1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Elektriksiz Günler...
Elektriksiz Günler...

Elektriksiz Günler...

Elektriksiz, telefonsuz ve internetsiziz. İsyan ediyoruz. Elektrik dairesi, telefon dairesi çalışanlarına değil. Göz göre göre memleketi parsel parsel satanlara... Önce memleketin taşını toprağını, Rumun malını peş keş çektiler, şimdi de Kıbrıslıtürkleri

A+A-

 

 

Elektriksiz, telefonsuz ve internetsiziz. İsyan ediyoruz. Elektrik dairesi, telefon dairesi çalışanlarına değil. Göz göre göre memleketi parsel parsel satanlara...

Önce memleketin taşını toprağını, Rumun malını peş keş çektiler, şimdi de Kıbrıslıtürklerin yıllardır canları ve elın terleriyle oluşturdukları milli kurumlarımızı.

Hem de en karlılarını. Neden mi?

Çünkü emir büyük yerden.

“Efendim elektrik dairesi tahsilat yapamıyormuş ve kaçaklar varmış.” Populizm uğruna, sırf koltukta kalmak adına elektrik paralarını bağışlayanlar, şimdi bizi bununla kandırmaya çalışıyorlar. Kaçaklar varmış. Öyle ya bu ülke kilometrelerce süren çetin dağlık bir ülkedir. Ucra dağ köylerinde hükümet, elektrik sayacı kontrolü yapamıyor. Saçmalamayın allah aşkına...

Özelleştirmeye karşı değilim. Ama özelleştirme bu ülkenin kendi uzmanları ve kurumların çalışanları ile bir uzlaşı içinde yapılmalıdır. Hükümet halka anlaşılır nedenlerini anlatmak, ikna etmek zorundadır. Satılan kurumlar halkın malıdır.

 

Herşeye rağmen ne umutsuzum, ne de mutsuz... Kışın soğuğunda bu ülke için düşünüp yüreklerini ortaya koyanlar olduğu için umutluyum. Biliyorum ki birkaç yürek dahi kalsak, çoğalabiliriz, umut edebiliriz. Fiziki olarak yanlarında olamasam da gönlüm onlarla.

Umuyorum ki; bu birkaç yürek çoğalıp tüm ülkeyi sarsın. “Bir zamanlar bu adada çok acı çektik, yüreğimizi, canımızı ortaya koyduk” diyenler yine tek yürek olsun. Bu ülkeyi vatan bilen herkes sokaklara dökülsün. Bütün gücüyle haykırsın. Yıllardır geleceğimizi sömüren herkese, çocuklarımızı bu ülkeden göndermeye and içmiş kendini unutan politikacılara. Bizi uzaktan kumandayla yönetip, ülkemizi mafya, kumarhane, gece kulübü ve çöplükleri haline getirenlere...

 

Ve biliyor musunuz elektriksizliğin de keyifli yanları vardır. Isınacak bir cihazınız varsa eğer gelin bu toplumsal direniş günlerini keyifli kılalım. Bütün Pazar elektriksiz, telefonsuz ve internetsizdik. Kızım “Anne, elektrik icad edilmeden önce insanlar ne yapardı?” dedi ve beni elektriksiz çocukluk yıllarıma taşıdı. Ona çocukluğumu anlattım. Karlı soğuk ama bir o kadar da keyifli köyümüzü. Kışları ocak başında dinlediğimiz masalları. Yazları yıldızların altında kurduğumuz hayalleri. Mum ışığı, gaz lambası ve lüks (tüp gaz) ışığında okuduğumuz kitapları.

Ona çocukluğumuzun hayallerini anlattım. Uzak diyarları, başka memleket insanlarını nasıl da merak ettiğimizi. Televizyonsuz köy patikalarında, ay ıyığında oynadığımız oyunları. Uzak diyarlardaki mektup arkadaşlarımızı. Postacıyı nasıl heyecanla beklediğimizi.

Haftada bir Türk filmi izlemek için çoluk çocuk komşu Rum köyüne misafliğe gidişimizi. Kasabaya sinemaya gitmek için nasıl heyecanlandığımızı.

 

Ona bizi anlattım. Buram buram Kıbrıslı kokan dedelerimizi, biraz Osmanlı, biraz Lüzinyan, biraz Venedik ve gelmiş geçmiş daha nice kavimi. Onbin yıllık adamızı, tarihimizi, bizi biz yapan detaylarımızı.

 

Ona şimdi elektriklerimizin neden kesik olduğunu anlattım. Gelecekte bu adada var olma kavgamızın olduğunu.

Elektriksiz geçen günümüzde ve gecemizde hiç sıkılmadık hiç üşümedik biz. Sıcacık hayaller kurduk; bize dair, adamıza dair...

 

Sahi, hiç düşündünüz mü? En son ne kadar süre önce hayal kurmuştunuz? Hani insan hayal kurabilirse eğer vardır ya...

 


 

 

ELEKTRİKLER KESİLMİŞTİ…

(daha ne istenebilirdi?)

 

 -  A-ha; elektrikler kesildi!..

 

Resmen cart diye gidivermişti elektrikler; o kesintisiz güç kaynağı da bitmiş, bibok seyvedemeden o innncecik ekranın karşısında kalakalmıştı.

 

Aslında n’olacaktı, alt tarafı Metin3 beta oynuyordu, ama beterin beteri olmuştu:

internet minternet hiççç yoktu ve feysdeki o bin yedi yüz “yüzünü görmediği” arkadaşından kopmuştu.

 

O gün ilk defa erken çıktı işinden. Sokakta iki çocuk gördü, gözlerine inanamadı:

sokakta iki gerçek çocuk oynuyorlardı; hatta galiba teki kahkahalar atıyordu.

 

N’olmuştu; dershanelerin, internet kafelerin bir jeneratör alacak parası mı yoktu? Yoksa jeneratör koyacakları köşeye, iki sandalye daha mı konmuştu?

 

Galiba metro da çalışmıyordu. Şimdi POS cihazları da çalışmazdı; bir AVM’ye gidip kazanacağı parayı altı taksitle borçlanamazdı. Altı bin senedir ilk defa o saate, hem de yürüye yürüye evine doğru gitmeye başladı. Trafik lambaları çalışmazken, o yeşil lambadaki yürüyen adamdı.

 

Oflayıp poflarken yoldaki detayları, komik şekilli ağaçları, kediye kafa tutan saksağanı gördü – çok keyif aldı. Bu yürümeler, gülümsemeler falan hiç hayra alamet olamazdı, elektrikler kesilince galiba onda da bir kısa devre olmuş, seksen –doksan dakikadır bir twit bile atmamıştı –

2012 yılıydı ve galiba Mayalar haklıydı.

 

Derken bir at arabası belirdi. Bu gerçek olamazdı, bir oyuna fazla kaptırmış olmalıydı.

 

-  Atla gardaş…

 

Android bir bakış atıp bindi ona, oturdu arabacının yanında. Bir pala bıyıklı, ensesi kırış kırış arabacıya, bir ayaklarının altından geçen yola, bir de ata bakıyordu. Atın kuyruğuna, süslemelerine, birden durup yola pislemesine. Bir “Deeeeh!..” sesiyle tekrar ilerlemesine bakarken 6 yaşında bir çocuk halini alıyordu.

 

Bu nalların yolda çıkarttığı ritmik sesleri, arabanın gıcırtısını, arabacının “Çüüüüüş...”ünü, dudaklarını titreterek kişner gibi: “Brrrrrrrr…”ını hiçbir siteden mp3 olarak indiremeyeceğini biliyordu.

 

Evlerine yakın bir yerde indi; bir yandan yürüyor, bir yandan “şimdi tahta mandallarla yüksek gerilim hatlarına nasıl kocaman çamaşırların asılabileceğini” düşünüp sarı bir ikon gibi gülüyordu.

 

Kar yağıyordu. Geçen yüz yıldan beri selam vermemiş olsa da sitedeki komşularına, o şişko kardan adama kimseye çaktırmadan selam veriyordu. Acaba bu kardan adam hep var mıydııı, yoksa yolda hep telefonla konuştuğundan farkına mı varamamıştı???

 

Güneşin hep erken battığı koca bloklardaydı. Asansör çalışmıyordu, merdivenlerden çıkacaktı ve çıktı. O bacaklar ilk defa bu kadar çalışıp, bu kadar bir işe yaradı. Lastik izli göbeğinden bir miligram azalmış, kalp damarlarındaki tıkanma süreci 5-6 dakika duraklamıştı.

 

Kapının önüne geldiğinde harekete hassas ışık yanmamıştı – ama kapının dibinde ruha hassas bir mum vardı. Tepede zavallı bir akıllı sayaç ona bakarken, o kör güvenlik kamerasının önünde burnunu karıştırdı.

 

2 kısa tak, 1 kuvvetli tak’la kapıyı çaldı. Karısıyla evlenmeden önce de penceresini böyle parolalı çalardı. Şimdi her parola dendiğinde annesinin kızlık soyadının birinci ve üçüncü harflerini anımsıyordu. Zaten artık evlenmişti, öyle parolalara, bir yerlere kaçmalara, el ele yürümelere, bir duvarda ayakları sallamalara falan ne gerek kalmıştı?

 

Kapı bir düğmeye basılmadan elle açılmıştı, karşısında kişisel telefon sesi olmadan, “Slm” bile yazmadan, karısının ta kendisi vardı.

 

Ağlayabilirdi; sofrada bile mum vardı. Kimsenin bakabileceği bir ekran, yazabileceği bir klavye yoktu.

 

Elektrikli ocak, mikrodalga çalışmadığından ortalığı mangaldan yükselen nefis bir koku sarmıştı. Doğalgaz da olmadığından ev çok soğumuştu; elde mumlar, dolaptan baklava desenli kazaklar çıkartılıyordu.

 

O akşam konuştular;

o akşam ilk defa karşılıklı oturup bir ekrana bakmadan,

hatta tabaklarını alıp ayrı odalara kaçmadan konuştular,

konuştular, konuştular.

 

Yıllardır en sıcak gecesini yaşayan kaloriferlerin yanmadığı evde,

yemekten sonra da aynı odada oturdular;

aynı yatağa yatıp birbirlerine sımsıkı sarılarak ısındılar.

 

** ** **

 

O gece telefonlar değil,

ruhlar şarj edilmişti.

 

Ama sabah gözlerini açtıklarında hüzünle fark etmişlerdi;

başlarına elektriklerin kesilmesinden daha büyük bir felaket gelmişti.

 

Onlar ormandan odun kesme, kuyudan su çekme,

bir motifli kazak örme düşlerindeyken - düş bitmişti:

elektrikler geri gelmişti…

 

düş hekimi yalçın ergir    –    zemheri 2012

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1471 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler