1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Evini bir Kıbrıslıtürk polise kiraladı diye Yorgacis'in adamları babamı dövmeye gelmişti'
Evini bir Kıbrıslıtürk polise kiraladı diye Yorgacisin adamları babamı dövmeye gelmişti

'Evini bir Kıbrıslıtürk polise kiraladı diye Yorgacis'in adamları babamı dövmeye gelmişti'

Tanti’nin torunları Andrula Mihalidu ile Elena Makrides’le, dedeleri Tanti’ye ilişkin röportajımız şöyle: TUNCER BAĞIŞKAN: Theodoros ve Mavros’un (Othonos) EOKA liderleri oldukları söyleniyordu… ELENA MAKRİDES:

A+A-

 

 

Tanti’nin torunları Andrula Mihalidu ile Elena Makrides’le, dedeleri Tanti’ye ilişkin röportajımız şöyle:

 

 

 

TUNCER BAĞIŞKAN: Theodoros ve Mavros’un (Othonos) EOKA liderleri oldukları söyleniyordu…

 

ELENA MAKRİDES: Hayır, böyle bir şey yok… Kesinlikle yok… Hatta şunu da anlatayım size: Daha sonraları Yorgacis’in adamları bir gün evimize geldiler, babamı dövmek üzere… Gerekçeleri de Tanti’nin mahallesindeki evini, bir Kıbrıslıtürk polise kiralamış olmasıydı… Babam Theodoros’u bu yüzden dövmeye gelmişlerdi… Bu polis hala evimizde yaşıyor…

1962’de olmuştu bu olay… Babamı dövmek için gelmişlerdi çünkü evini bir Kıbrıslıtürk’e kiralamıştı!  Babam evde yoktu o gece, çok şükür… Bu arada amcam Markos (Othonas)  Yorgacis’i bulup konuşmuştu, nedir bu alem diye… Ve bu dövme işini durdurabilmişti…

 

ANDRULA MİHALİDU: Mesela bir defasında gelip bize “Çabuk buradan ayrılınız” demişti Pembe – çünkü babamı öldürmeye geliyordu bazı Kıbrıslıtürkler ve Pembe bize bunu haber vermişti, kaçmamızı istemişti…

 

ELENA MAKRİDES: Bir gece amcamın evinde bir partideydik, Othonas amcamın evinde… Bizim mahallede nümayiş yapıldığını duyduk, yangınlar çıkarılmıştı – ben kardeşimle kaçmıştım ve ailemizle, Aykasiyano’daki evimize dönmeye çalışıyorduk… Aykasiyano Kilisesi’ne vardığımızda, sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini öğrendik, ateş da açılmıştı… Kilisenin yanındaki evciklerde saklanmak zorunda kalmıştık. Bir evden ötekine geçerek kendi evimize ulaşmaya çalışıyorduk. Benimle kardeşim Kullis’i teyzemin evinde bırakmışlardı, Kilise’nin yanında bir evdi bu. Annemle babam yollarına devam etmişti… Ertesi günü bize anlattıklarına göre annemle babamın, evimizin girişini ateşe vermişler, Pembe koşmuş ve annemle babama bu ateşi söndürmelerinde yardımcı olmuş. Annemin bir teyzesi bizimle kalıyordu, adı Eleni’ydi… Eleni’yle birlikte Pembe yangını söndürmüşler… Eleni, Vasilu nenemizin kızkardeşiydi… Bizimle kalıyor ve biz çocuklara bakmasına yardımcı oluyordu. Çünkü hiç evlenmemişti kendisi, ailemize yardımcı oluyordu…

 

SORU: Pembe’nin lakabı “Simsar” idi…

ANDRULA MİHALİDU: Yurtdışından sürekli altın bilezikler falan getirirdi, bunları getirdiği zaman anneme getirirdi, bunları satacak müşteri buluncaya kadar annem bunları Pembe için saklardı evimizde…

 

SORU: Araplar bir dönem Kıbrıslıtürk genç kızları satın alıp götürürlerdi, Pembe hanım da bu Kıbrıslıtürk kızları bulurdu Araplar için… Bu konuda bir arkadaşımız, Neriman Cahit geniş bir araştırma yaptı ve bir de kitap yayımladı… Hatta gidip Araplar’a satılan bu Kıbrıslıtürk kızların izini sürdü Arap memleketlerinde…

ANDRULA MİHALİDU: Bunu hiç bilmiyorduk… İlk defa duyuyoruz… İnanamıyorum bu söylediklerinize…

 

TUNCER BAĞIŞKAN: Pembe Hanım, bu işten komisyon alıyordu diye anlatılıyor, Araplar geldiğinde onlara bu kızları nerede bulacaklarını söylüyormuş…

 

ANDRULA MİHALİDU: Bunları hiç bilmiyordum, şimdi duyuyorum. Bizim bildiğimiz şey, Pembe’nin altın ticareti yaptığıydı ve yurtdışından getirdiği altınları anneme verdiğiydi, müşteri buluncaya kadar annem saklardı bu altın gerdanlıkları, bilezikleri Pembe için. Hatta annem bir keresinde bize “Biz da niçin satın almadıydık yahu bu altınlardan?” demişti!

Pembe’nin iki kızını hatırlarım: Fatma ve Ayşe… Bir de oğlu vardı, Mustafa… Fatma da, Ayşe de evliydi ama Pembe’nin eşi yoktu, duldu…

 

TUNCER BAĞIŞKAN: 25 yaşlarındayken eşi vefat etmişti ve dul kalmıştı… Köylere gidiyor ve “Kızını evlendirmek istiyor musun?” diyordu bir aileye. O günlerde yoksulluk vardı, para yoktu… Arap ülkesinden birisi gelince de bu aileyle temasa geçiriyordu.

 

SORU: Herhalde 1963’ten sonra hiç geçemediniz ve göremediniz evlerinizi, yerlerinizi…

ANDRULA MİHALİDU: Hayır, hiç geçemedik…

 

SORU: 2003’te barikatlar açıldıktan sonra gittiniz herhalde…

ELENA MAKRİDES: Birlikte gittik mahallemize… Hamam’ı ve evimizi bulmaya gittik… Evimizin etrafında oturan insanlar vardı, onlara “Tanti’nin Hamamı nerededir?” diye sorduk.  Onlar da bize “İşte burasıdır” dediler. Anlamamıştık çünkü hamamın girişi yıkılmıştı… Hamam’a geldiğimizi anlayamamıştık bu yüzden. Sonra “Evet, işte evimiz da budur!” dedik. Ama evimiz o kadar küçük görünüyordu ki… Herşey küçülmüştü sanki! Ben çok küçüktüm bu evden ayrıldığımızda, çok büyük bir ev olduğunu, çok büyük bir salonu olduğunu hatırlıyordum… Herşey çok büyüktü… Halbuki gidip görünce, aslında öyle olmadığını anladım!

Yaşım küçüktü diye her şey bana büyük geliyordu. Bir de mahallemizde öteki evler çok küçük olduğu için bizim ev daha büyük kalıyordu diğer evlerin yanında… Çok büyüktü bu ev, diğer evciklere göre.

 

SORU: Ben Çağlayan’da oturuyorum, Çağlayan’ı hatırlar mısınız?

ANDRULA MİHALİDU: Çok iyi hatırlarım Çağlayan’ı… Çağlayan’a giderdik, yasemin alırdık, yemek yerdik… Müzik dinlerdik… Yasemin satın aldığımızı hatırlarım, kebap kokusu vardı Çağlayan’da, yasemin kokusu vardı… 48’lerden falan bahsederim…

 

SORU: Ben 1958 doğumluyum, o güzel günleri kaçırdım ben…

ELENA MAKRİDES: Sen bizden daha şanslısın çünkü o korkunç yılları yaşamadın… Ben çok küçüktüm o zamanlar ve hala geceleri bazan korkarım, o yaşadığım korkunç şeylerden ötürü…

 

SORU: Tamam da 1963’ü yaşadık yani…

ELENA MAKRİDES: 1963, 1956-57-58’ler kadar korkunç değildi… Çünkü sürekli nümayişler oluyordu, evimize geliyorlardı kalabalıklar… Bir gün çok iyi hatırlıyorum, aynı sokakta bulunan iki kadını katletmişlerdi… Yalnız başlarına yaşayan iki Kıbrıslırum kadındı bunlar. Antigona’ydı birisinin adı, kızı da Lullu idi… Ana-kızdı bunlar… Tanti’nin evlerinde yaşamıyordu bunlar ama hamama gitmek için köşeyi döndüğünüzde, tam karşısındaydı evleri. Evlerinde Meryem Ana’nın bir ikonası vardı, bu ikonanın kutsal olduğu, mucizeler gerçekleştirdiği söyleniyordu, bu yüzden evlerine çok sayıda Kıbrıslırum giderdi… Antigone ölmüştü, kızı Lullu, aldığı yaralara rağmen ölmemiş, hayatta kalabilmişti… Bizden birkaç ev aşağıdaydı bu insanların evi… Babam her zaman Andrula’yla beni amcamlara götürürdü, nümayişler çıktığında.

 

ANDRULA MİHALİDU: Bir gün gene büyük bir kalabalığın yaklaştığını duymuştuk. Büyük erkek kardeşim o zamanlar 15.5 yaşındaydı, bir hayle taş toplayıp bunları bir kovaya doldurdu, evin damına çıktı. Evimiz, diğer evlerden daha yüksekteydi… Kalabalık gelip evimizi taşlamaya başlamıştı, kardeşim de taş atanlara taş atmaya başlamıştı. Kıbrıslıtürk polisi oradaydı ve olup biteni gayet kayıtsız biçimde izliyordu… Sonra da taş atanları değil, kardeşimi tutuklamışlardı. Neyse ki babam İngiliz hakimi tanıyordu ve kardeşimi cezalandırma girişimleri boşa çıkmıştı…

 

SORU: Yaşadığınız bölge karma bir bölgeydi ve tam sınırdaydınız…

ELENA MAKRİDES: Evet… Sınırdaydık… Önce Ayluga, sonra Aykasiyano…

 

ANDRULA MİHALİDU: Bir Kıbrıslıtürk vardı, adını bilmiyorum ben, Dr. Prodopapas’ın evinin yanındaki bir evde kalıyordu. İşte bu Kıbrıslıtürk babama gelerek “Hemen ayrılmalısınız çünkü seni öldürmeyi planlıyorlar” demişti. 1957’deydi bu… Dr. Prodopapas, Kıbrıslıtürkler’e yardımlarıyla çok meşhur bir doktordu. Çok iyi bir adamdı…

 

TUNCER BAĞIŞKAN: İhtiyaçlı, yoksul Kıbrıslıtürkler’den hiçbir zaman para almazdı…

 

ANDRULA MİHALİDU: Babam o günlerde kararsızdı, kalıp gitmek arasında… Bu Kıbrıslıtürk gelip “Seni öldürmeyi planlıyorlar, kaçın” dediğinde nihayet kararını vermişti ve Aykasiyano’dan böyle ayrılmıştık… Arabaya bir şeyler koyup oradan ayrıldık. 1957’ydi bu…

 

SORU: Sonra da 1958’de herhalde Tanti dedenizin çok güvendiği bir Kıbrıslıtürk, kendisine bu tuzağı hazırlamıştı onu öldürecek olanlara yardım olsun diye… Herhalde dedenizi çok iyi tanıyan birisi dedenize “Gel evini göster da sana müşteri bulduk, 300 Kıbrıs Lirası’na evini satın alacak” demişti ki dedeniz de ona güvenip evine gitmiş ve Kara Çete’nin tuzağına düşürülmüştü…

ANDRULA MİHALİDU: Herhalde böyle olmuştur…

 

TUNCER BAĞIŞKAN: Sabahleyin gitmişti oraya dedeniz Tanti… Ve onu bekliyorlardı öldürmek için…

 

ELENA MAKRİDES: Dedem Tanti, kendini vurmak isteyenlerle mücadele etmeye çalışmış, babam böyle anlatmıştı bize. Bastonuyla onlara vurmaya çalışmış… Ama 86 yaşında bir adamdı, gözleri neredeyse hiç görmüyordu, kendini korumaya çalışmış ama…

Öldürüldükten sonra, evdeki kasası açık vaziyette, evin dışında atılı bulunmuş… İçi boşaltılmış bulunmuş bu kasa, öylece açık ve atılı vaziyette…

Evin numarası 26 idi…

 

ANDRULA MİHALİDU: Hamam’ı tamir ettirmek için girişimler var mıdır?

 

SORU: Öyle bir şey yoktur, bildiğimiz kadarıyla…

ANDRULA MİHALİDU: Avrupa Birliği’nden bu hamamı tamir ettirmek için para yardımı alabilirler halbuki eğer onlara söylersek…

 

SORU: Tanti’nin oğluları hayatta mıdır?

ANDRULA MİHALİDU: Hepsi vefat etti… Sadece torunları hayattadır, bizler ve başka torunları…

 

SORU: Dedeniz Tanti’nin zayıf noktası “para”ydı, bu yüzden ona “Gel da evini satacak müşteri bulduk, 300 Kıbrıs Lirası verecek” diye tuzak kurabilmişlerdi… Ve kimseye bir şey söylemeden yürüyüp gitti ve bu tuzağa düştü… Üstelik güvendiği Kıbrıslıtürkler düşürdü kendini bu tuzağa…

ANDRULA MİHALİDU: Evet… Babam hiç öyle olmadı, paraya değer vermedi, harcadı… Ve şimdi parçalar birleşiyor ve onun tuzağa nasıl düşürülmüş olduğunu daha iyi anlıyoruz…

 

TUNCER BAĞIŞKAN: Ayluga ve Aykasiyano önemli noktalardı “milliyetçi” Kıbrıslıtürkler için. Bunlar için bir diğer önemli nokta da Ömerge mahallesiydi, Tahtakale’ydi…

O günlerde biz Ömerge mahallesinde kalıyorduk. Babam Kaymaklı’da bir ev yaptırmıştı ve oraya taşınmıştık fakat ninemiz orada kalmıştı… Öte yandan Ahmet ve Peyker orada kalmıştı, Ömerge’de. 1958’de büyük halamı orada öldürdüler.

Babama sormuştum, “Peyker halamı kim öldürdü?” diye. Babam da bana “Çok karıştırma, bizim “Teşkilat”ın işidir” demişti. Bunun nedeni neydi? 1958’de halamı öldürünce, Ömerge mahallesindeki tüm Kıbrıslıtürkler mahalleyi terkederek  kaçmışlardı. Aykasiyano’da olanlar da aynıydı, Ayluga’da olanlar da aynıydı: Kıbrıslırumlar’ın evlerini yakıyorlar ve onları bu mahallelerden kaçırıyorlardı… Amaç “TAKSİM”i gerçekleştirmekti… O nedenle 1958 bir dönüm noktasıydı çünkü o güne kadar içiçe olsun, yanyana olsun birlikte yaşıyorduk… O günlerden bugünlere böyle geldik işte…

 

SORU: Ancak düşünmüyoruz, beynimizi kullanmıyoruz pek Kıbrıs’ta… Bazı Kıbrıslırumlar, “Sorun 1974’te başladı” diyor, oysa sorunun kökleri 50 yıl öncesine gidiyor…

ELENA MAKRİDES:  Evet… 1956 yılında İngilizler “Böl ve yönet” politikalarını uygulamaya koymuşlardı…

 

TUNCER BAĞIŞKAN: Bir keresinde Londra’da babamın arkadaşı olan bir Kıbrıslıtürk polisi bulmuştum ve ona “O günlerde neler yapıyordunuz?” diye sormuştum. Bu adam da bana şunları anlatmıştı: Bir landroverde biri İngiliz, biri Kıbrıslırum, biri de Kıbrıslıtürk oksillari polis (bu kendisiydi) dolaşıyorlardı. Adamın anlattığına göre araçta iki kutu boya vardı, biri kırmızı, biri mavi. “Rum okuluna gidiyor ve kırmızı boyayla duvarlara TAKSİM, VOLKAN yazıyorduk… Sonra da Türk okuluna gidiyorduk ve ENOSİS, EOKA yazıyorduk mavi boyayla” diye anlatmıştı…

“Böl ve yönet” politikalarıydı bu İngilizler’in… Güneyde benim pek çok Kıbrıslırum arkadaşım var, tanıdığım var ve bunlar arasında bulunan bazı milliyetçi Kıbrıslırumlar, hala bunu göremiyorlar, bunu düşünmüyorlar bile!

 

ANDRULA MİHALİDU: Neden sadece 1974’ten bahsediyoruz? Örneğin neden daha uzak geçmişten bahsetmiyoruz? Bizleri hiçbir zaman “göçmen” olarak kabul etmediler mesela, hükümetten hiçbir yardım almadık hiçbir zaman çünkü bizi “göçmen” olarak görmediler, bizler 1956 göçmeniyiz, 1974 göçmeni olmadığımız için bizi “göçmen” bile saymadılar…

 

TUNCER BAĞIŞKAN: Ömerge’den Kaymaklı’ya gitmiştik diye anlattım size. Bu kez de 1963’te Kaymaklı’dan göçmen olmuştuk…

 

SORU: Kıbrıslılar’ın tam olarak neler olup bittiğini tümüyle kavrayacaklarından şüpheliyim… Gerçekten aklı karışık toplumlardır bizim toplumlarımız, her iki toplumun da aklı karışıktır – kafalarında net değildir tablo, neler yaşanmış olduğuna dair… Hala böyledir bu… Ve hala iki tarafın da bir takım farklı hülyaları vardır, bu hülyalar da birbiriyle örtüşmüyor… Adamızı yabancılara vermek için mi savaştılar bunca yıl? Yabancılar tadını çıkarır Kıbrıs’ın ve biz de yalnızca acı çekeriz…

ANDRULA MİHALİDU: Ben turist rehberi olduğum için sık sık kuzeye geçerim. Alman turistler götürüyorum oraya… Her geçtiğimde de bir daha asla bu adanın birleşemeyeceği duygusunu hissederim…

 

ELENA MAKRİDES: İngilizler bu adayı bölmeyi başardılar gerçekten…

Herşey çok trajiktir bu adada, burada olanlar bizi gerçekten çok üzüyor… Her defasında kuzeye geçtiğimizde etrafta Türk bayrakları görüyoruz, değişimi görüyoruz, “Burası artık Kıbrıs değildir” diye düşünüyoruz… Sanki Anadolu’ya ya da Arap ülkelerine gitmiş gibi oluyoruz… Birkaç kez geçtim kuzeye, Girne’ye, Mağusa’ya gittik bir defasında… Bir defasında da Tanti’nin mahallesine gittik… Kıbrıs’taymışım gibi hissetmedim kendimi, Lübnan’da ya da başka bir Arap ülkesindeymiş gibi hissettim kendimi, gördüklerimin kesinlikle Kıbrıs’la alakası yoktu…

 

ANDRULA MİHALİDU: Sanki de Anadolu’ya gitmiş gibidir insan, Kıbrıs değildir bu… Tüm bunlar beni hasta eder…

 

ELENA MAKRİDES:  Mesela Girne benim favorimdi, tüm yazlarım Girne’de geçerdi, hatta kış aylarında da her Pazar Girne’deydim… Kocam bana “Nereye gidelim?” dediğinde, her defasında “Girne’ye…” derdim. Bir keresinde kocam bana “Bir kere da Larnaka’ya gitsek yahu, Girne kaçmaz ki olduğu yerden!” demişti.

Zefiros’la Beş Mil arasında bir noktada, yeğenimin bir evi vardı – Othonas amcamızın kızının eviydi bu… Bu evin yedi tane yatak odası vardı, çok büyük bir evdi ve biz yaz tatillerimizi hep bu evde geçirirdik…      

Darbe olduğunda yeğenim oradaydı, o gün Cumartesi’ydi… Pazartesi Lefkoşa’ya dönmüş ve bana “Hade gel Girne’ye gidelim” demişti.

“Delirdin mi ne?” demiştim yeğenime… “Türkler gelecek…” demiştim yeğenime…

İyi ki Cumartesi olmuştu bu olay çünkü eğer Pazar günü olmuş olsaydı, çok daha fazla sayıda insan ölecekti… Pek çok komşumuz öldürülmüştü… Çünkü bu ev, işgalin başladığı noktadaydı…

Tuhaf bir şey söyleyeyim size: İşgalden iki hafta önce burada yüzüyorduk, bir tekne vardı, teknedeki insanlar takım elbise giymişlerdi ve dizlerinin üstünde dosyalar vardı… Ondan sonra düştü jeton bizde – işgali planlıyorlardı… Çünkü bu insanları gördüğümüzde, “Bir teknede takım taklavat ne işi var bu insanların?” diye düşünmüştük o zaman…

O yıllarda Kıbrıslıtürkler daha çok “Başiyammos” dediğimiz Altı Mil plajına giderdi, oraya gittiğimizde pek çok Kıbrıslıtürk görürdük… Şimdilerde orası Acapulco oldu…

 

ANDRULA MİHALİDU: Miamilya’dan (Haspolat) Girne’ye giden bir yol yapılmıştı – eşimin bir fabrikası vardı Miamilya’da, tişört ve iç çamaşırı ürettiği bir fabrikaydı bu… Kocam için Lefkoşa’daki evimize gitmek yerine, Miamilya’daki fabrikadan çıkıp Başiyammos’ta bizimle buluşmak daha yakındı. Yaz aylarında, öğle aralarında Başiyammos’a giderdik, kocam da fabrikadan çıkıp gelirdi bizimle buluşmaya…

 

TUNCER BAĞIŞKAN: Neden “Başiyammos” derdiniz bu plaja?

ANDRULA MİHALİDU: Çünkü çok kumluk bir araziydi… “Tombul kum” demektir “Başiyammos”…

 

TUNCER BAĞIŞKAN: Bu bölgede denizde çok insanın öldüğü anlatılır…

ELENA MAKRİDES: Doğrudur bu… Çünkü denizde gözler oluşurdu ve insanları içine çekerdi… Denizdeki bu gözler nedeniyle çok sayıda insan ölmüştü orada…

 

ANDRULA MİHALİDU: Fabrikamızda dokumacılık yapılırdı, MKL idi fabrikanın adı… Eşimin adı Aris Mihalidis… Fabrikanın adı Mihalidis Kallis Lenas’ın ilk harfleridir. Ortaklarının adıyla kendi adının birleşimidir bu.

Eşim İngiltere’de tekstil üstüne eğitim görmüştü, fabrikadan sorumluydu – ortağı burada çalışmazdı, sadece eşim çalışırdı fabrikada. Bir de diğer ortak Lenas, patronları falan çıkarırdı fabrikada. Almanya’ya ihracatımız vardı bu fabrikadan mesela…

2003’ten sonra eşim bu fabrikayı görmeye gitti – bütün dokuma makineleri oradan kaldırılmıştı. En yeni, en modern dokuma makinelerini almıştı eşim çünkü bu işin eğitimini görmüştü İngiltere’de. 1969’da alınmıştı bu makineler, fabrika 1969’da kurulmuştu. 1974’te yeni bir dokuma makinesi getirilmişti – o da fabrikaya yerleştirilmişti. Fakat 2003’te eşim bu fabrikayı ziyaret ettiğinde, tüm bu modern makineler ortadan kaldırılmıştı, yoktu orada… Sadece dikiş makineleri vardı fabrikada, diğer makineler gitmişti! Fabrikanın sorumlusuyla görüşmek istemişti eşim fakat adam “Hayır, ben çok meşgul birisiyim, şimdi misafirlerim var, seninle görüşemem” demişti, eşim de oradan ayrılmıştı ve bir daha geri gitmedi bu fabrikaya… Çünkü onun için çok acı vericiydi bu…

Bizim fabrikanın yanında Kaloderma fabrikası vardı, onlar da şampu ve diğer kozmetik ürünler üretmekteydi o zamanlar…

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 928 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler