1. YAZARLAR

  2. Mert Özdağ

  3. Ey şanlı ordu, ey şanlı asker (!)
Mert Özdağ

Mert Özdağ

Yazarın Tüm Yazıları >

Ey şanlı ordu, ey şanlı asker (!)

A+A-

 

Konumuz askerlik sorunu.
Aslında “sorun” dediğimiz şey, ‘askerlik’ değil elbette.
Zorunlu askerlik.
Hani “yasal yükümlülük” dedikleri…
Ya da amiyane tabirle “yurt ödevi”…
“Vatan borcu”…
Kutsamak için çeşitli isimler bulmuşlar vakti zamanında.
Ulus devletin kökleştiği yıllara denk gelir büyük ihtimalle…
Kısaca özetlemek gerekirse elbette konunun 2 tarafı var.
Birincisi “yasal” kısmı.
Yasal zorunluluksa, cezai müeyyidesi de vardır durumu.
Diğer tarafı da ‘kutsal’ yanı…
"Vatan borcunu" ödemek ya da ödememek halleri.
Nereden bakarsanız bakın ikisinde de zorunluluk esası vardır ki sorun tam da burada başlıyor.
İlkinde yasalar sizi baskı altına alıyor, diğerinden toplum/devlet/mahalle baskısı.
                                                                 
***

İnsanlık kadar eski bir mesele bu.
Şimdi tartıştığımız şeklinin bir kökeni var elbet.
Hızlıca özetlersek; Fransız Devrimi öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırabiliriz dönemleri.
Her iki dönemde, yakın bir geçmişe kadar orduların “sayısal üstünlükleri” çok önemliydi.
Bu nedenle, zorunlu askerlik “halkın/ülkenin ordusu” ve dolayısıyla “güvenliğiydi”.
Ve dolayısıyla vatanın “varlığı” ve “bekası”  ile pek tabii “genişlemesi”, “yeni yerlerin vatan yapılması” için önemli bir olguydu.

Elbette bu açıdan bakıldığında “sayısal güç” dedikleri şey önemliydi, elzemdi.
Burada iki taraflı bir durumdan bahsediyoruz.
Hem “düşmana karşı birliktelik” için “çokluk”, hem de içe yönelik bir siyasal/ideolojik bir “örgütlülük”.
İkisinin bir birini sürekli etkilediğini ve beslediğini düşünüyorum.
                                                                 

***

Tabii bu dönemlerde silaha bağımlı ekonomilerin olduğunu söylemek gerekiyor.
Yani silahınız güçlüyse “refah”, silahınız güçsüzse yenilgi, yıkım ve ölümün kol gezdiği dönemler…
Orduların üstünlüğüyle “yeni” yerlerin “vatan” yapıldığı ve bununla birlikte gelen zafer ve refah, ya da tam zıttı, yıkım ve yokluk…
Özetle savaş ekonomisinin egemen olduğu,  Emperyalizmin bebeklik dönemleri…
Bu dönemlerde elbette tamamen “savunma” amaçlı da olsa kurulan “silahlı devlet örgütlenmesini” normal karşılamak gerekiyor.
Bu durum böyle sürüp giderken ikinci dönem başlar ki bunda artık herkes savaşın başrolünde yer almak zorunda olduğu bir dönem…
Birinci Dünya Savaşı…
Ve son dönem var ki oyunun kurallarını tamamen alt-üst eden İkinci Dünya Savaşı…
Hem bir önceki cihan harbini hem de ondan önceki dönemlerin ‘askeri doğrularını’ yok eden bir olay yaşandı bu dönemde!..
Atom bombası!..
Piyade tüfeğini, tankı, uçağı, kurşunu bir anda hiçleştire/ önemsizleştiren bir kural değişikliğiydi bu…

Çok korkunç, çok acı, çok travmatik bir deneyimle sarsılan dünya düzeninde artık savaş oyununun yeni bir kuralı da yazılmış oluyordu böylece…
“İstikbalin göklerde” olduğu gerçeği kazınıyordu askerlik oyununun kurallarına artık.
Üzerinden zaman geçince tabii, teknolojinin de gelişmesiyle Avrupalıların kafasına yerleşen zorunlu askerliğin anlamsızlaştığı gerçeği yeni yeni durumları da beraberinde getirdi hiç kuşkusuz.
Zira sayısal üstünlüğün bir anlam ifade etmediği, artık teknolojik gücün önemli olduğu bu yeni dönemde zorunlu askerlik yarardan çok zarar getiriyordu, üstelik anlamsızdı.
Elbette “insan hakları” konusundaki farkındalık ve uluslararası kurumların, uluslararası sivil toplum bilincinin yükselmesini de buna eklemek gerek.
Ve tabii Avrupa'nın askerlik ve savaş yüzünden çektiği acılar da yeni değerlendirmelere itiyordu toplumları.
Tabii ki bu yeni dönemde savaşlar sona ermedi.
Farklı şekillenmelerle devam ediyor, ara ara çatışmalar da yaşanıyor ancak esas bilek güreşi ülkeler ve ekonomiler üzerinden devam ediyor.
                                                                 
***

Bir de bizim ki bölgeler var tabii…
Az az ufak çaplı çatışma hallerinde, ateşkes hattında- siyasasal ve militarist meseleler yumakları haline dönüşen bölgeler…
Buralarda hala zorunlu askerlik yürürlükte.
Üstelik  eski kuralları ve sloganlarıyla…
İçinde yaşadığımız ada da böyle bir ada.
Aslında anlamsızlaşan şey mevcut durumun, içinde yaşadığımız militarist sarmalın dışında gelişen, ya da etrafında değişen yeni olgularla zıtlık yaratması.
Kıbrıs'ın kuzeyini “koruyan” dünyanın en kuvvetli ordularından Türk ordusu var bir yanda…
Diğer yanda Türk-Yunan uzlaşısı var, NATO üzerinde…
Ve Kıbrıslı Rumların son siyasal başarısını da buna ekleyelim: Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyeliği.
Şimdi böylesi bir durum var Kıbrıs'ta.
O zaman sorarım size, Lokmacı'nın, ya da Kermiya'nın iki yanında 24 nöbet tutan askerler neyi bekliyorlar?
Kıbrıs Avrupa Birliği toprağı ise eğer- ki öyle, Türkiye bu topraklar için bir tehdit olabilir mi?
Ya da ne kadar füzenizin, kaç uçağınızın olduğunun bir önemi var mı artık?
O şanlı ordu, o muzaffer asker (!), 2004'te yediği golden sonra kaç yıl “yerinde say”acaktır kim bilir?
 
                                                                
***

Avrupa'nın birçok ülkesinde zorunlu askerlik kaldırılmıştır artık.
İşte tam da bu nedenlerden ötürü.
Bölgesel nedenler ve dünyanın yeni kuralları.
Eğer biz hala zorunlu askerliği konuşuyorsak eğer burada bir “sorun” vardır.
Bu sorun hem dünyanın yeni kurallarını algılayamama sorunudur, hem de kendi şartlarımızı yeterince içselleştirmeme sorunu…

Mesele memleketin gençlerinin bir sene kadar askerde zaman geçirmesinden çok daha ileride bir meseledir.
Olayın esası zorunlu askerlik bir ideolojidir, dayatmadır.
Evet zorunlu askerlik adada barışın hala olmadığının en canlı göstergesidir.
O zaman biz Kermiya'da, ya da Lokmacı'nın her iki yanında kimi kimden “koruyoruz”?
Dünyanın yeni düzeni bizlere gösterdi ki Kıbrıs'ta bir savaş ancak yeni bir dünya savaşı ile mümkün olabilir.
Geniş çaplı, bölgesel bir çatışmayla…
Bu şartlarda zorunlu askerliğin pratik anlamda bir yararının olmadığını anlamalıyız artık.
Yurt ödevi, vatan ve şehitlerle beslenen bu ideolojinin sorgulanma sebebi budur.
Durumun anlamsızlaştığı gerçeğidir.


------------------------------------------------------------------------------------

 


Türkan Kürşad

Bu mutsuz, motivasyonu düşmüş, üretme heyecanı kalmayan morali bozuk halkın arasından sıyrıldı.
Gitti Türkiye'nin en çok izlenen televizyon kanalında yarıştı, yüzlerce kişi arasından finale kadar çıktı.
O güzel sesiyle adeta toplu meditasyon gibi milyonları büyüledi…
Hayran hayran bakan gözlere inat o mütevazi tavırlarıyla bir o kadar da hayran bıraktı kendine…
Hiç hata yapmadan İngilizce, Fransızca şarkıları söyledi, üstelik dünya starlarını andıran bir performansla…
Küçücük yaşına rağmen mutsuz Kıbrıs insanına 4-5 günlük 'biz' olma ruhunu yaşattı.
İyi şeyler yapabilme azmini…
Ne kadar teşekkür etsek az.
Türkan Kürşad bize 'biz' olmayı, bir arada tek hedefe yürüyebilecek ruhu yakalayabilmeyi, ortak sevinçlerimiz olabileceğini öğretti kısacık zamanda…
Bu küçük adadan yükselen çığlığımız oldu adeta.
Ne kadar teşekkür etsek az.

Bu yazı toplam 1558 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar