1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Evlatlarımı yetiştirmek için çok çalıştım...'
Evlatlarımı yetiştirmek için çok çalıştım...

'Evlatlarımı yetiştirmek için çok çalıştım...'

“Kayıp” İsmail Bekir’in eşi Fatma İsmailoğlu ve kızı Ülfet Canseç anlatıyor... Onlarla röportajımızın devamı şöyle: ÜLFET CANSEÇ: Kıbrıslırum Kayıplar Komitesi’ndeki Kıbrıslırum yetkili, babamı tanıyordu Matyat’tan ve biz

A+A-

 

 

“Kayıp” İsmail Bekir’in eşi Fatma İsmailoğlu ve kızı Ülfet Canseç anlatıyor... Onlarla röportajımızın devamı şöyle:

 

ÜLFET CANSEÇ: Kıbrıslırum Kayıplar Komitesi’ndeki Kıbrıslırum yetkili, babamı tanıyordu Matyat’tan ve bize resmini çoğalttı verdi... Çok ilgilendiydi bizimnan...

 

FATMA İSMAİLOĞLU: Çok ağladı o Rum benimnan beraber... Tanırdı kocamı...

 

SORU: Herhalde Kallis’ti bu... Çünkü Dali-Bodamya yöresinde iyiydi ilişkileri Kıbrıslıtürkler’le Kıbrıslırumlar’ın... Elbette faşistler vardı tek tük, her yerde olduğu gibi...

ÜLFET CANSEÇ: Bir savaştı... Herkes kendini korumak için birbirini öldürdü... Bu var yani... Bir savaş esnasında ben da çoluğumu çocuğumu, sevdiğim insanları korumak için birisini öldürmeyi göze alabilirim. O adam bizimle nasıl ağladı, inanamazsınız... Demek ki onların içinde de çok iyiler var, tıpkı bizde olduğu gibi... Ama faşistler da var, dediğiniz gibi... Her iki tarafta da var...

 

SORU: Her iki tarafta da faşistler var, kadın, çoluk çocuk dinlemeden kestiler her iki tarafta da, ne tecavüzler, ne katliamlar...

FATMA İSMAİLOĞLU: Hatta döndü o Rum dedi bana, “Sizin kaynatanızın bir tarlası vardı, içinde maden vardı, şirket kaç sene çalıştırdı, yenile kapattılar” dedi bana, “şirket bankaya para yatırdı kaynatanızın tarlasını kullandığı için, arayınız” dedi. Hiçbiri aramadı, durur yani...

 

SORU: Kocanız “kayıp” olduktan sonra ne yaptınız? Ben tahmin ederim ki herhalde siz çalışmazdınız 1974’e kadar... Sonra ne yaptınız, nasıl geçindirdiniz üç çocuğu, nasıl hayatta kaldınız?

FATMA İSMAİLOĞLU: Söylediğim gibi sana, ablamın yanına gittiydim. Ablam Letife... Tünay Beton var doktor bilirsan, onun annesi... Ben ablamın yanındaydım, sonra geldim buraya... Cemal Bey vardı, şehitlerin başkanı, geldi ablama, gördü beni onda, ablamla komşuydular, konuştular... Ablam tanıştırdı... “Niçin gidip yazdırmazsınız da alsın parasını?” dedi bu Cemal Bey... Ve adam beni yazdırttı... İlk çok az verirlerdi, ufak bir şehit maaşı, gerçi şimdi da çok değil ama onunla idare ederik...

Sonra geldik buraya... İlk naylon fabrikasında çalıştım, Kaymaklı yolunun üstünde, mezarlık da var ya orada... Orada çalıştım... Sonra ondan çıktım, kot dikiminde çalıştım. Ondan çıktım, Varlık Kulübü var, orada çalıştım... O arada, Varlık Kulübü’nde çalışırken, buradaki bankayı temizlerdim akşamüstleri. Gelirdim ondan, giderdim, bankayı temizlerdim. Üç tane çocuk, aynı zamanda okurlardı, mecburudum yani işleyim...

Bir da sana şunu söyleyim: Benim kardeşlerim bana çok baktı... Üç tane kardeşim vardı İngiltere’de, bana çok çok baktılar... Onların sayesinde ayakta durdum ben, kolay değil üç tane çocuk okutasın...

 

ÜLFET CANSEÇ: Çok şükür, annem evlenmedi, hep bize baktı, bizi yetiştirdi...

 

SORU: Ama beklerdi diye evlenmedi zaten...

ÜLFET CANSEÇ: Annem hiçbir zaman umudunu kesmedi, ne da biz... Ben açık söyleyeyim, ben bulunmasını isterim bir taraftan, bir taraftan da yüreğim der ki “Bulma! O umut hep içinde olsun...”

Bu kapılar açıldığında, herkes Rum tarafını merak ederdi. Ben ne isterdim bilir misiniz? Gideyim ve babamı bulayım... Arabalar geçerdi, Rum arabaları ve benim gözüm Rum arabalarındaydı, acaba babam bunların içinde mi? Acaba bulabilecek miyim? Çok, çok umut besledik... Yıllarca... Ben hala daha da, söylerim size ama babamın öldüğüne inanmam. İnanamam...

 

SORU: Bütün dünyada kayıp yakınları böyledir, Rumlar’da da böyledir, onlar da kapılar açıldığında zannederlerdi ki bulacaklar... Mesela bir Kıbrıslırum kadınla tanıştım, dedi ki bana “Benim kocam öldürülmüş olamaz çünkü sarışındı, renkli gözlüydü, üç-dört dil bilirdi. Belki onu yabancı sanmışlardır, herhalde güzel bir Kıbrıslıtürk kadınla evlenmiştir...” Ve kuzeye geçip acaba kocasını yolda sokakta görebilir mi diye arardı sürekli... Arar hala daha yani kocasını, bekler... Çünkü somut olarak naaşını görmeyince, umudunu kesmen, kesemen...

ÜLFET CANSEÇ: Siz diyeceksiniz ki 35 sene geçti üstünden... Daha fazla... 38 sene geçti... Ama bunu beyninde bildiğin halde, 43 yaşında oldum ben, hala daha o umut var yani içimde, Rum tarafına geçtiğimde böyle bakarım, acaba babamı görebilecek miyim... Babam acaba şuurunu mu kaybetti, artık geçemeyeceğini düşünüp evlendi, çoluk çocuk sahibi mi oldu diye kendi içimde her zaman düşünürüm...

 

SORU: Halbuki mantıken baktığında tamamen imkansızdır bu çünkü güneyde kaybolsaydı evet ama Boğaz’da kayboldu, Kıbrıslıtürkler’in egemen olduğu bölgede kayboldu...

ÜLFET CANSEÇ: Yer yarılıp içine girmedi ya! Kimse bize bir şey söylemiyor, elimi uzatırım bir şey yapayım, yarım kalır... Öbür elimi uzatırım, öbür yarım kalır... Artık açıklığa çıkmasını isterim...

 

SORU: Babanı bulmak için neler yaptıydın?

ÜLFET CANSEÇ: Biz hep annemin anlattıklarını dinledik, o kadar yıl da, açık söyleyim size, hiçbir zaman araştırmak istemedim, bulmak istemedim, o umut içimde kalsın diye... Öyle inandım, öyle kaldı... Dediğim gibi size, yolda gezerken bile Rum arabası gördüğümde bakardım, acaba içinde babam var mı? Acaba esir mi düştü? O tarafta mı kaldı? Şuurunu mu kaybetti? Yoksa zorlandı mı o tarafta yaşamaya? Hep böyle içimden geçirdim yani... Son gördüğüm rüya beni artık çok etkiledi...

 

SORU: Ne zaman gördüydünüz bu rüyayı?

ÜLFET CANSEÇ: Bir on gün oluyor... Gece uyurken... Ki ben babamı bir oğlumu doğurduğumda gördüm, bir da son gerçek babam olarak, yüzünü, herşeyini, son rüyamda gördüm. Geldi, dedi ki “Babam nolur artık beni bulun... Bul beni babam, artık istemiyorum, bulun beni” dedi. Uykumun içinde uyandım, dedim ne yapabilirim, ne edebilirim, kendi kendime düşündüm. Hatta okula gittiğimde, arkadaşlar dedi “Neyin var?” Gözlerimden yaşlar akardı yani... Dedim böyle böyle yani, ben artık babamı bulmak isterim. Bir yerden başlamam lazım. Aklıma Mersin Hastanesi geldi. Telefon numarasını bir şekilde bir arkadaşım buldu. Bana ulaştırdı. Araştırmamda gördüm ki orada Kıbrıs Şehitliği var. Belki kayıtlardan oraya gitti mi, gitmedi mi, en azından o soru işareti kafamızdan kalkar diye düşündüm. Mersin Hastanesi’ni aradım, Mersin Hastanesi yetkilileri dedi ki “Beş yıldan sonra biz kesinlikle kayıtları atarız, 74’ten imkansız, bulamazsınız böyle biri var mıydı, yok muydu” diye.

Bu arada tanıştığım komutanlar vardı, onlara sordum, yok uçurum vardı, yok uçuruma atıldılar, yok Türk askeri ilk çıktığında Rum-Türk bilmezdi, hepsini öldürdü dendi Boğaz’da, biliyorsunuz Çıkartma’yla Boğaz yakındır. Hatta bir tanesi dedi ki Türk askeri bilmediği için Rum-Türk, tipleri birbirine benzer ya, hepsini öldürürdü. Komutan demiş ki “Öldürmeyin, bunların içinde Türkler da var!”

“E nasıl anlaycayık komutanım?” demiş asker...

“Söyleteceksiniz “üç” diye. “Uç” dersa Rumdur...”

Böyle şeyler bile duydum yani... İnsanlar bunları anlatırdı bana...

Gece yatmışlar bunların bölüğü, hepsi yatmış uykuya, bir tanesi kalkmış tuvalete gitsin ve döndüğünde bakmış her taraf ıslakmış, bakmış hep kanmış, hepsini öldürdüler dendi... O öyle kurtulmuş. Yani herkes bir şey söyledi bugüne kadar.

Benim da ilk aklıma gelen Mersin oldu. Mersin Hastanesi’ni arayınca beni yönlendirdiler Mezarlık Müdürlüğü’ne. Mezarlık Müdürlüğü’nü aradım, dedim ki “Böyle böyle...”

Adam da samimiyetinden “Sen hiç merak etme, öyle bir şey varsa ben sana yardımcı olacam” dedi.

Ertesi günü aradı, “Böyle bir isim yok kızım” dedi, “Yalnız işte Zeki isminde biri var, burada gömülüdür. Ama bir yıllık taradım, 74’ü olduğu gibi taradım, böyle isimde birini biz bu mezarlığa gömmedik” dedi.

Ben okuldayken arkadaşlarım bu halimi anladı ya, İsmail diye bir arkadaşım var, onun kayınpederi Girne Boğaz bölgesinde komutanmış. Bahsetti Sermet Bey’e... “Ben bir araştırayım, arayım hocanımı da konuşalım” dedi.

Sermet Bey aradı işte, babamın ismini, soyadını, doğum tarihini, nerede öldüğü, nasıl öldüğü veya kayıptır, nereye gittiği hususunda bilgi istedi. Ben bildiklerimi anlattım Sermet Bey’e. Babamı son vurulmuş gördüler ama öldüğünü kimse görmedi. Babamın vurulduğunu gören bu Değirmenci amcaydı, biz çocukluktan beri “Değirmenci amca” deriz kendine, Yorgozlu... O diyor ki “Ben geri dönüp baktığımda, İsmail’i omuzundan vurulmuş gördüm ama öldüğünü görmedim...”

Peki bu adam nereye gitti? Bütün mezarlıkları annem açtırdı, tarattı. Nereye gitti bu adam? Yaralandıysa naptılar? Veyahut öldüysa naptılar?

Sermet Bey ertesi gün bana döndü, bazı komutanlarla temasa geçmiş, Boğaz’da olan komutanlarla...Hasan Bey diye biri, ölüleri, şehitleri defnederlerdi o zaman, “Ben çok iyi hatırlarım, emekli çıkmadan önce da bunun için dilekçe verdim, aynı isim altına iki kişi Boğaz’dan gömüldü, biri Boğaz’a, biri Tekke Bahçesi’ne... Boğaz’dakini açtırdılar, kimliği çıktı adamın, gerçek Önder İbrahim odur, Tekke Bahçesi’nde aynı ismi taşıyan Önder İbrahim yazılı mezarda olan İsmail Bekir olabilir...” Hasan Kutay söylemiş bunları Sermet Bey’e...

“Ama böyle bir şey var mı, yok mu, siz gene da gidip bakın”  dediler.

Ben aynı gün annemi da aldım, bütün mezarlıkları gezdim. Gerçekten Tekke Bahçesi’nde Önder İbrahim var, Boğaz’da da Önder İbrahim var.

Önder İbrahim’in kızkardeşi Sevilay Hanım’la da konuşacam. Hem Tekke Bahçesi’nde, hem Boğaz’da mezarı var. Gerçekten var...

 

SORU: Hasan Kutay, o dönem savaşta ölenlerin gömülmesinden sorumluydu dediniz...

ÜLFET CANSEÇ: Evet, ölülerin gömülmesinden sorumluymuş... Hasan Bey’i ben çoktan beri tanırım aslında, hiç da aklıma gelmedi öyle birşeyle alakası olabileceğini yoksa ben çoktan soracaktım. Girne bölgesindedir. Benim bir arkadaşımın da çok iyi tanıdığıdır, hatta kaç defa oturduk, sohbet da ettik ama hiç aklıma gelmedi. Sadece nerede olduğumu sordu, Pelatusalı, Baflı dedim, o kadar. Adamın asker olduğunu falan bilmezdim çünkü genelde askerlere sorarım, komutan gördüğümde sorarım, “Böyle böyle, benim babamla ilgili ne bulabilirim” diye...

 

SORU: Tekke Bahçesi’yle ilgili bir şey daha söylediydiniz, bir akrabanızla ilgili...

ÜLFET CANSEÇ: Kamyonun içerisinde savaşta ölenler varmış, Tekke Bahçesi’ne gidiyormuş bu kamyon, ölülerin gömülmesi için... Bu akrabamız çevirmiş bakmış ve demiş ki “Bu bizim İsmail’dir”, tekrar çevirmiş, kapatmış. Kabullenmek mi istemedi? Kendi bu kara haberi vermek mi istemedi bizlere? Bilmiyorum artık. O insanın psikolojik durumuna bağlı...

 

SORU: Birinci harekatta olur bütün bunlar...

ÜLFET CANSEÇ: Evet, birinci harekatta olur çünkü ateşkes olduktan sonra Göçmenköy’den Kumsal’a gideriz, oraya alırlar bizi... Ben çocuk aklımla pencereden bakardım, hiç unutmam, uçaklar atardı Türk askerlerini paraşütlerle... Bir tanesi elektrik tellerinin içine düştüydü ve paramparça olduydu, çocukluğumdan bunu hiç unutmam... O silah seslerini, o uçak seslerini... Şimdi 20 Temmuz olur ya, bizde uçaklar geçer, herkes çıkar sevinir, ben saklanırım... Çünkü o duyguyu yaşarım... Beş yaşında... Diyeceksiniz ne kadar aklın keserdi beş yaşında?

 

SORU: Ben da 63’te beş yaşındayım, ben da o dehşeti hatırlarım, kurşun, bomba seslerini, evden kaçışımızı, göçmen oluşumuzu, raşınları, o savaş korkusunu...

ÜLFET CANSEÇ: Herşey aklındadır, kötü olayların hepsi aklındadır. Neyi hatırlarım? Babamın – hayal meyal – Su İşleri Dairesi’nde işlediğini, annem beni köye gönderdiydi Baf’a, babam hiç gitmemi istemediydi, zorla geri getirttiydi... Gittim böyle köşecikten, yasaktı da işyerine girmek, gittim kenardan, babam geldi, sarıldı, “Bir daha seni bırakmaycam kızım” dedi ama bıraktı... Bıraktı Sevgül Hanım... Ben bulmak isterim onu artık, gerçekten...

 

SORU: Babanla neler yapardınız?

ÜLFET CANSEÇ: Benim süslenmemi hiç istemezdi, saçlarım kıvırcıktı, anneme derdi “Büyüsün kızım, ütüledeceyim kendine saçlarını!”

 

SORU: Onun için şimdi düz oldu saçların...

ÜLFET CANSEÇ: Evet...

 

SORU: Çünkü baban öyle isterdi...

ÜLFET CANSEÇ: Evet... Babam öyle isterdi... Bir defa bakkala gittik annemnan, bir bebek gördüm... Babam beni çok severdi, tek kızdım, kız çocuğunu zaten çok severdi, ben doğduğumda çok sevinmiş, annem anlatır. Gittik bakkala, bir bebek gördüm, annemden istedim, annem “Hayır” dedi. Babam işten geldi, annem da bir şey yapardı, evde yoktu yani annem. Babama söyledim, gizli gizli gittik aldık bebeği! Dolabın üstüne sakladık, annem görmesin! Her istediğimi yapardı...

Bir defa oje sürdüm tırnaklarıma, hiç küçükken süslenmemi istemezdi, tuvalete kapattıydı beni, sonra geldi aldı, sarıldı, öptü, öptü, öptü... Çok severdi...

Denize götürürdü, gezdirirdi, çocuklarıyla çok ilgilenirdi...

Arabamız yoktu ama götürürdü bizi her yere...

Şeyi hatırlarım... Evimizin önü boştu böyle, bomboş, toprak bir yerdi... Evler böyle “U” şeklindeydi... Bir lastik vardı yolun orta yerinde, ben da kardeşimle lastikle oynardım, ben dört yaşındaydım, o da iki yaşında herhalde. Babam sadece demircilik yapmazdı, gece Alasya Restorant’ta garsonluk da yapardı. Çok işlek bir insandı, herkes çok severdi kendini... Babam geldi, uyur içeride, annem evişi yapardı, ben kardeşimle oynardım. Araba geldi, çocuk aklı, ben dört yaşında, kaçtım, kardeşimi bıraktım lastiğin içinde! O da görünmez! Araba aldı altına çocuğu! Annem çığlık attığında araba durdu, kardeşim kaldı arabanın altında! Aklıları kesmedi, geri vitesi koydular geri alsın diye, kardeşim Aysan’ın üst başını hep aldıydı! Deriyi olduğu gibi aldıydı, babam hiç unutmam çığlıklardan kalktıydı, üstü çıplaktı ve kanlar süzülürdü üstünden, kaptıydı Aysan’ı, koşa koşa hastaneye gittilerdi...

Bana “Maydanoz ağacına asacam seni” derdi!

Biz da çocuktuk, bunu ağaç sanırdık, ceza verecek diye düşünürdük ama babam bizi çok severdi, bizimle vakit geçirmeyi çok severdi...

 

SORU: Üç kardeşsiniz...

ÜLFET CANSEÇ: Evet, üçümüz de üniversitede okuduk. Ayhan öğretmen oldu, ben öğretmen oldum, Aysan Türkiye’ye gitti, Karadeniz’de Gümüşhane diye bir bölgede üniversiteyi kazandı... Çok hasta olunca Öğretmen Akademisi sınavına girdi, kazandı, o da öğretmendir. Üçümüz da öğretmen olduk, üçümüz aynı anda üniversitede okuduk, aramız birbuçuk yaştır, birbuçuk yaş olduğu için annem çok zorlandı ama okuttu bizi. Harçlıklarımızı biriktirdik, annemize destek olduk... Şimdi annemizi bırakmayık çünkü hayatta bir annemiz kaldı, biz da üçümüz, kardeş... En yakın, bilirsiniz. O bizim için canını feda etti, hayatını feda etti...

 

SORU: Önder İbrahim’in iki ayrı yerde gömülü olduğunu öğreninca Kayıplar Komitesi yetkililerinden Murat Soysal’ı aradığınızı anlattıydınız bana...

ÜLFET CANSEÇ: “Ben da ekibimi yönlendirecem, gerekli araştırmayı yapsın” dedi bana Murat Soysal Bey. “Komutanlıktan izin isteyceyik Tekke Bahçesi açılsın” dedi. “Madem ki bu mezar bellidir... Gidip Önder İbrahim’in kızkardeşi Sevilay Hanım’la da görüşebilin bakalım naptılar, nasıl buldular...” dedi.

Çünkü Boğaz’dakinden kimlik çıktı ve ayrılsın diye onlar Mustafa’lık koydular... Ayrılsın iki Önder İbrahim... Boğaz’daki Mustafa Önder İbrahim’dir, Tekke Bahçesi’ndeki Önder İbrahim’dir. Önce Önder İbrahim’di ikisi da, ne zaman açtırdılar, o zaman “Mustafa”lığı koydular.

 

SORU: Tekke Bahçesi’ni açtırmadılar...

ÜLFET CANSEÇ: Açtırmadılar, önce Boğaz’da ve çıktı. Hatta Hasan Kutay söyleyinca bulundu dendi bana, bilmiyorum tabii doğrusu nedir. Murat Bey dedi ki “Dilekçe vermeniz lazım... Sizi arayacam ve isim vereyim” dedi. Dedim ki “Benimle ilgilenecek bir isim olsun, gidersiniz askere bazan da içeri bile koymazlar sizi... Yani gerçekten ilgili birisi olsun...”

“Tamam” dedi. “Doğrudan dilekçe yapacan, ben da ekibi yönlendiriyorum, bu araştırmayı yapsın” dedi.

Orada kaldı... Şu anda daha haber beklerim. Babamın resmini istediler, gönderdim Sermet Bey’e... İstedi resmi ki göstersin arkadaşlarına bakalım hatırlayan biri var mı diye... Daha haber gelmedi...

 

SORU: Umarım bu röportaj yayımlandığı zaman belki hatırlayan birileri çıkabilir inşallah...

ÜLFET CANSEÇ: Benim istediğim açıklığa kavuşsun artık bu konu... Tekke Bahçesi’ni açtırmak için ben yardım istiyorum, bize bir an önce babamızı bulmak için fırsat versinler. Allah kimseyi babasız bırakmasın, açık söylerim... Büyüdük sonra içine daha da oturur, çocuksun aklın kesmez... Kesmez, gene keser aslında...

 

SORU: Ne dediydi anneniz size?

ÜLFET CANSEÇ: Babamız kayboldu, biz öyle bilirdik... Ben hatta o resim karşıda asılıdır, çocuktum, yasemin var burada bahçede, küçüktüm, dizerdim yaseminleri, asardım babamın resminin altına, kokusu olsun vursun babama derdim, belki gelir... Hiç unutmam, komşunun kızı bisiklet sürer. Geldim oturdum, mahzunlaştım. Annem dedi “Noldu?”

“Hiç anne” dedim.

Gördü ama bisikleti...

“Bisiklet isten?” dedi bana.

“Hayır anne” dedim...

“Bisiklet isten sen, suratın asıldı” dedi.

“Ama senden istemem, babamdan isterim” dedim. “Ona babası aldı” dedim kendine... Biz bunları yaşadık Sevgül Hanım... Yani bu devlet bize yardımcı olsun, biz babamızı bulalım... Artık yeter, içimizde kalan bu uhdeyi... Bir tarafım ister bulayım, bir tarafım umudumu yitireceğimi söyler... Şimdi bana şey gelir, babam hastadır, çare bulmak isterim... Anlatamam size içimdeki duyguları, çok yaşadık bunları... Yani insan evlenir, babası görmez, çocuğu olur, babasını tanımaz... Benim çocuğumun ilk sorduğu bana, küçücüktü ikisi da, “Senin baban nerde anne? Noldu da öldü?” Anlattığımda anlamazlardı, şimdi şimdi, onlar da benimle birlikte üzülürler. Hatta kızım der, “Anne bulunmasın çünkü çok üzülecen, çok hasta olacan...”

“Annem” derim, “bulunmazsa, daha fazla hasta olacam...”

Çünkü isterim artık. Ben da bir Babalar Günü, gidip da bir çiçek olsun mezarına koymak isterim, bir bayramda çocuklarımı alıp da babamı ziyaret etmek isterim. Bütün ailemi gezerim her bayram, kızımla, oğlumla... Oğlum 18 yaşındadır, düşünün gelir benimle, giderik mezarlığa, gezerik, çiçek koyarık... Ve babama dua ederim... Sadece dua... Babam yok... Nerdedir? Bulmak isterim artık... Nolur yardım edin bulayım babamı... Yıllarca bu çokluğu çektim, en azından kalan ömrümde bir mezarı olsun, gideyim, bir çiçek koyayım da duamı okuyayım... Bileyim artık, ne oldu... Mesela ölür birisinin babası, ağlarlar, bilirmisiniz ne derim? “Şükrediniz ki babanızla yaşadınız, birşeyler paylaştınız...”

Ben ne paylaştım? Beş yaşına kadar, sadece paylaştığım onlar... Yetmiş yaşında ölür babası mesela, üzülür, ağlar. Derim ki “Ağlamayın, sevinin çünkü siz yaşadınız, baba sevgisi tanıdınız, ben babamın sevgisini bilmedim...”

Benim annem hem annem, hem babam oldu. Ayakları yıkanıp suyu içilecek bir kadındır. Evlenmeden, üç tane çocuk, aynı yaşta hemen hemen, okuttu... Hala daha elini üzerimizden çekmedi... Bir taraftan da şükrederim ki böyle bir annem var... O da olmasa ne yapacağımı bilmezdim...

Devlet bize yardım etsin, nolacak? Açtırırsa ne olacak Sevgül Hanım? Açtırmazsa bir ömür biz bu yokluğu hissedeceyik... Bunu vurgulamaya çalışırım, belki dinlerler, sesimizi duyarlar, bize yardım ederler... Benim gibi kaç kişi var öyle... Tekke Bahçesi’nde gömülü birçok kayıp var... Siz de biliyorsunuz size gelen bilgilerden... Tekke Bahçesi’nde bayağı var, açın, nolacak, çıksın varsa, yoksa da ortaya çıksın... O zaman yapılan devletin hatası varsa, o da ortaya çıksın. Neleri kabullenmedi bu halk? Nelere boyun eğmedi? Bu da unutulur gider... Ama biz en azından babalarımıza kavuşuruk... Bilirim ki bir mezarcığı var, giderim en azından çiçeciğini ekerim, suyunu dökerim... Başka yapabileceğim bir şey yok benim, benim elimden gelen bu Sevgül Hanım... Kime gideyim? Kime başvurayım? Gördüğüme sorarım, biraz daha deli deycekler, her komutana sorarım... Ama bu, anlatılmaz birşeydir...

Annem mesela neler yaşadı... Biz çocuktuk, sorardık “Babam nerdedir?”, cevap veremezdi... “Neden bulman?”

“Nasıl bulayım?” derdi.

Gezmediği, bakmadığı yer kalmadıydı... Mezarlara kadar açtırtı... En son görünürlerdi kendine, o kadar bozulduydu bu mezarları açtırdığı zaman Ağırdağ’da... “Aç kapıyı da kıvırcık saçlı biri geldi” derdi, açardım kapıyı, kimse yok...

“Anne yok biri...”

“Görmedin? Yeşil da tulum giyerdi” derdi...

Elinden geleni yaptı, bizi büyütmek için da elinden geleni yaptı... Biz bu kadar zaman babasız yaşadık, bu kadar fedakarlık gösterdi bu kadın. Bundan sonra olsun akıbetini bilelim, noldu, ne yaptılar... Uçurum dediler, sorduk, inilmeyecek uçurum yok dediler. Şimdi öğrenirim ki gerçekten o uçurum varmış Doğruyol’da. Gerçekten atılmış ve askerler çıkarılmış onun içinden daha sonra. Neden bir var, bir yok derler. Yani kimden öğrenebilirim ben bu en iyi bilgileri? Kimi bulayım, kime gideyim, artık şaşırdım Sevgül Hanım... İnşallah yazınız bir sonuç verir ve bilen birileri çıkar gelir, anlatır... Belki bir çare olur...

Tek ipucumuz Tekke Bahçesi, geri kalan başka bir şey var mı? Yoktur... Ağırdağ açıldı, şimdiki Boğaz Şehitliği... Annem tek tek açtırdı, onlarda yok, Türkiye’de yok, olsaydı bilgi verilecekti. E nereye gitti bu adam? Uçmadı ya... Sadece bir görgü tanığı var, Tekke Bahçesi’yle ilgili... Bir da Hasan Kutay’ın tanıklığı var, “Önder İbrahim’in mezarı çifttir” diye. İkisi da Boğaz’da şehit oldu, demek ki Tekke Bahçesi’dir, başka bir şey değil...

 

SORU: En azından içinizin rahat edebilmesi için bunun mutlaka yapılması lazım...

ÜLFET CANSEÇ: Kazılması gerekir... Bir imza kampanyası mı başlatayım? Tekke Bahçesi’nde gömülü olduğu sanılanların akrabalarından imza toplayıp bunları mı sunalım ilgili makamlara? Ya da Tekke Bahçesi’nde gömülü olduğu sanılanlar bir araya gelsin ve birlikte bir imza kampanyası mı başlatalım? Öyle bir şey yaparsak, belki sesimizi duyurabilirik... Küçük kardeşim Aysan da araştırma yaptı, o da Tekke Bahçesi’ne ulaştı... Tekke Bahçesi’nde tıkandı çünkü açılmıyor Tekke Bahçesi...

Bizim hikayemiz böyle... Belki sizin da yardımlarınıznan birşeyler başarabilirik...

 


 

Kıbrıslırum hükümeti Kayıplar Komitesi’ni desteklemeyi sürdürecek

 

Lefkoşa, 11 Haziran 2012 (T.A.K): Kıbrıslırum Başkanlık Ofisi Müdürü Hristos Hristofidis, Kıbrıslırum Hükümetinin, Kayıp Şahıslar Komitesinin çalışmalarını desteklemeye devam edeceğini bildirdi.

Politis gazetesi “Kayıp Şahıslar Komitesiyle İlgili Sorunlar Aşılacak... Kayıplar Konusunda Hükümet Taahhütleri” başlıklarıyla verdiği haberinde, Hristofidis’in, kayıp olan ve DNA testi metoduyla kimlik tespiti yapılan Georgios Dimitriu Mitas’ın cenaze töreninde yaptığı konuşmasında, kayıplar konusuna değinerek, ortaya çıkan sorunların aşılacağından ve Kayıp Şahıslar Komitesinin çalışmalarına devam edeceğinden emin olduğunu dile getirdiğini aktardı.

Habere göre Kıbrıslırum Hükümetinin olanakları ve yetkilerinin ötesindeki faaliyetler ve sebeplerden, ayrıca ikincil derecede önemli nedenlerden ötürü, yakın zamanda kimlik tespiti sürecinde ciddi engeller yaratıldığını belirten Hristofidis, şimdi önemli olanın, kimlik tespitlerinin mümkün olan en hızlı bir ritimle, çabucak ilerlemesi olduğuna dikkat çekti.

Hristofidis, hükümetin bu insani çalışmanın tamamlanması için Komite’nin çalışmalarını desteklemeye devam edeceği taahhüdünde bulundu.

Hristofidfis, Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Dördüncü Devletler Arası Başvurudaki kararı temelinde yükümlülüklerini yerine getirmesi ve kayıp yakınlarının sorularına tam yanıtlar verilebilmesi için ordu ve hizmetlerinin arşivlerini açması yönünde çalıştıklarını belirtti.

(TAK Ajansı Rumca Haber Bülteni’nden – 11.6.2012)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 913 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler