvesinde ya da spor kulübünde, nam-ı diğer “gulupda” oturup eğleniyorlar. Hanımlar ise evde. Şehirlere olan ulaşım olanaklarının sınırlı olması, toplu taşımacılığın mesai saatleri içinde olması, sosyal hayatı hele de “gız evladı” için neredeyse yok ediyor. Facebook’ta yaşanan sanal hayatlar, esaret altındaki gerçek hayattan biraz da bu sebeplerle daha ağır basıyor. Velev ki arabalı bir komşunuz ya da akrabanız olsun, ancak o durumda da nereye gidecekseniz tembih tembih üstüne! Arkadaşımı evine bırakmak için girdiğimiz köyde anayolu kullanarak dümdüz gitsek on saniyede gidebileceğimiz evine, ara sokaklardan dolaşa dolaşa beş dakikada gidiyoruz. “Neden yolu bu kadar uzattık? Bilseydim taksimetreyi açardım!” diyorum. Cevap trajik: “Köy kahveleri anayol üzerinde, oradan geçseydik adımız çıkabilirdi...”

 

EY ÖZGÜRLÜK!

 

Bu olaylara baktığım zaman en çok üzüldüğüm nokta ne biliyor musunuz? Bu yaşananların hepsinin, benim her gün yanından geçtiğim ama dönüp bakmadığım bir yerde gerçekleşiyor olması. İnsan bazen önüne bakmaktan, asıl bakması gerekenleri gözden kaçırabiliyor. “Şeherli” gençler olarak sık sık arkadaşlarla “Bu Lefkoşa’da/ Girne’de/ Mağusa’da da haçana bir aynı yerlere gideceğiz... Gidecek yer yok...” diye hayıflandığımızı anımsarım. Oysa önümüze bakmaktan, etrafımızda dönen alternatif senaryoları, dramları, mutsuz sonları, figüranları göremiyoruz. Bu ülkede özgürlük sadece KKTC hükümetinin, TC hükümetine kendi özgür iradesini beyan edebilmesi değildir. Buna paralel köyde (ya da şehirde) yaşayan genç bir kadının, ailesine “Ben istediğim zaman eve gelebilirim! Kimse bana karışamaz!” diyebilmesidir de aynı zamanda. Bugün ikisi de eşit derecede imkansız görünüyorsa eğer, belki de etrafımıza değil sadece önümüze baktığımız içindir!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1965 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler