1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. EŞCİNSELLİK DENEN AĞIR TABU (3)
EŞCİNSELLİK DENEN AĞIR TABU (3)

EŞCİNSELLİK DENEN AĞIR TABU (3)

Dr. Freud’a göre ilgisi çok… Organik yanlışlık, tamam, Oidipus Komleksi iyi… Yine de tüm eşcinsellik olaylarını bu iki nedene indirgemek biraz topatancılık gibi oluyor; çünkü, bunun, çok daha çetrefil, dolambaçlı ve akla yakın yan neden

A+A-

 

Dr. Freud’a göre ilgisi çok…

Organik yanlışlık, tamam, Oidipus Komleksi iyi… Yine de tüm eşcinsellik olaylarını bu iki nedene indirgemek biraz topatancılık gibi oluyor; çünkü, bunun, çok daha çetrefil, dolambaçlı ve akla yakın yan nedenleri olmalı…

Bazı uzmanlarsa, eşcinselliği, “temelli” ve “sonradan olma” diye ikiye ayırıyor… Temelli eşcinsellik ya organik ve kalıtımsaldır ya da Oidipus kompleksinden olur.

Bu konuda Freud’un, ‘çocuklardaki anne düşkünlüğüne’ ilişkin savının en güzel örneklerinden birini, Stendhal vermiştir: “Vie de Henry Brulard” da, şöyle bir bölüm çok ünlüdür: “Annem Henriette, tatlı bir kadındı ve ona basbayağı tutkundum. İçimden hep, üstünde hiç giysi olmasa da onu öpücüklerimle örtsem duyguları gelirdi. O da beni tutkuyla sever, sık sık öperdi. Öpüşlerine, öyle bir ateşli karşılık verirdim ki, çoğu kez kalkıp gitmek zorunda kalırdı. Onu hep, boynundan öpmek isterdim, öperken de babam gelirse, ondan tiksinirdim…

Ayrıca, eşcinsel ilişkileri bilinen Gide ve Proust’un da anneleriyle ilişkileri önemlidir. Rivayet ederler ki, hasta yatağında Proust, ‘anneme kavuşacağımdan emin olsam, şu dakikada tereddütsüz ölürüm” dermiş.

***

Ve Virginia Woolf…

Tüm çok boyutlu sanatçılar gibi, o da, kendi kendisinin içinde çoğalarak, zenginleşen insanlardan biri… Öbür kadınlara hiç katlanamıyor, tek olmak istiyordu ama ‘eşcinsellik’ de onu büyülüyordu! Fizik olmaktan çok, entelektüel bir büyülemeydi bu. Her şeyden çok, hoşa gitmekten hoşlanıyordu, baştan çıkarmaktan. Ne var ki, gerçek temastan da ürküp, dehşete düşüyor, kaça kaça bir hal oluyordu… Küçük adı, Virginia, “bakire” anlamına gelmekteydi ya, gerçekti bu, Virginia Woolf bakireydi…

1922’de rastlaşıyorlar ‘Vita’ ile… Önceleri aralarında iki edebiyatçı hanım dostluğu geliştiriyorlar… 1925’te, Vita, eşine şu itirafı yapıyor: “Gerçekte onunla (iki defa) yattım; ama, hepsi o kadar…  Umarım ki, çok şaşırmadın!”

Vita için Virgina Woolf’un yaklaşımı ise şöyle: Yazarlığını pek önemsemiyor ama, varlığından da etkilendiği kesin. Şöyle tanımlıyor onu: “… bir kent perisi, mavi kanlı bir orman cini, soylu bir Tanrıçadır Vita.”

***

Virginia Woolf’a gelince:

Uzmanlarının bu konudaki tanımlamaları ise şöyle: “… ne kadar farklı görünürse görünsün, erkeklik ve kadınlık iç içedir, her beşeri varlık, bir kutuptan ötekine gider gelir durur; çokluk, kılık kıyafet, erkek ya da dişi bir görünüşü tek başına sürdürürken… bu kılığın altındaki gerçek cinsiyet – yalancı cinsiyet haline dönüşmüştür. Zaman zaman biri ya da öbürü ağır basar, erkek ve kadın, bu iki öğenin ondaki karışımıdır; ki, davranışlarına sık sık beklenmedik yönler veriyordu…”

Son not: Virginia Woolf, 1941’de intihar etti…

 

SON SÖZ OLARAK…

Evren, evrenin içinde doğa, doğanın içinde toplum, toplumun içinde insan!

Evet, İnsan…

İnsan, önemli bir yanıyla toplumsal bir varlık… Evet ama, diğer yanıyla da doğasal bir varlık değil mi?

Ben, bu konuda Atilla İlhan’a katılıyorum:

“a eğer ‘a’ ise, ve ‘b’, ‘a’nın karşıtı ise; a-b’yi içerir (kapsar). (Evet, tez’le – antitez’in bir ‘senteze’ ulaşabilmesi, aynı ünite içinde ‘karşıtların birliği ve karşıtlığı ilkesine’ uyması gereklidir.

Yani, “Diyaliktik’ formülüne göre, erkeklik eğer ‘a’ ise ve onun karşıtı dişilik ‘b’ ise: a – b’yi, yani, dişilik – erkekliği içerir.

Bunun tersi de geçerdi elbet: Dişilik eğer ‘a’ ise, onun karşıtı erkeklik ‘b’ ise… a-b’yi, yani, dişilik – erkekliği içerir…

Başat cinsel niteliği ne olursa olsun, her birey doğasal bir varlık olarak, öteki cinsin karşıtlığını da içinde taşımaktadır…

Ünlü Doktor Brander de bunu onaylamaktadır: “Bilimsel olarak da böyledir bu… Hepimizde belirli oranlarda erkek ve kadın hormonları bulunur. Bir kadın bedenindeki erkek hormonları ağır basması, ‘cinsel çelişki’ dediğimiz şeyi doğuruyor… Zaten, erkekten dönme kadınların, çoğu, özlemlerine bu sayede kavuşmuyorlar mı? Dışardan müdahaleyle, bedenin hormon dengesi değiştiriliyor, birey kadınlığa doğru itiliyor.

(…) Kaldı ki, cinsel psikoloji ustalarının hiçbiri cinselliğin, kesin sınırları olduğunu söylememişlerdir.

İşte, Freud’un söyledikleri:

“… Sağlam ve hasta… normal ve anormal kavramları, nitelikleri bakımından kesin bir biçimde ayrılmış değildir…

·        Gregorio Maranon: “… Her canlı, iki cins olarak doğar. Canlının bu iki olanağından birisi, hormonların etkisiyle, gittikçe gelişerek, ötekini bastırır. Yalnız öteki cinsel olanak, yani, karşıt cinsin özellikleri, bütünüyle kaybolmuş olmaz…

·        Sketel: (…) Tek cinsiyetli (monoseksüel) yaratık yoktur. Tek cinsellik, doğaya aykırı, anormal bir şeydir. Doğa bizleri çifte cinsiyetli yaratmıştır; onun için, çifte cinsiyetliler gibi davranmamızı ister…

(…) İnsanın bilinçsiz yanına ‘anima’ ismini veririz; erkeğin dişi yanına ‘anima’ diyebiliriz.

(…) Eşcinselliğin, patolojik bir sapıklık olarak yorumlanması, çok su götürür…

***

1970’li yıllardan beri, aynı cinsten kişilerin evlenmesi, birçok ülkede, ‘Skandal konusu’ olmaktan çıkmıştır…

***

Konunun belli başlı noktalarlına değindiğimi sanıyorum… Ha, yeterli mi bu… Değil, kuşkusuz… ama ben, ‘gerisini de siz tamamlayın’ diyorum… Ben, geçmiş dönemlerde ‘Bizde Eşcinsellik’ konusundaki araştırmalarımı iki kez ve geniş olarak birini ‘Ortam’ diğerini de ‘Yeni Düzen’ gazetesinde yayınladım… Gerisi sizlere kalmış…

***

Evet, gerisi bize kalmış…

Dünya bizi tanımıyor uykusundan uyanalım gayrı… Bakın dünya bizi nasıl da tanıyor:

·        “BBC: Kuzey Kıbrıs’ta Eşcinseller Kaygılı…”

·        “Doğaya Aykırı Cinsi Münasebet AIHM’de: Davayı açan ‘Human Dignity Trust’…

·        Dahası gelecek elbet…

                                                                           (Bitti)

 


 

LTB ve Sezonun ilk oyunu

SAVAŞ İKİNCİ PERDEDE ÇIKACAK…

 

Toplumların bilinçlenmesinde ‘Tiyatro Sanatı’nın işlevi yadsınamaz. Tiyatronun bu işlevi gerçekleştirebilmesi, sanatçının tiyatro ile belirlenen amacı özümlemesine ve giderek, “ülke gerçeklerine uygulayabilme esnekliğine” bağlıdır. Bu bağlamda ‘Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun, gençlerimizin eğitiminden – toplumsal bilincin (sanat aracılığıyla) yükselmesi konusundaki katkıları yadsınamaz.

Toplumsal gerçekler ve estetik değerlerin sentezinden soluklanacak bir tiyatro – deyim yerindeyse – bir toplumda ‘sanat reformu’ yapabilecek bir durumdadır; ki LBT, toplumumuzda bunu yapmıştır.

LBT’nun, bugüne dek gençlere verdiği emek ve değerler ‘geleceği sağlıklı temeller üzerine oturtma’ babında, diğer kurumlara da örnek olmuştur ki; “Sosyal varlığımız + varoşumuz konusunda” tam (32) yıldır söyleyecek sözü olmuştur; hem de yalnız sahnede değil, gerektiğinde, sokaklarda, meydanlarda da…

SAVAŞ İKİNCİ PERDEDE ÇIKACAK..

Bu sezon, başlıkta adı yazılı – Oldrich Danek’in oyunuyla açtı perdelerini LBT, gencecik bir Yönetmenin – Nehir Demirel’in – ilk oyunu olarak. Öncelikle şunu vurgulamak gerek: Gençlerin ilk deneyimlerinde ufak tefek hatalarını toleransla karşılamak gerek. Nerde kaldı ki, tam bir ‘kadro iletişimi’ içinde sahne dilinde – belli bir estetik düzeyi yakalamış oyun…  

Oyunun başrolünde (Bendl rolüyle) Osman Ateş, oyunda gençlik ve yaşlılık serüveninde – bedenini ve sesini ustalıkla kullanıyor + yabancılaştırma anlarında – ki, bu anlar, oynadığı tiradlardır – teknik olarak, ayrımları gayet iyi düzenlenmiştir + Osman Ateş’in oyunculuğu yanı sıra; dans yeteneğinin de, oyunda, başarılı bir şekilde öne çıktığı görülür.

Oyunda yer alan yabancılaştırma unsuru – ‘Brethyen’ bir anlayışla – gerek yönetmen gerekse oyuncular tarafından başarıyla yansıtılmıştır. Bu anlayışla, duygusal katılımların yanı sıra (Bretihyen) anlayış, aklın ön planlarına çıkartılarak, Bendl’ın, yaşamı sorgulaması – ki, bu sorgulama – “Toplumsal kurtuluş olmadan, bireysel kurtuluşun olamayacağı gerçeği… sahneden – izleyicinin beynine ve yüreğine akıyor, sorgulanması gereken önemli bir ‘gerçekliğimiz’ gibi…

Osman A, Kıymet K, Barış - Erol R, Hatice T, Cem A, Döndü Ö, Melek G, Özgür O, Zelih Ş, Melihat M. B, gibi, LBT’nun, genç, dinamik, deneyimli ve başarılı kadrosuyla, genç yönetmen Nehir D’in uyumlu ekip çalışmasıyla, “toplumsal gündemimize” denk düşen bir oyun bu…

Oyundaki müziği yapan Ersen Sururi ve arkadaşları da, oyunun ‘öz ve biçimine’ denk düşen bir yorumla besteyi icra ettiler. Üçlü kızlardan tutun da, dekor, ışık, efekt, kostüm ve fotoğrafa kadar – insanın içini ürperten anları yaşatan bir oyun bu denebilir…

***

Son söz olarak:

Bir oyun, her yönetmenin elinde daha farklı sahnelenebilir… ama, tiyatro dünyasında bir deyiş vardır:

“Herkes, kendi Hamletini sergiler…”

Bu oyun’un da kendi içinde tutarlılığı vardır  ve bu oyun ‘Onların Hamleti’dir…”

***

Bu günlerde, en çok ihtiyacımız olan şey UMUT…

Bu umut yollarının birinin ve SANATTAN geçtiğini ne olur unutmayalım…

 

 

 

    

 

 

 

Bu haber toplam 1274 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler