1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Evet… Kadınlar…
Evet… Kadınlar…

Evet… Kadınlar…

Evet… Kadınlar…

A+A-

 

Neriman Cahit

Evde kalmayı çok seviyorum…
Bazen okumak – yazmak bana zevk verse de, bunları yapmadan, çoğu kez, eski zamanlara gidip, o günleri bir bir anımsamak… Yorgun değilsem, bunları – ya  bazı duygu ya da tanıklıkları – kaleme almak… Ama, bunları – artık – pek yapamıyorum… Çünkü,
Toplumsal kirlenme / siyasal yozlaşma o denli arttı ve artıyor ki…
Bunları sık sık düşünüyor… Düşüncelerim ise, ‘kadınların’ üzerinde yoğunlaşıyor…
Feministçe mi?..
Değil… Kesinlikle değil…
Neredeyse, ‘SEVGİYİ’ unutmuş / unutturulmuş bir düzende, sevgiyi yaşatmanın çarelerini ararken… Varılan düşüncelerden biri…

***
Ben, kesinlikle inanıyorum ki: “Bütün kadınlar iyi, bütün erkekler kötüdür” diye bir genelleme yapılamaz… Erkeklerin, toplumlara egemen olmalarını sağlayan: “Güç, şiddet ve acımasızlık”, kadınlarda da görülebiliyor… Ve, kadınlar da sırasında, ‘baskı şiddet ve acımasızlıktan yana’ olabiliyor…

SORU ŞU…
Düşman bellediği kimselerin ölümü karşısında bile: “Herkesin anası var” diye üzüntü duyma yüceliğine nasıl ulaşılacak?  Kim taşıyacak bizi oralara? Kim yaşatacak karşılıksız sevgiyi?
- Erkekler değil de kadınlar mı?
… EVET… ERKEKLER DEĞİL DE KADINLAR…
(İsterseniz, ‘kadınlar yerine ANALAR’  diyelim…)

***
Evet, kadınların üstünlüğü buradan geliyor.
… Ana olabilmelerinden… Analık duygusunu… Yani, (karşılıksız sevgiyi’ yaşayabilmelerinden…
Biliyoruz, ‘Anamalcı Düzen’ karşılıksız sevgi diye bir şey tanımıyor, her şeyde olduğu gibi… Sevgiyi ise ‘çıkar’ çerçevesinde üretiyor…

***
Eski kültürlerde görülen: Kendini, bütünün bir parçası sayma, birlikte yaşama ve birlikte çalışma… Ortak bir geçmişten gelmenin bilinciyle ortak bir geleceğe yönelmenin özlemi yok şimdilerin insanında…
Anamalcı düzenin insanı, kendi ayakları üzerinde durmak zorunda olan bir birey… Çıkarcılığı aşabilen tek alan: “Ana-baba ve çocuklardan” oluşan küçücük bir aile ortamı…
Bu alan dışında, her yerde çıkarlarını kollaması, emeğini satmaktan – başkalarının emeğini sömürmeye kadar, her alışverişte uyanık olması gerekiyor…
Düzen dayatıyor ona bunu… Yoksa, ayakta kalamaz… Çıkarcılıktan en çok uzaklaşılan aile ortamlarından bile birtakım ince hesaplar yapılmadığını kimse söyleyemez…

***
Ortak kaygılarla dayanışma içinde yaşayan bireyleri düşünelim… Karşılıksız Sevgiyi acaba ‘Sınıfsal ilişkilerde’ bulabilir miyiz?

***
Çıkar ilişkileri çerçevesinde üretilen sevgi, ister istemez yüzeyde kalan bir sevgidir…
Derinliği, güvenirliği, dolayısıyla gücü, yönlendiriciliği olmayan bir sevgi… İnsanlardaki ‘Sevgi gereksinimine’, anamalcı düzen, ancak, böyle karşılık verebiliyor… Bu, bir aldatmacadır…
Neredeyse, sevgiyi öldürmek için örgütlendiği söylenebilecek bir düzende… ‘Yüzeysel Sevgiyle’ üstü örtülüp yok edilen, ‘Gerçek Sevgi’… Başka bir deyişle: “Karşılıksız Sevgi” nasıl yaşatılacak, nasıl geleceğe taşınabilecek?..

***
Kanımca, anamalcı düzenin, çıkarcılığa ezdirmediği bir tek, “Karşılıksız Sevgi” kaynağı kaldı: ANALAR…
Onlar, her zaman olduğu gibi, bugün de, çocuklarını hiçbir karşılık beklemeden seviyor analık duygusuyla yüceltiyor, kendilerini aşıp: “Herkesin anası var” diyebiliyorlar…
Sağa-sola çekmeden, bu konu üzerinde düşünmenizi öyle çok istiyorum ki…
SEVGİYLE…


---------------------------------------------------------------------------------------------------------

HERKES, AKLINI BEĞENDİKÇE…

Sevdiğim bir sözdür:
“Yeryüzünde en dengeli dağılmış olan şey akıldır… Zira, herkes kendi aklını beğenir…”
Gelin bunu ‘ulusal kimliğe’ uyarlayalım:
“Ulusal kimlik insanlara çok adaletli dağıtılmıştır. Çünkü herkes, kendi kimliğini beğenir.”
Bugün yeryüzünde sekiz bine yakın “etnik kimliğin’ bulunduğu kabul ediliyor.
Ülke sayısı ise: 180…

***
Gelin Anadolu’ya bir göz atalı m: Türklerden önce Anadolu’da yaşayan uygarlık sayısı (35) imiş… O halde, Türklerin Anadolu’ya gelişlerinde karşılaştıkları bu uygarlıklardan etkilenmemeleri mümkün mü…
Ya bizim, Kıbrıs’ta yaşamış olan tüm uygarlıklardan etkilenmemiş olmamız söz konusu olabilir mi?
Ama biz, kimliğimizi, kültür tarihimizi bilmiyoruz ki… Bunun çözümü ise: Köklerimizi arayıp bulmak değil midir…
Arayıp buldukça ve kendimizi tanıdıkça umuyorum ki – Umalım ki – karşıt gördüğümüz “ÖTEKİLERİ” bağışlamayı öğreneceğiz…

Bunları, düşünüp yazdıkça, son dönemde okuduğum bazı ‘Toplumbilim’ kitaplarında altını çizdiğim bazı satırlar geliyor aklıma:
“Toprak, her şeyi anımsar, adları konmadan canına kıyılmış, daha doğmamış bebekleri bile…”

***
O zaman aslolan yaşadığımız toprak mı demeli…
Neden olmasın?
Bir çam ağacını düşünelim…
“Bizim ülkemizde yaşar, Avrupa’da yaşamaz diyebilir miyiz?
Hayır, ancak: “Şu iklimde yaşar, bu iklimde yaşamaz” diyebiliriz…
İnsanlık, bunu kendisine de uygulayamaz mı?
Uygulayabilir ama bunun için de önce toprakla barışması gerekli…

***
İnsanın, doğaya hükmedebileceğini düşünüp meydan okuması, bir ağacın: “Toprağa gereksinimi yok. Toprak bana muhtaç” demesi kadar cahilce geliyor insana…
Koskocaman nüfuslara, kalıplaşmış tümceler öğretiliyor… Bir ilkokul çocuğuna öğretilir gibi: “En büyük Sen… Sen her şeyi yapabilirsin… Senden büyük yok…”  Vb…

***
Ama doğru dürüst bilgiler öğretilmiyor çoğu kez… (Hatta büyüklere de…)

***
Belki de insanlığın yaşadığı acıların kökeni bu…
Alfabeyi öğrenmeden tümceler öğrenmek…
İlk farklı tümcede ise çuvallayıp: “Bu bizden değil…”  deyip üzerine yürümek…
Karşısındakini tanımadan ‘Hayat damarını” tıkamak…

***
Ve daha neler…
Niceler…


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


HALA
DURUYOR
O YAĞLI URGAN…

Yana yana esmerleştiğimiz bu çölde
Yılların hükmü yok, yollar kördüğüm
Yollar sarı diken, pıtrak, azgan, yollar ısırgan…
Dikenli en uzun yastıktır hayat
Dikenli en uzun çıkmaz Yeşil Hat…

***
Yan yana daha da esmerleştiğimiz bu çölde
Yasaklı birer keçi sürüsüyüz
Kareli koyun bulmacası…
Sorgusuz ‘Papaz Karası’, günah kuryesi…
Yol, gel ve kal çıkmazında
Yağma ve utanç molası
Uzun göçlere mahkum
Yorgun birer martı uçmazı…

***
İkiye bölünmüş duvar haritalarında
Unutkan yol atlaslarıyız…

***
Hayatın kırılma noktasında düştük yaşamaktan…

***
Ölümden öteye yol yok… Yok işte…

***
Asıldığı yerde duruyor o yağlı urgan…

Neriman CAHİT

Bu haber toplam 290 defa okunmuştur
Adres Kıbrıs 184. Sayısı

Adres Kıbrıs 184. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler