1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Erkekliğin sancısı eril tahakkümü sorgulamadan iyileşir mi?
Erkekliğin sancısı eril tahakkümü sorgulamadan iyileşir mi?

Erkekliğin sancısı eril tahakkümü sorgulamadan iyileşir mi?

Doğuş Derya (FEMA Aktivisti): İkinci ve üçüncü dalga feminizmlerin önemli bir özelliği eylemlilik düzeyinde ortaya koyduğu radikal aktivizm aracılığı ile bugüne dek kamusal alanı belirleyen pratik biçimlerini sorgulamaya açmak ise, bir diğer özelliği de,

A+A-

 

 

Doğuş Derya (FEMA Aktivisti)

dogus@feministatolye.org

 

“Erkeklik, diğer erkekler için ve onlar önünde, kadınlığa karşı ve dişil olma korkusu ile kurulan bir kategoridir”

Pierre Bourdieu

 

İkinci ve üçüncü dalga feminizmlerin önemli bir özelliği eylemlilik düzeyinde ortaya koyduğu radikal aktivizm aracılığı ile bugüne dek kamusal alanı belirleyen pratik biçimlerini sorgulamaya açmak ise, bir diğer özelliği de, yaptığı epistemolojik müdahaleler ile tarihsel olarak eril bir alan olarak inşa edilen bilgi üretim mekanizmalarını köklü bir dönüşüme uğratmasıdır. Feminist epistemolog Susan Harding, toplumsal cinsiyet kavramı başta olmak üzere feminizmin analiz dağarcığında biriktirdiği sorgulama yöntemlerinin bilgi üretiminin üç temel güzergâhında köklü bir değişikliğe yol açtığını söyler.[i] Bunlardan bir tanesi toplumsal cinsiyetin, kişisel kimliğin bir boyutu olarak ele alınması; bilincin inter-kişisel mecralarında ve öz-imajların kişisel ve toplumsal kimliklerle ilişkilendiği süreçleri içerisinde aranmasıdır. Bir diğer güzergâh, toplumsal cinsiyetin sosyal yapının örgütlenişindeki temel prensiplerden biri olarak analiz edilmesi, aile, akrabalık ilişkileri, emeğin cinsiyetlere göre bölünmesi, sosyal, kültürel ve siyasi hayatta cinsiyetlere göre inşa edilmiş hiyerarşik yapılanmaların organizasyonu ve kurumsallaşmasında toplumsal cinsiyetin konumunun ifşa edilmesidir. Üçüncü düzeyde ise, normatif değerlerin üretim zemini olarak toplumsal cinsiyeti sorunsallaştıran çalışmalardır. Bu çalışmalar, toplumsal cinsiyeti, kadınlık ve erkekliğe sosyal olarak giydirilmiş anlamlar ve temsiller sistemi olarak ele alır ve modernitenin ikili anlam şemaları içerisinde iş yapan kimlik yükleyici ideolojik pratiklerin iktidar bölüşümünü, özne olma süreçlerini ve kimlik inşasını nasıl mümkün kıldığına bakar.

 Bu epistemolojik müdahaleler, sosyal bilimlerin birçok alanında bütünsel bir zihin sorgulaması çağırmakla kalmaz; aynı zamanda geleneksel politikanın bildik sınırlarını bozup siyasetin alanını genişletir ve sadece “kadınlık(lar)” için değil, “erkeklik(ler)” için de yeni olan bir eleştirel bilgi üretme alanının kapılarını açar. Bu kapıların aralıklarından geçerek 1970’li yılların ortalarından itibaren gelişmeye başlayan ve bugün literatürde “Erkeklik Çalışmaları” olarak billurlaşan alan da, feminist epistemolojinin açtığı eleştirel patikalara paralel bir seyir izler ve “erkeklik(ler)” üzerine bina edilen ideolojik, kültürel, kurumsal, yapısal, temsili vb. anlamların, hangi iktidar ilişkileri içerisinde ve sonucunda inşa edildiğini sorusallaştırmaya girişir.

Şüphesiz ki bu çalışmaların bağlam ve kapsamı, böylesi minik bir makalenin sınırları içerisine sığamayacak kadar çok ve çeşitlidir. Bu çeşitlilik, farklı coğrafyalarda üretilen erkeklik imajlarının yerel ve küresel düzeylerde nasıl dolaşıma girdiğinden tutun da, ülkelerin tarihsel, sosyal, kültürel ve ekonomik koşullarına göre biçimlenen erkeklik pratiklerine; çoğul ve performatif bir kimliklenme süreci olarak erkekliğin/erkekliklerin söylemsel inşasından, ataerki karşısında büründüğü hegemonik, tabi, marjinal ve işbirlikçi formlara; modern erkekliğin kolektif inşasında rol oynayan milliyetçi, militarist, heteroseksist vb. ideolojik katmanlardan, erkeklerin “baba”, “koca”, “sevgili” olma halleri gibi gündelik hayatın satır aralarına gizlenmiş pratiklere verdikleri tepkilerin psikanalitik tahliline kadar geniş bir yelpazeye yayılır. Velâkin, özellikle Batı literatürü içerisinde sıkça vurgulanan bir “Erkeklik Krizi” meselesi vardır ki, son 10 yılda kendisi bizatihi bir janra dönüşmeye başlamış; sadece akademinin değil, sinema (Dövüş Kulübü’nden Kaybedenler Kulübü’ne mesela) edebiyat, tiyatro gibi kültürel alanların da sıklıkla işlediği bir konu haline gelmiştir.

“Erkeklik Krizi” üzerine kalem oynatan Batılı yazarların hemen hepsinin ortak paydası, feminist taleplerin yükseldiği, kamusal alana müdahalelerde bulunarak kazanımlar elde ettiği tarihsel momentlerde erkekliğin yeniden üretim mekanizmalarını sekteye uğratarak krize soktuğu tespiti üzerinde buluşur. Bu tespitler bir yere kadar doğru olsa da bazen o kadar ileriye götürülür ki, Anthony Giddens gibi ünlü yazarlar yeni muhafazakâr hareketlerin yükselmesi ile feminizmin kazanımları arasında paralellikler kurarak bu hareketleri “erkeklerin küresel cinsiyet devrimini durdurma hareketi”[ii] olarak tanımlar. Veya Helen Wilkinson gibi post-feministler “erkekler cinsiyet savaşını kaybetti” diyerek, post-feminist bir döneme geçildiğini ilan eder.[iii] Ağırlıkla ABD ve Batı Avrupa’da yapılan ve genç-yetişkin erkeklerin sağlık verileri, intihar oranları, eğitim durumlarındaki düşük performans, suç oranlarındaki artış, geleneksel erkeklik rollerindeki değişim, boşanma oranları, tek ebeveynli ailenin çekirdek ailenin yerini alması, üreme teknolojilerindeki gelişmeler, rasyonalizmin egemen formlarının sarsılması vb. sorunlara odaklanan nicel sosyolojik çalışmalardan hareketle yapılan bu yorumların “aşırı” ve “tek yönlü” olduğunu söylemeye gerek yoktur.

 Feminist hareketin kazanımlarına paralel olarak, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde “kadınları geleneksel rollerini yerine getirmeye” davet eden birtakım muhafazakâr erkek gruplarının (Christian Promise Keepers, Mythopoetic Movement gibi) çoğaldığı bir hakikat olsa da, genç-yetişkin erkeklerin dünya sathında karşı karşıya kaldığı sorun, “Erkeklik Krizi”nden ziyade, kapitalizmin 1970’li yıllarla beraber vardığı ve nihai noktasını neoliberal ekonomi politikaları ile geç modernitenin dayattığı hegemonik patriaraka arasından sızan bir sancıdır. Birçok ülkede uygulamada olan neoliberal ekonomi programları aracılığı ile toplumların en dezavantajlı kesimlerinin işsiz, yoksulluk sınırı altında ve sosyal güvencesiz yaşamak zorunda kaldığı, bu yüzden suça, intihara ve şiddete yöneldiği uluslararası raporlarda açıkça görülebilir. Aynı şekilde, yeni muhafazakâr hareketlerin tam da kapitalizmin yarattığı sosyal yıkıma “afyon” üretmek üzere milliyetçi, ahlakçı, dinsel söylemleri dolaşıma soktuğu bir gerçektir. Buna mukabil, feminist ekonomistlerin belirttiği gibi, birçok ülkede ucuz emek kadınlaşsa bile sermaye, mülkiyet ve iş yapısı hala erkektir ve siyaset, ordu, medya kartelleri hala erkeklerin kontrolündedir. Buna cinsel, fiziksel, ekonomik ve duygusal şiddet vakalarının faillerinin cinsiyeti de eklenince, “erkeklerin cinsiyet savaşını kaybettiği ve post-feminist bir döneme geçildiği” iddialarının gerçeğe ne kadar uzak düştüğü kolayca anlaşılabilir.

Peki, “Erkeklik Krizi” üzerine üretilen bunca sözün ve kültürel ürünün sebebi sadece Batılı yazarların “dar bakışı” veya “kültürel obsesyonu” mudur? Elbette ki hayır. Yazının başında da belirtildiği üzere, ikinci ve üçüncü dalga feminizmlerin aktivist ve epistemolojik düzeyde yaptığı müdahaleler, inşa edilen “kadınlık” ve “erkeklik” hallerinin eskisi kadar net olmadığını göstermiş; bildik cinsiyet rollerinin altını oyarak bir iktidar projesi olarak patriarkanın dayandığı temelleri zayıflatmış ve bu projenin meşruiyetini belli oranda yerinden etmiştir. Eğer Jack’i Tyler Durden’a (Dövüş Kulübü) veya Kaan ve Mete’yi rezil-mutsuz ve varoluşunu sorgulayan adamlara (Kaybedenler Kulübü) dönüştüren bir sancı (kriz değil) varsa, bu sancı patriarkanın erozyona uğradığı yer ile kapitalizmin dayattığı hegemonik erkeklik formları arasında oluşan çatlaktan/yırtıktan sızan hezeyandır. Erkekliğin değil ama belki cinsiyet mutlakıyetçiliğinin krize girdiği bu hezeyan momentlerinde, heteroseksüel-hegemonik erkeklik formlarının, aynen kapitalizmin kendi konjonktürel krizlerinden çıkmak için yine kendi terimlerine/araçlarına başvurarak ürettiği reçeteler gibi, eril tahakkümün terimlerine/araçlarına başvurarak adapte olmanın ve/veya kendini yeniden üretmenin mekanizmalarını bulduğu ortadadır. Feministlerin uzun süredir dediği gibi, hegemonik erkeklik(ler) feminist meydan okumalara direnmenin ve erilliği yeniden üretmenin bir yolunu bulurken, geleneksel erkekliğin çeşitli formları ve bu formlara atfedilen anlamlar/değerler de birçok kültürel kontekste devam etmektedir. Sayısız birçok erkek hala dominant ve “sert” davranmaya, duygularını inkâra, şiddeti bir ifade biçimi olarak kullanmaya, yaşadıkları sorunları daha büyük ve ulvi mercilere havale etmeye ve “erkekliklerini” kamusal alanda sahneye çıkarmaya devam ediyor.

 Jack bedenine kazınan iktidardan kurtulabilmek için ikiye bölünüp Tyler Durden’ı yaratır ve Tyler’in bedeninde somutlanan acısını, o bedeni dövüştürüp imha ederek yok etmeye çalışır. Kaan ve Mete ise, orta-sınıf erkeklik kodlarına muhalefet etmeyi, daha çok kadınla sevişmek, alkolün dibine vurmak, “sizinle yatmış mıydık?” sorusu veya muhtelif misojinik küfürlerle kadınları aşağılayan arsız oğlan çocukları olmayı yeğlerler. Bir başka deyişle patriarkanın erozyona uğradığı yer ile kapitalizmin dayattığı hegemonik erkeklik formları arasından sızan sancılarını, yine “erkek olmanın” sınandığı eril tahakküm pratiklerine sığınarak aşmaya çalışırlar. Sonuç, Tyler’ı öldürmek için kendi kafasına kurşun sıkan Jack ile kendinden sıkılıp radyo programına son veren Kaan ve Mete’den başka bir şey olmaz. Çünkü erkekliğin sancısı, eril tahakkümü sorgulamadan iyileşmez. 

 

 



 

[i] Bkz. Susan Harding, The Science Question in Feminism, Ithaca: Cornell University Press, 1986.

Susan Harding,  Whose Science Whose Knowledge?, Ithaca: Cornell University Press, 1991.

[ii] Giddens A. & Hutton, W. (2000) In Conversation, in W. Hutton and A. Giddens (eds) on the Edge: Living with Global Capitalism. London: Jonathan Cape, p.27.

[iii] Wilkinson, Helen and Mulgan, Geoff. No Turning Back: generations and the genderquake. London, Demos: 1994

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1177 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler