1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Ekonomik Vizyon ve Sol
Ekonomik Vizyon ve Sol

Ekonomik Vizyon ve Sol

Mertkan Hamit: Kimi şeyler üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin kolay kolay unutulmaz. İlkokul eğitimim ile ilgili olarak aklımda kalan birkaç hikayeden biri de günün konusu olan “KKTC Ekonomisi” başlığını kara tahtaya yazan öğretmenimin ko

A+A-

 

 

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

 

 

Kimi şeyler üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin kolay kolay unutulmaz. İlkokul eğitimim ile ilgili olarak aklımda kalan birkaç hikayeden biri de günün konusu olan “KKTC Ekonomisi” başlığını kara tahtaya yazan öğretmenimin konuyu anlatmadan önce üzerine kocaman bir çarpı çekerek karalamasıydı. ‘Aslında böyle bir şey yok’ deyip lafa başlayan öğretmenimin o zaman vermiş olduğu tepkiyi ne derece içselleştirdiği benim ise, o yaşta, bunu ne kadar kavradığımdan emin değilim fakat dersin sonunda karaladığı başlığı silip yeniden yazdığını da hatırlıyorum. Düşüncelerini bizlere ifade ettikten sonra, ‘bir gören olur, başım derde girer’ kaygısıyla yaptığı bu ikinci hareket de ilk yaptığı hareket kadar aklıma kazındı. Kim bilir olayın üstünden 10 yıl geçip ekonomi bölümünden lisans diplomamı alırken bu bölümü okumayı tercih etmemde bile bu olayın bir etkisi olabilir. Hikaye bir tarafa ‘Bu memleketin ekonomisi yoktur!’ biçiminde bir söylemin toplum arasında var olduğu bir gerçek.

Buna benzeri bir biçimde ‘Olmayan devletin olmayan ekonomisi’ ise yine sıkça duyduğumuz başka bir söylem. Ekonomi ile devletin ilişkisini yasal zemin üzerinden algılayan bu söylem, devlet – ekonomi – hukuk arasındaki mitik ilişkinin zihinde tahayyülü açısından son derece önemli bir örnek olarak önümüzde durmaktadır. Bu yazı kapsamında ekonomik ilişkilerin devlet kurumundan bağımsız bir biçimde de var olabileceğini anlatmayacağımdan konunun bu boyutunu daha fazla irdelemekte lüzum görmüyorum. Konuya girmeden önce dillendirilen bir söylemi daha hatırlamakta fayda olduğunu düşünüyorum. Günden güne ‘devlet babadan’, ‘düzenleyici’ bir role doğru evrilen devletin ekonomik programını Türkiye’den ithal ediyor olması ve programla ilgili olarak son sözü TC Başbakanı’nın veriyor olması da KKTC’nin etkisinin azalttığını dillendirildiği bir gerçek. Bu ‘Kıbrıslıtürklerin ihtiyaçlarının gözetilemeyeceğine’ dair bir iddiayı da ortaya çıkarmıştır. Hatta, Özker Özgür ile özdeşleşen ‘Davul bizim boynumuzda tokmak başkasının elinde’ söylemi de bu durumu açıklamakta sık sık kullanılmaktadır.

Yukarıda belirtilen ilk iki söylem olan ve sıklıkla kullanılan ‘KKTC Ekonomisi diye bir şey yok’ veya ‘Olmayan devletin olmayan ekonomisi’ şeklindeki söylemlere katılmıyorum ve bunları düşünülmeden verilen tepkilerden ibaret buluyorum. Verilen bu tepkilerin politika üretmek için bir zemin oluşturamıyor olması bir kenara, politik anlamda ‘sloganlarla’ çözüm yaratmanın mümkün olacağını düşünenlerin siyasetin kişisel tatmin aracından öte kurgulanamamasına ve süreç içinde yozlaşmasına da büyük bir katkı koyduğunu düşünüyorum.

İç dinamikleri gözetmeden Türkiye tarafından alınacak kararlarda ise adada yaşayanların ihtiyaçlarının gözetilmeyeceğine dair var olan söylemin ise haklı olması ile beraber yine de sorgulamaktan geri durmamamız gerektiğini düşünüyorum. Bu düşüncemi genişletmekte yarar var. Ekonomik politikalar oluşturulurken KKTC’nin etkisinin azaltılmasından dolayı Kıbrıslıtürklerin zarar göreceğine dair bir tepkinin olması, Türkiye’ye karşı haklı bir duruş oluşturulmak niyetine sahip olsa da, bahsi geçen politikaların oluşturulmasında ada içindeki sermaye-işçi-işsiz dinamiklerinin görmezden gelindiğini göstermektedir.[i] Dahanet ortaya koyacak olursam; özellikle sol açısından ana kaygının bölüşüm ilişkilerinde daha adaletli ve eşit bir yapılanmayı, çalışma hayatında emeği savunmak olduğunu düşündüğümüz zaman ekonomik programın adaletli bir biçimde formülize edildiği buna rağmen ‘TC Başbakanı’ veya ‘TC Devletinin diğer ilgili kurumlarınca’ bu bölüşüm/emek ilişkisine zarar verildiği gibi bir yanılsamaya varma ihtimali son derece olasıdır. Oysa ki bahsi geçen ekonomik programın halk nazarında iyiye yarayıp yaramayacağı şeklinde değerlendirilmesi gereken ölçüt o an programın objektif olup olmadığına dönüşmektedir. Bu da insanlara ekonomik politikaların çerçevesini çizen belgenin sadece teknik bir belgeden ibaret olduğunu kanıtsatmaktadır.

Oysaki ‘ekonomik program’ son derece ideolojik bir belgedir. Oluşturulacak öncelikler de yine bu ideolojik tercihlerin bir sonucudur. Bu sebepten dolayı iç dinamikler, işverenlerin kar hırsı, kamu sektöründeki beklentiler ve siyasi elitlerin iktidar hırsının kesiştiği noktada adil ekonomik paylaşıma yönelik bir talebi gerçeğe dönüştürmeye dair bir inisiyatifin oluşturulmasının mümkün olup olmadığına dair derin şüphelerim söz konusudur.

Ayrıca ekonomik politikaların oluşturulması sırasında uzman bilgisinin kamu maliyesi, verimlilik, kamu borcu, esneklik gibi kavramları ölçüt olarak kabul ederken, adil bölüşüm ve gelir dağılımı arasındaki uçurumları görmezden geldiği sürece temsiliyetin kimin elinde olduğunun aslında çok da bir önemi kalmamaktadır.

Sözün özü, ekonomik açıdan bakıldığında ‘Davul bizim boynumuzda tokmak başkasının elinde’ sözü ile meselenin sadece Kıbrıslıtürklerin sürece dâhil olması ile çözüleceğine dair bir yanılsamadan ibaret olduğunu düşünüyorum. Bu ‘ulusal mücadele’ ile ilgili popüler bir kaygıyı ortaya koyarken, ‘bölüşüme dair’ bir niyeti doğrudan ortaya koymamakta ve bu yüzden de insanların birincil ihtiyaçlarının oluşmasına dair somut bir duruşu yaratamamaktadır.

Bu yüzden ekonomik olarak batağa saplanmamızın esas sebebinin uygulanan politikalar sırasında halkın temsiliyetinin ön plana koyulamamış olmasına indirgenmesi yetersiz bir yaklaşımdır. Çalışan, işsiz ve işveren ilişkisi içerisinde bölüşüme dair kaygıyı gündeme getirmeden oluşturulacak bu tepkilerin hiçbiri ekonomik sorunlar ile ilgili olarak uzun dönemli bir stratejinin talep edildiğini ortaya koymamaktadır. Bu yüzden tartışılması gereken esas mesele temsiliyetin yanında Türkiye’nin dayattığı sert ekonomik politikalara karşı dirayetli ve sürdürülebilir karşı stratejiye sahip olmakla ilgilidir. Bana göre bununla ilgili olarak ne muhalefet partileri ne de sivil toplum ve sendikalar yeteri kadar hazırdır.

Taşları yerine koyacak olursak siyasi ve ekonomik olarak istikrarsız bir dönemde olan Kuzey Kıbrıs, Türkiye’nin otoriter kapitalist dönüşümünden payını aldığını görüyoruz. Kıbrıs’ın kuzeyine baktığımızda yayınlanan vergi mükellefleri listesinde dahi yüzlerce şirketin kapanması, birçoğunun da zarar beyan etmiş olması[ii] ekonomik iklimin durumunu ortaya koymaktadır. Halk bugün faşizmin de temeli olan Sosyal Darwinist bir biçimde üstün olanın ayakta kalmak için ötekini yok ettiği bir ekonomik düzeni tecrübe etmektedir. Bunun yanında merkezi yönetimin ekonomi ile ilgili karar üretme kapasitesine sahip olan iki kurumundan birincisi olan Merkez Bankası otoritesinin zaten kur ve faiz politikası ile sınırlı olması ve bu konuda da doğrudan Türkiye’ye bağımlı olması ekonomik olarak vizyon yaratmada önemli bir problemi teşkil etmektedir. Bunun yanında merkezi olarak ekonomi ile ilgili etki yaratma gücüne sahip ikinci bir kurum olan Maliye Bakanlığı’nın ise uzun dönemli ekonomik bir stratejiye sahip olmamış olması ise süreklilikle ilgili kronikleşen bir diğer problemi yaratmaktadır.

İşte bu noktada solun kendi kurtuluşu için sadece ‘istemeyük’ demek yerine ilke ve değerlerini göz önüne alarak artık neyi nasıl yapacağını ortaya koyma zamanı gelmiştir. Neoliberalizmin kendi kendini yenileyen yapısına karşı, neoliberal politikaları içselleştirmek yerine adil dağıtımı esas hedef olarak belirleyen politikaların üretilmesi ise mümkündür.

Bu noktada iç talebinin oldukça sınırlı dışarıdan gelecek olan talebin ise ‘yasaklı’ olduğu bir bölgede ekonomik yapılanma ile ilgili ise yaratıcı stratejilerin bugüne kadar oluşturulamamış olması ise kontrolsüz bir bağımlılığı da yanında getirirken buna karşı vizyon geliştirmek sağlıklı bir gelecek kurmak için en büyük ihtiyaçtır.

Peki, bu yaratıcı strateji nasıl oluşturulur? Örneğin özelleştirmeye karşı çıkmak haklı bir tepkidir, fakat o noktaya gelene kadar ne yapılmıştır veya özelleştirmeye karşı nasıl bir mücadele verilmelidir? Gelgelelim kendi kapsamı dahilinde özelleştirmeye alternatif bir biçimde yeniden yapılandırılan Dome Hotel örneği önümüzdedir. Tabi ki bu tek başına bütün problemlerin çözümü değildir. Buna rağmen bugün ekonomi ile ilgili birçok konuda cevap arayan insanlar için solun önerileri insanların geleceğe dair umut besleyebilmeleri için son derece büyük bir önem teşkil etmektedir. Kıbrıs’ta yaşayan insanların geleceğine umut olabilecek uzun dönemli bir stratejinden yoksun solun iktidar olması ise Kıbrıslıtürk toplumuna yeniden hayal kırıklıkları yaşatabilir.

Son kertede yardıma ihtiyacı olanı, ezileni, veya iktidarın ötekisini gözeterek ve adil dağıtım ilkesine önem vererek bir stratejinin oluşturulması son derece gereklidir. Ayrıca bu stratejinin merkezi olarak değil, bölgesel ihtiyaç ve taleplere göre oluşturulması da son derece gereklidir. Bu ilke ile birlikte yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi ile beraber, bölgesel ekonomik ilişkilerin emek ve üretim açısından gözetilerek yeniden yapılandırılması ekonomik ortamı da daha sağlıklı bir hale getirecektir.  Ekonomi üzerine ‘slogan’ üzerinden politikalar belirlemek yerine, kapitalist ekonomik ilişkinin sınıf ve hegemonik ilişkileri sessizleştirerek öne sürdüğü ‘ekonomik aklın’ yerine ortak paydalarda buluşmayı mümkün kılacak gerçekçi bir hedef ise ancak siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinin oluşturulabileceği bir ağ yaratılması ile mümkün olabilir. Yaşanılan bu umutsuzluğun üstesinden gelinmesi için neoliberal ekonomik aklın ötesinde insanları merkeze alan bir ortak aklın oluşturulması alternatif bir siyasetin yaratılması için son derece gerekli bir ihtiyaçtır.



[i] Bu yazıda Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki hakim rolü ve kolonyalist tutumunu ortaya koymamış olmamın sebebi iç dinamikleri detaylı bir biçimde tartışmak olduğunu belirtmek isterim.

[ii] Burada yalan ve yanlış beyan sunan şirketleri bir kenara ayırmak istiyorum. Büyük sermaye gruplarının da dahil olduğu bir çok kurumun zarar beyan etmesi ve buna hiçbir yaptırım uygulanmaması, yasal hiçbir takibin yapılmamış olması adil bölüşüme karşı sermayenin kendi çıkarını nasıl koruduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 844 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler