1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Ekonomik/İktisadi Aklın Sonuna Mı Geldik?
Ekonomik/İktisadi Aklın Sonuna Mı Geldik?

Ekonomik/İktisadi Aklın Sonuna Mı Geldik?

CEMAL MERT: Gelişmiş ülkelerin aydınları yıllar öncesinden ekonomik aklın sonuna gelindiği konusunda tartışadursunlar, bizler, daha ekonomik akıl ile tanışmış bile değiliz.

A+A-

 

 

CEMAL MERT

Mertcemal@kibrisonline.com

 

 

Fransız yazar André Gorz, 1988 yılında yayımladığı ve Türkçeye de çevrilen “İktisadi Aklın Eleştirisi”[1] isimli kitabında, gelişmiş batı ülkelerinde teknolojik ve bilimsel devrimin yarattığı imkânlar sayesinde iktisadi aklın aşılmasının olanaklı olduğu bir döneme girildiğini ve artık ekonominin insanlığın hizmetine sokulmasını savunmaktadır. Çünkü yazara göre gelişmiş ülkelerdeki kapitalizm çağında insan, ekonominin hizmetindedir. Bu durum ise insanın gelişimine, mutluluğuna, özgürlüğüne ve eşitliğine engel bir durumdur.

“Ekonomik/iktisadi akıl” kavramı son yıllarda ülkemizde de sıkça kullanılagelmekte olan bir kavramdır. Buna rağmen, Mehmet Altan’ın, “Kapitalizm Bu Köye Uğramadı”[2] adlı kitabındanöykünerek bir tümce kurmam gerekirse, bana göre “ekonomik akıl KKTC’ye hiç uğramadı”.

Ekonomik akıl kavramı, üretim esnasında, emek, sermaye, zaman, hammadde ve enerjiyi en verimli, en üretken ve en kârlı bir biçimde kullanarak ucuz, bol ve kaliteli ürünler üretmek olarak anlaşılır. Ekonomik akıl, meta üretiminde, ticarette, tarımsal üretimde ve iktisadın her alanında geçerli olmalıdır.

Esasen ekonomik akıl kavramı, üretimde endüstrileşme ile gündeme gelen ve tarihsel olarak yeni bir kavramdır diyebiliriz. Çünkü geçmiş yüzyıllarda hâkim olan ilkel komünal, köleci ve feodal üretim tarzlarında böylesi bir kavram hiç olmamıştır.

Tarihsel nedenlerle, kapitalistleşme sürecine geç başlayan; bu süreci normal koşullarda yaşamayan; hâlen de kapitalist gelişimini tamamlayamayan; çarpık bir süreç içinde olan Kıbrıslı Türk Toplumunun, ekonomik akıl ile toplumsal düzenleme yapması da beklenen bir şey olamazdı zaten.

Gelişmiş ülkelerin aydınları yıllar öncesinden ekonomik aklın sonuna gelindiği konusunda tartışadursunlar, bizler, daha ekonomik akıl ile tanışmış bile değiliz.

Kuzey Kıbrıs’ta verimlilik, üretkenlik, üretim, kalite, piyasa, dışsatım, rekabet, çalışma, üretken emek, bütçe denkliği, toplumsal refahın toplumsal üretim kapasitesine bağlı olduğu, vb. gibi konuları gündeme getirenler, sağ ve sol söylemli statükocular tarafından ağır eleştiri altına alınarak linç edilmeye çalışılıyor.

Kıbrıslı Türkler, 1974 öncesinde, ağırlıkla feodal üretim tarzına yakın, zayıf kapitalistleşmiş ilişkiler içindeyken, 1974 savaşı sonrasında Kuzey Kıbrıs’ta toplanarak ulusal devlet, ulusal pazar “taklidi” bir yapılanmaya kavuşturuldular.

Önce KTFD sonra da KKTC adını alan bu devletleşmeye “taklit” demem boşuna değildir. Çünkü bu coğrafyada normal bir kapitalistleşme için gereken asgari koşullar bile yoktu. Piyasa yoktu, mülkiyet sorunluydu, bürokrasi gelişmemişti, siyasi tanınmamışlık ve iktisadi izolasyon vardı, sermaye yok denecek kadar azdı, yönetim ekonomik akıl sahibi burjuvaların değil, ekonomiden anlamayan milliyetçi/ayrılıkçı seçkinlerin denetimindeydi.[3] Kuzey Kıbrıs’a, Türkiye’nin ve “Türklüğün yüce menfaatleri” için kolayca finanse edilecek bir coğrafya, Kıbrıslı Türklere ise “akıncılar” olarak muamele edilmiştir.

Bu siyasetin sonu, 2000’li yılların başında küreselleşme rüzgârlarının adamıza, Türkiye ve Avrupa Birliği üzerinden ulaşması ile gelmiştir. Sözkonusu siyaset ölmüş, cenazeyi kaldırma görevi de ironik bir şekilde bu düzenin mimarı Ulusal Birlik Partisi’nin üzerine kalmıştır.

Ekonomik akıldan uzak, üretmeden, Türkiye’den gelen kaynaklar, Rumlar’dan kalan ganimet ve devletin aşırı borçlanmasına bağlı aşırı tüketim üzerine kurulan akıldışı sistem çökmüş ve cenazesi kaldırılacaktır, ama bu sistemin yerine ne konacağı bundan çok daha önemli bir sorundur.

Türkiye sivil ve askeri bürokrasisinin, sermayesinin, hükümetinin ya da UBP’nin, Kıbrıslı Türklerin yararını gözeten bir sistem kuracaklarını beklemek saflıktan öte bir beklentidir.

Ülkemizde, tüm iç ve dış faktörleri – KKTC statükosunun yapısal sorunları, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü, TC ile ilişkiler, AB faktörü vb. – dikkate alan sosyo-ekonomik ve politik bir programı[4] yalnızca Kıbrıslı Türklerin siyasi, ekonomik ve sivil toplum aktörleri[5] üretebilir.

Bu süreç aslında, Kıbrıslı Türklerin özne olma, kendi kendini yönetme, dünya toplumunda hak ettiği yere gelme mücadelesinin somut bir ifadesi de olacaktır.

Ekonomik akıl kavramı, üretim esnasında, emek, sermaye, zaman, hammadde ve enerjiyi en verimli, en üretken ve en kârlı bir biçimde kullanarak ucuz, bol ve kaliteli ürünler üretmek olarak anlaşılacaksa, buna ilâveten bilgiye de hak ettiği değer verilecekse, Kıbrıslı Türkler olarak, son kırk yıldır alıştığımız yaşam tarzımızı reddetmemiz; dünya ve ülke gerçeklerini dikkate alan bir sosyo-ekonomik ve politik sistemin kurulabilmesi için gereken desteği vermemiz kaçınılmazdır.

Bu bağlamda elbette Avrupalı aydınlar, haklı olarak ekonomik aklın aşıldığını savunadursunlar, biz Kıbrıslı Türkler olarak, “ekonomik aklı” hayatımızın merkezine alarak yaşamayı öğrenmeli ve ekonomik aklı aşacak/tüketecek bir düzeye gelmek üzere kendimizi koşullandırmalıyız.

 

 



[1] André Gorz, İktisadi Aklın Eleştirisi, Ayrıntı Yayınları, 2. Baskı, 2007, İstanbul.

[2] Mehmet Altan, Kapitalizm Bu Köye Uğramadı, Afa Yayınları, 1994, İstanbul.

[3] Bu konularda fikir ve program öneren liberal ve sol aydınlar vardı elbette. Bunlar 1970’li yılların ortalarından itibaren sağlıklı bir ekonomik yapılanmanın gerekleri konusunda fikirler önerdiler. Ancak, yönetime hâkim seçkin milliyetçi kadrolar, ayrılıkçı ve Taksimci akıldışı siyasetlerini yürütmek amacıyla, Türkiye’nin yasal hükümetleri ve derin devleti ile işbirliği içinde akıldışı bir ekonomik yapının idamesi için her türlü eylemi gerçekleştirmekten çekinmediler. Bu amaçla, Türkiye’nin yardımlarına bağımlı, muhtaç ve akıldışı bir ekonomiyi ayakta tuttular. Bu süreç, küreselleşme ile beraber 2000’li yılların başından beridir değişmektedir. Bu gün yaşanan ana sorun bu değişim karşısında sağ ve solun içinde bulunduğu siyasetsizliktir.

[4] Gaile Dergisinde yayımlanan ve kitapta da aktardığım “Sosyo-Ekonomik Gelişme İçinKüresel Sermaye İhtiyacımız” isimli makalemde konuyu sermaye açısından değerlendirmekteyim.

[5] Gaile Dergisinde yayımlanan ve kitapta da aktardığım “Gelişmenin Önündeki Engeller: Girişim Yoksunu Sermaye ve Üretken Olmayan Emek” başlıklı makalemde bu aktörlerin rolü irdelenmektedir.

Bu haber toplam 785 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler