1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Entelektüel’in Gün Batımı mı?
Entelektüel’in Gün Batımı mı?

Entelektüel’in Gün Batımı mı?

Niyazi Kızılyürek: Avrupa tarihinin gösterdiği gibi, entelektüel bir yanıyla Ütopyanın peşinde koşar, bir yanıyla da melankoli içinde yaşar. Ütopyacıdır, çünkü şeylerin olduğu gibi olmak zorunda olmadığını bilir ve daha iyi ve güzelin şart ve mümkün olduğ

A+A-

 

Niyazi Kızılyürek

email@ucy.ac.cy

 

 

Avrupa tarihinin gösterdiği gibi, entelektüel bir yanıyla Ütopyanın peşinde koşar, bir yanıyla da melankoli içinde yaşar. Ütopyacıdır, çünkü şeylerin olduğu gibi olmak zorunda olmadığını bilir ve daha iyi ve güzelin şart ve mümkün olduğunu düşünür. Melankoliktir, çünkü şeylerin olduğu gibi olması onda hüzün yaratır. Bazen hüzün ve melankoli bir tür “meslek-bozukluğu” haline gelse de entelektüel hüznünde sahicidir. O şeylerin olduğu gibi olmasından gerçek bir hüzün duyar ve bu yüzden de melankoli kimliğinin bir parçası haline gelir. Fakat bu durum aynı zamanda Ütopyaya giden güzergâhın kapısını açar. Daha iyi bir dünya tahayyül etmek ve ütopik düşünceler üretmek entelektüelin melankolisini aşmasına yardımcı olur. Çünkü Ütopyada melankoliye yer yoktur. Walter Benjamin bütün kötümserliğine rağmen -belki de sırf bu yüzden- Marksizm’e, yani Ütopyasına sarılır. Benjamin bunu yaparken, Nurdan Gürbilek’in saptadığı gibi, “kendi hayatını da kurtarmak ister.”

Gelgelelim günümüz dünyasında, özellikle 1989’dan sonra, Ütopya küçümsendiği gibi ütopik düşüncelere de pek rağbet edilmiyor. Dahası, “tarihin sonu”ndan ve haliyle “ütopyanın sonu”nun da geldiğinden söz ediliyor. Bu elbette tesadüf değildir. Karl Mannheim daha 1929 yılında kaleme aldığı “İdeoloji ve Ütopya” adlı ünlü eserinde ütopyanın toplumsal güçler tarafından kabul görüp benimsendikçe gücünden kaybettiğini ve ideolojiye dönüştüğünü anlatır. Mannheim, ütopyaların yok oluşuyla birlikte insanların tarihi şekillendirme isteklerinin de yok olacağını, bunun da tarihi anlamayı nihayete erdireceğini saptıyordu.

Evet, 1989 sonrasında Tarihin ve Ütopyanın “sonu” ilan edildi. “Tarihin Sonu” elbette gelmedi. Gaile’nin geçen sayısında bunu dile getirdik. Fakat tarih felsefesi ve onun üstünden geleceğe dönük anlam üretme gerçekten sona erdi. Bu da günümüzde ütopyalara neden heyecanla bakılmadığını kısmen izah eder. İşte, entelektüelin son yıllarda değerden düşmesi biraz bu gelişmelerle bağlantılıdır. Özellikle Avrupa’nın batısında entelektüellerin Moral/Etik tartışmaları terk ederek “teknik uzmanlara” dönüştüğünü yaşayarak gördük. Avrupa’nın doğusunda ise bir dönemin vicdan ve moral savaşçılarının 1989’dan sonra iktidara gelerek “teknik elemana” dönüştüğü bir vakıadır. Bunlara postmodernizmin saldırılarını ve “Hakikatin Sonunu” ilan edişini ilave edersek,“Tarihsiz” (tarih felsefesi anlamında), “Ütopyasız” ve “Hakikatsiz” kalan günümüz entelektüellerinin gerçekten zor bir dönemden geçtiğini söyleyebiliriz. Öyle anlaşılıyor ki, günümüzde Entelektüelin yerini “kültür tüccarları”, “teknokratlar” ve “menajerler” aldı. Kent Üniversitesi’nin sosyoloji profesörlerinden Frank Furedi 2004 yılında yazdığı “Where Have All Intellectuals Gone?” (“Enetellektüeller Nereye Kayboldular?”) adlı önemli eserinde günümüzde hüküm süren üniversite, bilgi ve kültür anlayışlarını eleştirel bir yaklaşımla ele aldı ve çok önemli tespitlerde bulundu. Furedi’ye göre, üniversiteler artık hakikatin araştırıldığı yerler olmaktan çıktı ve piyasanın gereksinimleri ile ekonomik çıkarlara endeksli kurumlar haline geldi. En vahimi, hakikat arayışının artık “eski moda” ve “marjinal bir edim” olarak algılandığını ileri süren Furedi, günümüz üniversitelerinde entelektüel olmanın küçümsendiğini ve eğitim-kültür ürünlerinin hızlı tüketime yönelik teknik bilgi ile sınırlı kaldığını vurguladı. İngiliz eski eğitim bakanlarından Charles Clarke’ın eğitimin amacını “ekonomik büyümenin motoru” olarak tarif ettiğini belirten Furedi, aynı bakanın şu sözlerine de yer verir: “hükümetimizin orta çağdan kalma bir anlayış olan bilim insanlarının hakikat arayışını desteklemeye hiç niyeti yoktur.” Ekonomik kaygılarla işleyen kurumlar haline gelen üniversitelerde bilginin entelektüel bir derinlikle ele alınmamasının nedenleri piyasa fetişizmi ile sınırlı değildir. Furedi’ye göre, yaşadığımız çağda her ne kadar “bilgi toplumu” veya “bilgi iktidardır” gibi şeylerden söz edilse de, içinden geçtiğimiz epistimolojik süreç nesnel bilgi anlayışını büyük ölçüde reddetmektedir. Oysa bilgi “hakikat” arayışının (hakikate sahip olmanın değil) ayrılmaz bir parçası olarak algılanmazsa, içi boşalır ve anlamını yitirir. Böyle olunca da sadece belirgin amaçlar ve çıkarlar uğruna kullanılan bir araca dönüşür. Açıkçası, tüketime hazır bir ürün haline gelir.Ve bilginin bir tüketim ürünü haline gelmesi yeni bir toplumsal bölmenin oluşmasına yol açıyor. Yeni üniversite yöneticileri, galeri ve müze müdürleri artık “bilgi tüccarları” olarak ortaya çıkmaktadırlar ve doğrusu, bu “bilgi tüccarları” pazarladıkları fikirsel ve kültürel ürünlerin içeriği ve kalitesine karşı pek ilgili sayılmazlar. Postmodern epistemolojiye göre, neredeyse her şey “sanat”, her şey “bilgi” sayılabiliyor. Buna itiraz ettiğiniz zaman, “kendini beğenmiş entelektüel” veya “halktan kopuk marjinal” yakıştırmalarıyla karşı karşıya kalırsınız. Kısacası, eğitim ve kültüre tam bir popülizm hakim oldu ve bütün popülizmlerde görüldüğü gibi, bu alanda da kendini popülizm üzerinden pazarlayan yeni sanat ve eğitim elitleri oluştu.

Başa dönecek olursak. Ütopya olmadan melankoliye mahkûm olan entelektüel için çıkış yolu ne olabilir? Ya da başka türlü soralım: kendisini melankoliden kurtarmak için entelektüel ne yapmalı? (Verili durumu “yeryüzü cenneti” sayanlar elbette entelektüel değildir. Böyle bir iddiaları da yok zaten. Bu gibiler tarih boyu entelektüele dudak büktüler. Onu daha doğuş aşamasında -Dreyfus Olayında olduğu gibi-  “gayri milli”, “halktan kopuk”, “kendini beğenmiş” ve “marjinal” ilan ettiler).

Evet, ne yapmalı? Yanıt karmaşık değil. Ütopik eleştirel düşünceye sarılmalı. Peki, Ütopya sona ermemiş miydi? Hayır! “Büyük Anlatıların” sonuna gelmiş olabiliriz. Tarihin belirli bir istikamete doğru aktığını vurgulayan tarih felsefesinin de. Fakat iki önemli veri bizi gelecek hayallerine kapılmadan ütopik eleştirel düşünceye sürüklüyor: 1) Olanın olduğu gibi olması kader değildir. Yani, gördüğümüz ve yaşadığımız her şeyin daha farklı olabileceği saptaması. 2) Değişime duyduğumuz gereksinim hiç bir zaman sona ermiyor. Bertolt Brecht gibi söylersek, “Her şey olduğu gibi kalırsa, kaybolup gideceksiniz. Değişimdir sizin dostunuz, çelişki Müttefikiniz”. Buradan hareket ederek bir soru daha sorabiliriz: Herkes değişim deyip duruyor, popülist politikacılar ve de teknokratlar… Peki, Entelektüel’in değişim arayışı hangi noktada farklılaşıyor? Entelektüel’in değişim arayışı bir görev olmadığı gibi, dar anlamda ideolojik bir performans da değildir. Ne de dışarıdan bir sese kulak verdiği için değişim ister Entelektüel. Buna ihtiyacı olduğu için, verili durum onu hüzünlendirdiği için, örneğin adaletsizlik yüreğini acıttığı için, yani melankolik olduğu için değişim ister. Entelektüel kısmi-dar çıkarlar uğruna değişim istemez. Jürgen Habermas’ın dediği gibi, o, geneli ilgilendiren çıkarların avukatıdır. Ve en önemlisi, onun değişim talebi ontolojik olarak verili iktidar yapıları ve taşıyıcılarıyla kapışmayı göze almasını gerektiriyor. Bunun için Entelektüel’in en belirgin özelliği “Okur-Yazar” olması değildir. Hegemonik iktidara “Hayır” demesidir, demeyi göze almasıdır. Bunun elbette bir bedeli vardır. Tıpkı Kavafis’in bir şiirinde söylediği gibi: “Bir gün gelir bazı insanlara/ Büyük bir Evet veya Büyük bir Hayır demek düşer/ Evet’i içinde hazır tutan kendini hemencecik ele verir/ Ve onu söylerken inanış ve onurunun ötesine gider/ Reddeden pişmanlık duymaz/ Yeniden sorsalar o yine hayır diyecek/ Ve fakat o Hayır’ı -ki doğru olandır-/ bütün yaşamı boyunca öder durur.”[1]

 Kavafis’in dediklerini entelektüele uyarlarsak, iktidarların çağrısına “Hayır” diyen, fikrinde ısrar eden ve bunun bedelini hayatı boyunca bir biçimde ödeyen kişidir entelektüel.

Entelektüel’in angajmanı özgürlük, adalet, eşitlik ve insan onuruna yönelik bir angajman olagelmiştir. Bu değerlerden vazgeçemeyeceğimize göre, Entelektüel’in gün batımından söz etmek yersiz olacaktır. O, varlığını hep sürdürecektir. 

 



 

[1] Kavafis’in Che Fece… IL GRAN RIFITO adlı şiiri. Kendi çevirim.

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1152 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler