1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. EMEKÇİYİM, SÖMÜRÜLÜYORUM… DUYAN VAR MI?
EMEKÇİYİM, SÖMÜRÜLÜYORUM… DUYAN VAR MI?

EMEKÇİYİM, SÖMÜRÜLÜYORUM… DUYAN VAR MI?

A. Tarık Timur: Elleriyle alnını kaşıdı. Daha çok makine yağı bulaştı alnına. Derin bir nefes aldı ve işine devam etti. Konuşma ihtiyacı hissettim: “Akşam akşam senin de başına iş çıkardık ama araba işi işte, beklemez ki…”

A+A-

 

 

A. Tarık Timur

attimur@gmail.com

 

…yaşlı adam devam etti anlatmaya: “Hayat da bu nehir gibidir işte; akar gider. İçinde balıklar vardır, çırpınırlar yaşamak için. Nehrin kenarında da balık tutanlar vardır; büyük bir keyifle işlerini yaparlar, balıkları istiflerler. Bir de diğer kıyıda onları izleyenler vardır.”*

 

Bu yazıda giriş, gelişme, sonuç bölümleri yok. Bunlara gerek de yok. Burada yazılanlar her gün bu topraklarda yaşanıyor. Biz rahat evlerimizde yaşarken, sıcak ofislerimizde çalışırken bu ülkede balıkçılar her gün avlanmaya devam ediyor.

------------

Elleriyle alnını kaşıdı. Daha çok makine yağı bulaştı alnına. Derin bir nefes aldı ve işine devam etti. Konuşma ihtiyacı hissettim: “Akşam akşam senin de başına iş çıkardık ama araba işi işte, beklemez ki…” “Tamamdır abi, şimdi bitiririm,” dedi. “Eh, saat oldu akşam 6, artık eve gidersin,” dedim. “Yok abi, ben gece 11:30-12’ye kadar buradayım. Ama bugün erken gideceğim. Ustam iftar için eve gitmeme izin veriyor. Namazdan sonra geri geliyorum.” Gece yarısı kim gelir ki araba, lastik tamirine? “Öyle deme abi. Acil durumlar olabilir. Zaten gece yarısı gibi kapattığımda ertesi sabah 9 gibi açıyorum; ustam bir şey demiyor!” Sabah 9 gece 12… Günde 15 saat çalışan küçücük bir beden. “Kaç yaşındasın sen?” “13 abi.” 13 yaşında bir çocuk günde 15 saat çalışıyor. Yanımda duran, küçük ustanın yaptıklarını merakla izleyen kızıma baktım. O niye benim kızım, bu çocuk niye burada böyle eziliyor? Kim belirledi bu iki çocuğun hayatın neresinde sürükleneceklerini? Günde 15 saat çalışan bu küçücük beden derdini kime anlatsın? Kim cevap verecek bunlara? Okul, eğitim, çocukluğunu yaşama? Kim hesabını verecek bunların? Neyse ben yine gideyim rahat evime, ofisime; balıkçılar da devam etsinler işlerine…

------------

Tabağımı masama bıraktı. Acıkmıştım da ama sormadan duramadım: “Ne oldu senin sosyal sigorta işleri?” Cevap vermeden önce bir etrafı kontrol etti: “Ne olacak ki? Bir yıllık maaş zaten yarıdan az ödendi. Bir de üstüne son sekiz aydır sosyal sigorta yatırımlarını yapmamış. 15 yıldır Kıbrıs’tayım, hiçbir mührüm eksik değil, ilk defa sosyal sigorta yatırımlarım eksik kaldı. “ Halbuki çalıştığı lokantanın işleri de gayet iyiydi. Zaten oraya sık sık gittiğimiz için tanımıştık bu garson arkadaşı da. “Doğru diyorsun abi, işler çok iyiydi. Ama karı-kız, kumar para mı dayanır? Batırdı bizi de kendisini de!” “Ama bak bakanlığın şikayet hattı varmış, bir ara bakalım. Daireye git, bir konuş…” Başka bir dünyada yaşıyormuşum gibi yüzüme baktı: “Gittim abi. Dediler ki arkası varsa hiç boşuna uğraşma, bir şey çıkmaz!” “Eee, var mıymış arkası?” diye sordum, sorduğum sorunun saçmalığından ben de utandım. “Boşver abi, ben çalışırım o açığı da kapatırım. Giden maaş da gitti artık; doktorlarda harcasın, ne diyeyim?” Ne desin, kime şikayet etsin, kime derdini anlatsın, kimden sorsun çalınan emeğinin hesabını? Gel de cevapla… Neyse, balıkçılar iş başında, ben de yemeğimi yiyeyim soğutmadan!

------------

 

Sıcak bir yaz akşamı, havuz başında bir kokteyl. Bir bahane bulamadık, geldik havuz başına. Artık birkaç saat geçireceğiz. Kimseler de gelmemiş daha; bir biz, bir de masaları düzenleyip servise başlamak için bekleyen catering firması çalışanları. Birinin yanına yaklaşıyorum, hal hatır soruyorum. Ondan sonra da ana soruyu soruyorum: “Nasıl gidiyor işler?” “İyi beyefendi, çok şükür, aç açıkta değiliz.” “Memnunsun yani işinden?” “İdare edip gidiyoruz. Bir de İngilizcemi geliştirsem daha iyi iş bulurum.” İngilizce dersi almasına aracılık edebileceğimi söylüyorum, hoşuna  gidiyor. “Valla çok iyi olur. Bu iş de fena değil ama altı kişi bir odada kalıyoruz. Bir tuvalet, bir banyo. Antalya’da böyle değildi. Daha iyi dediler buraya geldik. Yani çok kötü değil ama İngilizcem olsa daha iyi iş bulurum.” “Tamam, ben sana telefon numaramı veririm” dememe kalmadan “Şef bu tarafa geliyor” deyip yanımdan uzaklaştı. Kalabalık biraz artıp servis başlayınca yalnız kaldığım bir anda yine yanıma geldi. “Abi (beyefendiyi bıraktı, abi demeye başladı; hoşuma gitti) aslında bazen bizim maaşlar da aksıyor. Yani bir İngilizce öğrenip daha iyi bir iş bulsam…” “Tamam işte ben sana telefon numaramı vereyim,” dedim. Önüme bir peçete koydu numaramı yazmam için ama hemen ardından ortadan kayboldu. Numaramı yazdım hafif nemli peçetenin üstüne ama nasıl versem şimdi bunu ona? Biraz sonra yanıma geldi yine, yarım kalmış içki bardağıyla beraber peçeteyi aldı gitti. Gelecek adına umutlar bir peçete üzerindeki numarada. İngilizce, daha iyi bir iş, zamanında ödenen ücret, belki tek başına kalabileceği bir yer… Bir yıldan fazla oldu, bekliyorum arayacak diye. Balıkçılar işlerini yapıyor; ben arayacak diye bekliyorum sıcak ofisimde…     

------------

“7 saat abi, tam 7 saat çimento torbası taşıdım. Ne için? 50 TL için; onu da vermediler. Yani ben şimdi ne yapayım, gideyim döveyim mi? Bir haftadır bugün git, yarın gel yapıyorlar. Yani koca şirket bir 50 TL veremiyor mu bana? Sadaka da değil, tam 7 saat çimento torbası taşıdım abi!” Ne diyeceğimi bilemiyorum. Bir yandan hesap yapmaya çalışıyorum; günlüğü 50 TL, ayda ne kadar eder ki? Yemesi, içmesi, kalacak yeri, ailesine de para gönderiyordur. Peki ya şirket? Niye 50 TL ödemeyi yapmaz ki? Böyle mi büyük şirket oluyorlar? Kime gitse bu adam derdine çare bulur? O ise soluk almadan devam ediyor: “Ben yine iyiyim be abi. Gencecik, aslan gibi delikanlıların kaldıkları yerleri görsen. Ayıptır söylemesi hayvan bağlamazsın oraya. Geçenlerde acıdım ceketimi verdim bir tanesine.” Beynim duruyor. Günlüğü 50 TL olan biri ceketini başka birine acıdığı için veriyor. O acıdığı kişinin hali nicedir acaba? “Ne diye geliyorlar ki buraya bu kadar kötüyse durumları?” diyorum. “Bir umut işte. Belki daha iyi olur diye ama halimize bak işte; 50 TL’mizi bile vermiyorlar. Gelmişken bir de gitmek de zor biliyor musun? O da bir masraf, bir de kös kös geri gitmek! Sürünüyoruz işte…” Bir umudun peşine düş, sonra sürünecek hale gel. Derdini anlatacak, elinden tutacak, sorununu çözecek birini de bulma. Umuda yolculuğun son durağı: Sürünüyoruz işte… Dinliyorum, kafamı sallıyorum, teselli etmeye çalışıyorum, saçma sapan umutlar veriyorum farkında olmadan. Sonra o 50 TL’sinin peşine gidiyor, bense sıcacık evime kafamda cevaplanmayan sorularla. Oturmaya, izlemeye devam. Balıkçılar iş başında…

Hepimiz oturuyoruz, izliyoruz olanları. Yerlisiyle, göçmeniyle emekçilerin sömürüsüyle, çektikleri acılarla, eziyetlerle lanetleniyor bu topraklar. Ve biz sıcacık evlerimizden başımızı uzatıp “Neler oluyor?” diye soruyoruz ve başımızı içeri sokuyoruz. Birer birer tüketiliyoruz, öğütülüyoruz; duyan var mı?   

 

Çocuk meraklı gözlerle yaşlı adama baktı: “O adamlar niye balık tutanları sadece izliyorlar, niye balıklara yardım etmiyorlar?” Yaşlı adam gülümseyerek başını salladı: “Onlar balıklara üzülürler ama kafalarını sallayıp orada öylece dururlar. Neler olup bittiğini, niye hep balıkçıların balıkları tuttuğunu anlamaya çalışırlar. Ama Allah için bir olta da kırmazlar. İşte güzel oğlum, o yüzden ak saçlı nenen hep ‘Böyle gelmiş böyle gider’ der.”

 


*Bir Mezopotamya efsanesinden alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 862 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler