1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Eleştirilmeyen Dünya
Eleştirilmeyen Dünya

Eleştirilmeyen Dünya

Yılmaz Akgünlü: Sözlüklerde bir yerlerde herkes için aynı şekilde anlaşılan kelimeler ve kavramlar tanımlanmış olabilir; ancak bunlardan bazıları felsefi anlamlarıyla kullanıldıklarında herkes tarafından farklı şekilde anlaşılıp ifade edilebilir

A+A-

Yılmaz Akgünlü

yakgunlu@yahoo.com

 

 

“Bir şeye; duydunuz diye, atalarınız inanmış diye, ben söyledim diye inanmayın. Kendi kendinize denediğiniz ve doğru bulduğunuz şeylere inanın.” Gotama Buda

 

Sözlüklerde bir yerlerde herkes için aynı şekilde anlaşılan kelimeler ve kavramlar tanımlanmış olabilir; ancak bunlardan bazıları felsefi anlamlarıyla kullanıldıklarında herkes tarafından farklı şekilde anlaşılıp ifade edilebilir. Bunlardan biri de eleştiri sözcüğüdür. Gene de ortak bir anlayışa sahip olamasak da ne kastettiğimizi açıklamakta yarar vardır. Eleştirinin ne olduğunu bir örnekle açıklayabiliriz. İki tür insan düşünelim. Bunlardan birincisi akıllı uslu bir ilkokul öğrencisi gibi olan insandır. O, öğretmenin söylediği her şeyin doğru olduğunu düşünmektedir. Ve onları sorgusuz sualsiz kabullenir. Diğeri ise asi lise öğrencisi olsun, o da kendisine söylenen her söze itiraz eden ve her şeyi sorgulayan bir kişiliğe sahiptir. İlerde olgunlaşıp tekrar ilkokul öğrencisi olur mu bilmeyiz ama örneğimizdeki lise öğrencisinin görünenle ya da kendisine anlatılanla yetinmeyip araştırarak ve daha fazla kendi gözlem ve düşüncelerini işin içine katarak gerçeğe ulaşma çabasına eleştirel düşünme diyebiliriz.

 

Felsefenin en güzel yanı nesnel olma zorunluluğunun olmamasıdır. Yani felsefede kesin doğru diye bir şey yoktur. Bu nedenle felsefe yaparken ya da yaptığınızı sanırken son derece özgür hissedebilirsiniz kendinizi. Felsefe yaptığını sanırken dedim çünkü her ne kadar felsefe özgürce düşünmekse de ben her düşüncenin özgür olduğunu sanmıyorum. Tabii bir düşüncenin felsefi olup olmadığını kim belirleyebilir, o da ayrı bir mesele. Elbette birinin çıkıp düşüncelerinizin çok güzel olduğunu söylemesi o düşünceleri felsefi yapmaz. Kötü olduğunu söylemesi de onu felsefe dışı kılmaz. Peki kim karar verecek bizim gerçekten felsefi düşünüp düşünmediğimize? Eğer öznel duygularımız yeterli dersek iş oldukça kolaylaşmış oluyor. Ancak birisinin çıkıp da “ah ne güzel özgürce düşündüm” ya da “yazdım” demesi de o düşünceyi ne ölçüde özgür kılar tartışılır.

 

Bunun nedeni düşünme eyleminin kendi ürünü olan düşüncelerden bağımsız olmasıdır. Yani düşünmek zihnin sürekli bir biçimde canlı olması ve algıladığı olayları olduğu gibi değerlendirebilmesidir. İyi bir aşçı güzel bir yemek yaptığı için iyi bir aşçı olmaz. Yemek yapmayı sevdiği ve elindeki malzemelerle insanları besleyebilen lezzetli yemekler yapmayı sürdürdüğü için iyi bir aşçıdır. Düşünmek de sürekli olarak çevremize ve kendimize eleştirel bakabilmektir bu anlamda. Eleştirmek nedir o halde? Felsefede eleştirmek günlük dilde kullanılan bir şeyi yargılamak ya da edebiyatta kullanılan bir eseri değerlendirmek değildir. Felsefi anlamda eleştirinin ne olduğunu incelerken hepimizin kabul edeceği sağlam bir zemin bulmaya çalışmalıyız. Burada öncelikle ne tür düşüncelerin eleştirel olmadığını anlamaya çalışmak gerekli. Kesin sonuçlara ulaşan düşünceler eleştirel midir?

 

Filozof sayısı kadar felsefe olduğunu kabul etsek de, bir filozofu filozof yapan değişmez bir unsur da bilinmezlerden bilinmezlere doğru heyecanlı bir sorgulama yapmasıdır onun. Bu çok şaşırtıcı gelebilir kulağa, alışıldık bilgi anlayışımızdan farklı bir tavır çünkü bu. Genellikle bilinenlerden bilinmezlere doğru gidilmesi gerektiğini düşünebiliriz. Ancak felsefecinin tavrı radikal bir biçimde bundan farklı olmalıdır. Çünkü o bilmekten çok soru sormayla ilgilenmektedir. O, dünyadaki gizemleri  her şeyi bilerek yok etmeye değil gizemin içine dalmaya çalışır. Gizemi yok etmeye değil daha da gizemli olarak görmeye çalışır. Çünkü bildikçe ve gördükçe, göreceği ve bileceği şeylerin asla sona ermeyecek oluşunun heyecanını yaşar.

 

Bu nedenle filozof için eleştiri sadece bilinmezi basitleştirip dünyayı sıkıcı bir yer haline getirmeye çalışan anlayışın tam tersidir. Eleştiri, çevremizdeki olayların sonsuz karmaşıklığını ve iç içe geçmişliğini ortaya koyma çabasıdır. Bunu yaparken filozof dünyayı bir anlamı olmayan kaotik bir yapı içinde görmekten çok, karmaşıklığın zenginleştirici etkisini fark eder. Örneğin filozof insanın nasıl bir varlık olduğunu soruyorsa bu onu tanımlamak için değildir. Onun engin ve sınırlanamaz doğasını açığa vurmaktır amacı. Ya da filozof bir tarih eleştirisi yapıyorsa tarihin ne olduğu hakkında belirleyici fikirler oluşturmak yerine tarih biliminin araştırmalarını genişletecek bir çabayla onun alışıldık sınırlarını eleştirir ve tarihle uğraşmanın anlamını genişletmeye uğraşır. Kısaca bir şeyi eleştirmek onu alışıldık kalıpların ötesinde algılamamızı sağlamaktır.

 

Bu nedenle felsefe bir tür yalnızlıktır. Yaşama eleştirel bakarken kalıpları kırmak bizi o kalıplarla güdülen birçok insandan farklı şekilde düşünmeye ve algılamaya götürür. Toplumun çoğunluğuna hitap eden şeyler bize boş görünür. Bu büyümek zorunda kalmak ve daha fazla bilinçli olmak sonucunu da doğurur.

 

Her eleştiri değerli değildir elbette. Bir şeyleri doğru yanlış, iyi kötü gibi terimlerle eleştirmek derin bir eleştiri sayılamaz. Bu nedenle olan olayların eleştirilmesiyle, insanların düşüncelerinin eleştirilmesi farklı şeylerdir. Örneğin savaş olgusuna bakarsak, savaşı ya da savaş sırasında olan bazı olayları iyi kötü diye eleştirmek ne ölçüde anlamlıdır. Her olay biz onu yanlış diye sınıflandırmadığımız sürece sadece bir olaydır. Bir anlamda olması gerektiği için olmuştur. Olaylara belirli değerlerin perspektifinden yaklaşarak onları yargılamak eleştiri midir? Örneğin İkinci Dünya Savaşını eleştireceksek, savaşta öldürülen insanların neden öldürüldüğünü belli bazı tarihsel olaylara dayanarak açıklamak tam bir eleştiri sayılamaz. Elbette yaşama hakkımızı en kutsal hak olarak kabul ederek (çünkü o “oyunun” yani var oluşun ortaya çıkışının ilk kuralıdır) savaşa ve katliamlara onay vermeyen bir tavır almak durumundayızdır. Ancak tarihsel olayları birkaç insanın açgözlülüğü ve bencilliğiyle açıklamak yeterli değildir. Bu açıklama bizi savaşın ortaya çıkışının çok daha derin ve belki de tam anlamıyla çözümlenemeyecek ama gene de sürdürülmesi gereken eleştirisinden uzaklaştırmamalıdır.

 

Düşüncelerimizde, yaşam görüşümüzde sağlam bir zemine ulaşmadan eleştiri yapabilir miyiz? Eğer ulaşamazsak demek ki önce eleştiriye kendimizden başlamalıyız. Kendimizin sürekli gözlemcisi olmak durumundayız. Böylece bizi güden koşulların ve düşüncelerin ayırımında olabiliriz. Kendini eleştirmek için kendimize karşı yabancı olmak zorundayız. Bu oldukça tuhaf bir durum, insanlar kendilerini fazla önemsemeye alışmışlardır. Düşüncelerini göremezler. Onları kendilerine ait bir şey olarak görürler, oysa gerçekten akıcı ve özgür bir yaşamın kendimizin yenilenmesinden geçtiğini görmeliyiz. Kendimi düşüncelerimle özdeşleştirip onları sahiplendiğim sürece kendimi değiştirmem de, akıcı olmam da söz konusu olamaz. Örneğin yalnızlık, yaşam ya da sevgi konusunda sahip olduğumuz birtakım düşünceler vardır, ancak bunların gerçekten bize ait oldukları şüphelidir. Bir zamanlar bu konularda kendi deneyimlerimize ve en derin hislerimize göre birtakım düşünceler oluşturmuş olsak da, bu düşüncelerimizle kurmaya çalıştığımız yaşam şeklimiz toplumsal bilince, yani başkalarının direncine çarparak dağılıp gitmişlerdir. Ve sonunda yalnızlığın kaçınılması gereken bir başarısızlık ya da sevginin insanların bencilikleri yüzünden imkansız bir şey olduğu gibi ortalama düşünceleri biz de sahipleniriz. Burada suçu toplumu atmak bizi rahatlatsa da, asıl sorumlu kendi varoluşunun zor koşullarından kaçan ve ortalama insana sığınan kendi bilincimizdir.

 

Kendimizin kim olduğu konusundaki yanılgımız ise önümüzdeki en büyük engel olmaya devam ediyor. Kendimize kendimizden başka biri gibi davranmaya çalışırız. Kullandığımız kelimeler de bunu destekler. “Zihnim karıştı”, “kişiliğimdeki bir sorun”, “bilinçaltım” gibi ifadelerle kendime kendim değilmişim gibi davranırım. Kendi içimde durmam, kendimden sürekli kaçarım. Neden mi? Çünkü kendi olmak tam bir boşluk, geçici desteklerden yoksunluk ve mutlak anlamda bir yönsüzlük halidir. Gerçek anlamıyla bu boşlukla yüzleşmek, aldatıcı desteklerden kendini kurtararak ayakta durmak ve yaşamın yönsüzlüğünün doğurduğu belirsizliklere karşı tam bir hazırlıklı olma durumu ruhsal bir uyanışın gerektirdiği tavırlardır.

 

Gerçek kendinizle görece düşüncelerle beslenen sahte kimliğiniz arasında çok büyük bir fark vardır. Gerçekte olduğumuz varlık ne bir yerden gelir ne de bir yere gider. Ne oluşmuştur ne de oluşacaktır. O olduğu gibi olandır. Kimseye aktarılamaz, kimseyle paylaşılamaz, kaçılması mümkün olmayan bir yalnızlıktır. Ama aynı zamanda en muhteşem güzellikleri sonsuz değerde barındırır, çünkü o evrenin ta kendisidir. Bir çocuğa kötü olduğunu, yaramaz olduğunu ya da akıllı olduğunu söylemediğiniz sürece o kendisini o şekilde bilmez. Bir çocuk kendi bilincindeki bu mutlak boşluktan dolayı gördüğü her şeyle bir olur. Daha sonra bu sorgulamadan algıladığıyla bir olma hali toplumun bin bir saçmalığını da sahiplenmeye götürür kişiyi. İşte eleştiri bu andan sonra gerekli olur. Bütün bu saçmalıklardan bir noktada arınmak zorunludur saflığımıza geri dönmek için.

 

O halde eleştiriyle ilgili temel zorluk da eleştirenin kim olduğu olgusunda gizlidir. Eleştirirken kendisinden yola çıktığımız zihnimiz nasıl bir zihindir? Eğer en başta kendi zihnimiz yanılgı içindeyse çevremizi eleştirecek bir yansızlığa nasıl ulaşabiliriz? Varoluşumuz herhangi bir bakış açısıyla sınırlanamayacak kadar kavranılmazdır. Evreni ya da kendimi açıklamakta kullanacağım her mantıksal yapı onun gerçek doğasını gölgelemekten başka bir şey yapamaz. Evrende oluşumun hakkını en üst düzeyde verebilmemin yolu onu tam bir uyanıklıkla yaşamaksa, bu uyanıklık her şeye bütün olarak ve belli düşüncelerle odağımı kaybetmeden bakabilmektir.

 

Bu kesintisiz, her şeye odaklı bakış içindeyken her şeyi olduğu gibi görebilirim. Sadece böyle bir haldeyken gerçekle temas halinde olduğumu söyleyebilirim ve bu algı keskinliğinde gördüğüm her şeyi oldukları şekilde bilebilirim. Onların asıl doğalarından ne ölçüde uzak olduğunu da anlayabilir ve böylece gerçek anlamda eleştiri yapabilirim. Demek ki eleştiri yapabilmek için önce kendi zihnimi bütün yargılayıcı düşüncelerden ayırmak zorundayımdır. O zaman zihnim başkalarının varlığını oldukları gibi yansıtırken onlara ve kendime yaptığım arındırıcı etki en yapıcı ve saf eleştiridir.  Eleştiri, her an her şeyin asıl kendisini gösteren bir ayna olmaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1183 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler