1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Evlilik Hikâyesi, 'Mutluluk Hikâyesi' midir?
Evlilik Hikâyesi, Mutluluk Hikâyesi midir?

Evlilik Hikâyesi, 'Mutluluk Hikâyesi' midir?

Koral Özen: Bir yastıkta elli yıl... Sevgi, saygı, emek, sabır, bazen kahkaha bazen de gözyaşı... Her şey bu yastıkta saklı! Elli yıl birlikte yaşamak, yaşlanmak, bir hayatı birlikte sırtlayıp taşımak... Taşınanlar ve üzerinde konuşulup saklananlar...

A+A-

 

 

Koral Özen (FEMA Aktivisti)

koralozen@yahoo.com

 

 

Bir yastıkta elli yıl...  Sevgi, saygı, emek, sabır, bazen kahkaha bazen de gözyaşı... Her şey bu yastıkta saklı! Elli yıl birlikte yaşamak, yaşlanmak, bir hayatı birlikte sırtlayıp taşımak... Taşınanlar ve üzerinde konuşulup saklananlar...   Elli yılın sonunda bugüne miras yaşamlar...

Son dönem sosyal araştırmalarında önemli bir çalışma alanı da sözlü tarihtir. Sözlü tarih, geçmişin tozlu sayfalarının karıştırılarak,  sıradan insanların anıları ve yaşanmışlıklarını ortaya çıkaran ve tarihin,  bilindik isimlerin anlatımları ile değil, çoğunlukla kendi halinde hayatını sürdüren kişilerin anlatımları ile şekillenen bir alandır.

Her insan değerlidir. Herkesin anlatacak bir hikâyesi mutlaka vardır ve bu hikâyelerin hiç biri, diğerinden daha az değerli değildir. Bir toplum meydana gelirken,  sadece sahnedeki başoyuncuların değil, toplumun bütün bireylerinin ortak katkısı vardır. Bireylerin toplum oluşum örgüsüne koyduğu taşlar, yaşlıların ördüğü duvarlarla şekillenir ve meydana gelir. Bu yüzden geçmişi anlamlandırabilmenin belki de en doğru yolu,  yalnızca sahnedeki bir kaç oyuncuyu değil,  o dönemde yaşananların gerçek şahitlerini dinlemek, gerçek hayatın nasıl yaşanıyor olduğunu anlamaya çalışmaktır. Sözlü tarih bu amaca hizmet eden bir çalışma alanıdır.  Sözlü tarih,  güzel günlerin tebessümle anlatıldığı, acıların damla damla gözyaşı ile cümlelere dönüştüğü ama yine de çok samimi ve ardniyetsiz hikâyelerin, hayatların önünüze çıktığı bir dünyadır.  

Sözlü tarih çalışması sonrasında ortaya çıkan eserleri,  arşiv niteliğindeki çalışmalar toplamı olarak görmüşümdür hep.  Böyle bir çalışmanın ürünü olarak yayımlanan  “Bir Yastıkta 50 Yıl” isimli kitabı okumaya başladığımda, bir sabırsızlık ve telaş vardı içimde. Yeni hayatları tanıyacak, yaşanmışlıkların değişik renklerini görecek olmanın, bilebildiğim, düşünebildiğim nice hayat sahnesine daha ne kadar değişik örnekleri ekleyebileceğimin beklentisi ve telaşı... Böyle bir ruh hali ile okumaya başladım kitabı.

Kitapla buluşmamda ilk yaptığım, hikâyelerden önce,  düğün resimlerine bakarak evlenen çiftlerin gözlerindeki duyguları okumaya çalışmak oldu. Mutluluk, heyecan veya sevgiliye kavuşma duygusunu yansıtan bir bakış ya da ışık aradım çiftlerin gözlerinde.  Ancak yabancılık, tedirginlik ve ciddiyet vardı o gözlerde genellikle. Gözlerine dalıp gitmeden, ama hüzünlenerek, resimlerin altındaki doğum tarihlerine ve evlilik yıllarına bakıp onların kaç yaşlarında olduklarını hesaplamaya çalıştım.  O dönemlerde evlilik yaşının ne kadar aşağılara düştüğünü gördükçe içim soğudu; hüznüm daha da arttı. Kendimin o küçük gelinlerin yaşlarında iken ne yaptığımı ya da ne hissedebileceğimi düşünüp ürperdim. Kızımın dokuzuncu yaşına geldiği bu günlerde dokuz yaşın geçmişte evlilik yaşı olabileceğini düşünemedim bile. Evlenirken küçük kızların neler hissettiğini bir kenara koyup, bir erkeğin çocuk yaşta bir kızı kendisine eş olarak nasıl isteyebildiği ve kızın ailesinin kızlarını oluşturulan devrenin tamamen dışında tutup onay verdiğini duygusal olarak hiç anlayamadım, sosyal ve tarihsel nedenlerini biliyor olmama rağmen.

Evlilik... Bir yuva sahibi olma, evinin hanımı olma ve yuvayı dişi kuşun örmesi... Güzel hayaller, büyük bir düğün.  Renk renk, süslü düğün elbiseleri. Gelinlik giyip günlerce düğün yapabilmek... Öyle bir döngü oluşturulmuş ki toplumda, kitapta yer alan bütün çocuk kadınların yaşamdan beklentisi bu sözlerde birleşmiş sanki. Bir kadının, “düğün günü ne hissediyordunuz?” sorusuna  “gelin olup süslü kıyafetler giydiğim için çok mutluydum”  demesi bu kısır döngüdeki çaresiz mutluluğun özetiydi sanki. 

Hem okuyorum, hem de bir film şeridi gibi sorular geçiyor aklımdan...   Düğünden sonra 13 yaşındaki bir kız çocuğuna ne olur acaba diye düşünen var mıydı o dönemde?  Ya da senesine doğurduğu bebeğinin onun çocuk vücudundaki etkisini?  Sağlığını nasıl etkilediğini?   Doğum kontrolü olamadan durmaksızın devam eden doğumları?   Yokluk içinde “mutlu !”  yuvalarda,  gelin olacak yaşa kadar büyütülen kız çocuklarını? Tarladaki iş açığını karşılamak için özellikle istenen erkek çocuklarını?   Kalbinde kendilerine karşı büyük bir sevgisi olduğu halde ciddi ve uzak duran baba profilinin, yaşamlarında nasıl bir rol olarak şekillendirdiklerini?  

Haziran 2011’de National Geographic, “Çocuk Gelinler” başlıklı bir yazı yayımlamıştı. Geçen yıl okuduğum bu makaleyi hatırladım ülkemin geçmişindeki küçük yaştaki evliliklere rastladıkça.  Ve ne yazık ki hala daha bugün bile,  kalıplarından sıyrılamamış, baskıcı bir gelenek ve geri kalmışlığın yaşandığı coğrafyalarda da, çocukların evlendirilmesine devam ediliyor. “Çocuk Gelinler” başlıklı yazıda Yemen’de beş yaşında gelin olmuş çocuğun hikâyesi anlatılıyordu. Çocuk gelinin 25 yaşındaki damat ile fotoğrafı da eklenmişti yazıya.  Bir başka hikâyede 13 ve 15 yaşlarındaki iki kız kardeşin tek törenle köylerinden yolcu edilişleri anlatılıyordu. Hindistan’da güvenlik endişesi nedeniyle aileler, kızları için duydukları endişeyi onları evlendirerek gidermek yolunu seçiyordu. Saldırıya uğrama ve tecavüz sonucu olsa bile bekâretini kaybetmiş bir kız, aile için bir onursuzluk ve utançtı. Böyle bir utançla karşılaşmamak için de tek yol,  gecikmeksizin evlilik olarak görülüyordu. 14 yaşındaki kızın babası, Yeni Delhi’de Uluslararası Kadın Araştırma Merkezi’nde görev yapan sağlık uzmanına,  “kızımın daha geç yaşta evlenmesine izin verirsem, onu koruma sorumluluğunu alır mısınız?” diye sorarken istem dışı olsa da bir çaresizliği ve isyanı haykırır gibiydi yıllar boyunca örülerek oluşturulan cinsel kimlik merkezli sosyal yapıya. Aileler kızlarının sokakta tecavüze uğramasından korkuyor ve bu yüzden onları resmi nikâhla kocalarına teslim ediyorlardı.  Bu şekilde yasal sorumluluğunu devrettiği çocuğunun sokaktaki tecavüzünü engelleyen aile, yatak odasındaki yasal tecavüze onay veriyordu! Yaşanması muhtemel tecavüz sonrasında ortaya çıkacak utanç ve onursuzluğu, kanunla yasaklandığı halde evlilik yoluyla engelleyeceğini düşünen anne baba,  beş yaşındaki çocuğu büyüyene kadar koca evine göndermeyerek düşünceli ve iyi bir anne baba rolünü,  cinsiyet merkezli sosyal bir tragedyanın figüranları olarak oynamaya devam ediyorlar.

         Yıllar önce muhtemelen benzer telaş ve korkunun pençesinde olan Kıbrıslı ailelerin de küçük yaştaki kızlarını evlendirirken akıllarındaki sebepler “dile düşmemek”, “kızlarını iyi bir kısmete vererek” bir an önce “namuslarına laf gelmeden kızlarını baş göz etme” olabilir mi? Sosyal araştırma yoksulu bir coğrafyada bu sorunun cevabına ulaşamaya katkı sağlayacak yazılı verilerin olmaması daha önceki bölümlerde atıf yaptığımız sözlü tarihi daha da önemli hale getiriyor.  

Ortak bir perdenin arkasında duran küçük figüranların dünyanın neresinde olursa olsun değişmeyen kaderi, büyük perdeden küçük perdeye yayılarak durmaksızın devam ettiriyor beynimdeki soruları... Neden kızlar küçük?  Neden erkeklere kız aranıyor? Ortak anlatımlarda, erkeklere mektup yazamamaları ya da kendilerine mektup gönderen sevgili olması durumunda gelen mektubu okuyamamaları için kız çocukların okuma yazma öğrenmesini istemiyor erkek egemen toplumun babaları.  Evde kalan kız çocukları, anneye ev işlerinde,  küçük kardeşlerinin bakımında,   ya da tarlada yardımcı oluyor. Ta ki o güne... Hayırlı bir kısmet kapıya dayanana kadar... İşin hayrını belirleyen şartları bir tarafa koyarak, hayra da şerre de babanın karar verdiğini söylemeye gerek yok tabii ki! “ İyi huylu damat”, “malı fazla olan damat”, “akraba olan damat”... Kriterler, kriterler... 

  Kıbrıs’ın geçmişinde yaşanan evlilik süreçlerinde,  trajikomik bir süreç de, erkek ailelerin oğullarına kız araması sırasında yaşanıyordu. Kız çocukların her zaman hak ihlaline uğradığı bu sosyal yapıda,  sisteme harcı koymak görevi de genellikle bir başka kadına düşüyordu.  Özellikle anne oğluna bir an önce kız bulma telaşındadır. Peki, nedeni neydi erkek annelerindeki oğlunu evlendirme telaşı?   Anlatımlar annelerin bu çabasının nedeni olarak oğlunun “iyi bir aile kızı ile evlenip düzenli bir hayat kurmasını sağlamaya çalışma” istemini ortaya koyuyor. Onlara göre genç bir delikanlının başıboş ortalıkta dolaşıp sağda solda, köyde kasabada kızları süzüp bakması, ne ailenin onuruna ne de oğullarına olumlu bir dönüt vermeyecektir.  Hovarda ve serseri olmamanın tek yolu, bu isteklerini karşılayabileceği bir karısının olmasıdır. “Evlenip yuva sahibi olan erkek, ne meyhaneye gider, ne kadınların peşinde para harcar, ne de başka kızlara yan gözle bakar”... Kız ailelerinin, kızlarının erkeklerle görüşüp buluşması endişesi,  erkek annelerinin de oğullarının sağa sola bakıp hovardalık yapma endişesi ile benzeşmesine rağmen korkulanın gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkacak mağduriyetin cinsiyet temelli sonuçlarından kadın tarafının ölçülemeyecek kadar fazla etkileneceğini söylemeye gerek yok sanırım. Bugün bile toplumun aşamadığı cinsiyet temelli bakış açısında, “hovardalık” erkeğe genellikle “onur” olarak dönerken, kadına “namussuzluk” yaftası olarak yapışmaktadır.

 Ailelilerin çocukları için taşıdığı endişeler evlilik yolu ile bir ölçüde giderilirken evliliğin gerçekleşmesi için izlenen yöntemlerden biri de “görücülük” adı verilen bir yöntemdir. Görücülük, evlenmesi muhtemel kişilerin birbirini görmeden, büyüklerin uygun bulup ayarladıkları evlilikleri işaret etmektedir.  Anlatımlar hiç görmediği bir kişi ile evlenenlerin sayısının hiç de az olmadığını gösteriyor. “Gördüm, beğendim, istettim, aldım” diyenler de olmasına rağmen bunu söyleyenlerin erkek olduklarını belirtmeye gerek yok sanırım. Kadına seçme şansı verilmeyen, çoğunun dünürcülük gecesi bile rızası alınmadan gerçekleşen bir alış veriş bu! Evlendiği kişiyi ilk kez yatakta görmek zorunda bırakılan bir alış veriş. Bir sözlü tarih görüşmesinde öğrencimin biri nenesi ile yaptığı görüşmede nenesine  “nene, dedemi beğendiydin yoksa...?”  diye sormaya başladığında nene  “Yok, beğenmediydim be! Güzel değilidi. Ama iyi davrandı hep bana ha” demesi geldi aklıma birden...

Kitap, Kıbrıs’ta 50 yıllık geçmişe ait evlilikleri ve buna paralel gelişen yaşam akışını, sıradan insanların günlük yaşamdaki ilişkileri de yansıtıyor anlatımında. Bu anlamda da önemsiyorum yapılan çalışmayı. Tarihsel süreçte birçok devletin işgaline uğramış olan Kıbrıs, belki de bu işgallerin sağladığı tek avantaj olarak çok kültürlülüğü taşıdı topraklarına. Buna rağmen özellikle yakın geçmişimiz, çok kültürlülüğün bir avantaj olmaktan çıktığını da gösteriyor.  Ve yine yakın geçmişimizde toplumsal yapının yanı sıra bireysel olarak da geleneksel yapıdan çıkamamış ve içe dönük hayatlar yaşayan insanların adası olmuş bu topraklar. Bu içe dönüklüğün iş, eğitim ve evliliklerde direk etkilerini görmek mümkün anlatımlarda. 

İçe dönük yaklaşımlarla gerçekleşen ilişkilerde beklentiler de genel olmaktan özele eğilimli oluyor doğal olarak.  Anlatımlar, evlenen kadından iyi huylu, temiz, çalışkan ve doğurgan bir eş olması beklendiğini gösteriyor. Yüklendiği sorumluluklar ciddi ve ağır. Bu rolü yüklendiği yaşının küçüklüğü, rolün ağırlığını daha da arttırıyor. Mola ve izin kullanma şansı olmayan sorumluluklardır bunlar. “Evde yemeğin eksik olmaması”,  “temiz bir ev ve mutlaka çocuk yapması” beklenir kadından.  Bunlara ek olarak kadın eğer çiftçi veya hayvancılıkla uğraşan bir ailenin parçası ise o alandaki sorumluluklarını da yerine getirmesi beklenir kadından. Yıpratıcı ve yorucu bir tempoda,  teknolojiden uzak hayatlar geçiyor bir bir gözümün önünden. Anlatırken yaşanan sıkıntıların ağırlığı kelimelerde hissedilebiliyor.  Küçük vücutlarda taşınması zor yükleri çeken çelik gibi sert sağlam kadınlar ortaya çıkıyor yıllar içerisinde.  Çamaşır makinesinin olmadığı, bulaşık makinesinin olmadığı; daha da sertleştirirsek koşulları, sıcak suyun olmadığı, tek göz odalarda, evlerde, her şeyin insan gücüyle taşınıp, emekle, ter dökerek yapıldığı zor hayatlardan bahsediyoruz.

Kocası yardım etmeden yaşadıkları evi oğullarıyla büyütmeye çalışan, oda eklerken ustaya çıraklık yapan, bu sırada kocasının kılını bile kıpırdatmadığı bir ailenin hikâyesi geliyor aklıma. Kadın,  onca yıl ve yüke rağmen kocasına saygısını kaybetmemişti.  Sineye çekilen acılar ve aşağılanmalara rağmen yuvasını koruma,  çocuklarını tek çatı altında sevgiyle büyütmeye çalışan kadınların hikâyeleri vardı anlatımlarda. Fedakârlığın hep kadının tapusunda olduğu hikâyeler...  Ve sonuç cümlelerinde bu kadınların verdiği öğütler isyan ettiriyor beni.  “Gadın yumuşag başlı olmalı. Gocası sinirlendiğinde da sinmeli ve ona iyi davranmalı, muhabbetli geçinmeli”.  Mutlu ailenin formülünün kadının elinde olduğunu söylüyor bu anlatımlar. “İyi huylu, yumuşak başlı, erkeğin her haline ve davranışına uysallıkla boyun eğen, sorun çıkarmayan eşler” olursanız, 50 yıl süren mutlu evlilikleriniz olabilir.  Formül basit. Baş eğen kullar olursanız yaşarsınız. Doğduğu zamandan bugüne kadar böyle büyümüş ve terbiye almış, gelenekler içinde rolüne bağlı kalmış bu yaşlı kadınların hayatlarında ortak olan nokta, kocalarına ne olursa olsun hep destek olmaları ve yuvalarını dağıtmadan sorunların üstesinden gelmeye çalışmalarıdır. Tembel kocaya, hovarda kocaya, evden uzaktaki kocaya, sinirli kocaya rağmen...

         Bugün artık elli yıl önce gerçekleşen evliliklerin başlangıç noktasından çok uzaktayız. Dünya artık birbirine daha yakın, daha tanıdık. Cinsiyet ayırımına karşı önemli adımlar atıldı. İyi bir noktada olunmamasına rağmen, elli yıl öncesinde de değiliz. Yaşam koşullarının ağırlaştığı, ekonominin sosyal yaşamı yönetmeye devam ettiği bir dönem içerisindeyiz.  Zor koşullarda işbirliği ve birlikteliğin önemi de artıyor doğal olarak. Zorluklar bile bazen anlamlı olurlar. Birlikte yaşandığı ve birlikte göğüs gerildiği zaman değerlidir bu anlar.  Değer kazandırmak için ona emek vermek gerekir elbette.  Aile olmak da iki kişiyle başlanan bir emek mücadelesidir aslında.  Emekle ona eklenenler ya sağlıklı bir geleceğe, ya da bencillikle bir enkaz yığınına dönüşebilir.  Karşındakinin kalbini duyabiliyorsan, gözlerinden duygularını yakalayabiliyorsan emeğini vermişsindir o ilişkiye.  Paylaşabilmek aslında çok zor bir erdemdir. Hayatı paylaşabilmek ise en zoru. Bir kişinin sevdiği ve değer gördüğü evliliğinin,  her gününün anısı ve kıymeti ömrü boyunca saklanacak hazinesidir. 50 yıla gerek de yoktur aslında,  bir gün bile ömürlüktür doğru kişiyle... 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1198 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler