1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. EKONOMİK PROGRAM VE RAPOR
EKONOMİK PROGRAM VE RAPOR

EKONOMİK PROGRAM VE RAPOR

TC Başbakanlık Kıbrıs İşleri Başmüşavirliği’nin adanın kuzeyinde uygulanan ‘Ekonomik Program’a dair İZLEME RAPORU’nu Ferdi Sabit Soyer, YENİDÜZEN’e değerlendirdi

A+A-


TC Başbakanlık Kıbrıs İşleri Başmüşavirliği’nin adanın kuzeyinde uygulanan ‘Ekonomik Program’a dair İZLEME RAPORU’nu Ferdi Sabit Soyer, YENİDÜZEN’e değerlendirdi:

 

EKONOMİK PROGRAM VE RAPOR

 

TC Başbakanlık Kıbrıs İşleri Başmüşavirliği’nin adanın kuzeyinde uygulanan ‘Ekonomik Program’a dair İZLEME RAPORU’nu Ferdi Sabit Soyer, YENİDÜZEN’e değerlendirdi:

 

“…En baştan söyleyeyim, belli başlı yorum ve değerlendirmelerine katılmamakla birlikte, bu rapor gerçekten oldukça emek verilip hazırlanmış, önemli bir çalışma…”

“…Bize ait verileri TC Büyükelçiliği raporundan okumak bir mahcubiyettir. Bunu eğer bir rezalet olarak görmezseniz, işi baştan kaybettiniz demektir…”

“Artık hükümet veri sunmuyor. Bu anlayış, muhalefete ve sendikalara da sıçradı. 2009, 2010 Ekonomik Sosyal Göstergeleri yok, 2011 tahminleri dahi yok…”

“… Farkındalık oluşmamış, iki büyük engelden söz ediyor sayın Akça… Biri, Kamu harcamaları, diyor. İyi de rapor baştan aşağı kamu harcamalarını azalttığı için övünüyor…”



TC Lefkoşa Büyükelçiliği Yardım Heyeti Başkanlığı’nın hazırladığı 2011 Yılı Faaliyet Raporunu okudum. Hastaneye ziyaretime gelen Büyükelçi Halil İbrahim Akça’nın bana getirdiği bu raporu, hastalığım süresince satır satır okudum. Öncelikle, bana geçmiş olsun ziyaretine gelme inceliği gösterdiği ve böyle bir çalışmayı getirip de aklımı, hastalığımdan uzaklaştırarak, çok önem verdiğim konulara yöneltmeme katkı sağladığı için kendisine teşekkür ederim.
Bir kere en baştan söyleyeyim, belli başlı yorum ve değerlendirmelerine katılmamakla birlikte, bu rapor gerçekten oldukça emek verilip hazırlanmış, önemli bir çalışma. Bilimsel olmaya özen gösteren bu çalışma, aynı zamanda politik bir de özellik taşıyor. Çünkü içeriğinde, uygulanan, ekonomik politikanın başarısı veya sonuçlarını da savunma amacı var.
Ancak bir nokta var ki çok önemli.
Bir kere, bir içeriğe karşı olmak, eleştirmek veya sunulana alternatif getirmek için her şeyden evvel, slogansal düzeyden çıkmanızı gerektirir. Bakış açınızdaki farkı, veri ve akılla yoğurarak ortaya koymak gerekir. Yani, eleştiriniz varsa, öncelikle bunu objektif ve verili yapmanız şart. Alternatifinizi de aynı ağırlıkla, verili ve bilimsel olarak ortaya koymanız önemli.
Yani eğer, bugün uygulanan programa eleştiriniz ve bundan kaynaklanan toplumsal endişeleriniz varsa – ki benim ve çoğunun vardır- bunu, 1960’ lı yıllarda, Dr. Fazıl Küçük’ün (ben ona klasik laiklik anlayışı derim( o tarihsel momente ait, onun sözlerini, 21. Yüzyılın içinde tekrarlayarak, miliyetçi- devletçi argümanlarla karşılayamazsınız.
Ya da salt inanç üzerinden ya da kimlik üzerinden eleştiri yaparsanız da bu çağda, maalesef Türkiye’de örneğini gördüğümüz gibi eleştirdiğinizin etkisinin artmasına yardımcı olursunuz.
Bunun için Büyükelçiliğin ortaya koyduğu bu raporu, dikkatli bir şekilde okumak ve değerlendirmek gerekir.
Eğer bu raporu es geçerseniz, ya da yüzeysel olarak ele alırsanız ve itirazlarınızı da kapsamlı ve temelli olarak sunmazsanız, bilin ki hayatın düzenlenmesine dair politik gelişmelerden uzaklaşırsınız.
Bu raporu eleştirmeden bir hakikati de vurgulamak gerekir.

BİZE AİT OLANI ELÇİLİKTEN ÖĞRENMEK!

Bugün, TC Büyükelçiliği bizim olan ekonomik ve toplumsal sorunlara, maalesef bize ait olan verileri, en geniş anlamı ile ortaya koyarak görüş serdetmektedir. Buna bağlı olarak da ortaya bir tez sunuyor. Bundan çok mahcup oldum. Çünkü bu ülkeye dair verileri, maalesef bu raporda derli topu görmek fırsatını buldum. Üstelikte daha sonra yazacağım gibi bazı verileri de ortaya koymadan...
Bunu eğer, sağcı veya solcu olun, bir rezalet olarak görmezseniz, işi baştan kaybettiniz demektir.
Kimse bana da, bu veri sunumunun da, “bizim devlet” tarafından değil de, Elçilik tarafından verilmesini, “Ankara’nın dayatması” olarak ta takdim etmesin. Neden mi? Çünkü vergi verdiğimiz ve insanlarımıza hizmet üretsin diye beklediğimiz bu devlet ve hükümet üzerinde, herkese, bize ait olan verileri vermek mecburiyetini yaratamadıysak, kusur bizdedir. Bu bizim ortak ayıbımızdır...
Çünkü, bugün, dünü eleştirecek diye, var olan her şeyi küçümseyen, yok sayan anlayış, en başta bu gelişmenin sorumlusudur. Yenilik adına yola çıkanların, kutsadığı bir yapının, bugün ve düne dair iflasını aşıyoruz. Bu yarınımızı da karartmaktadır. Çünkü, UBP’nin bugün sözde genç olan, ama ruhen en yaşlı halde bulunan yönetim sorumluluğunu üstlenmiş kadroları, bu yanlış mantığın en büyük göstergesidir.
Hatırlarım, Dr Derviş Eroğlu 19 Nisan seçimleri sonrası kurduğu hükümette bu “genç kadro” göreve geldiğinde, basında ne övgüler yapılmış ve ne sahte beklentiler yaratılmıştı.
Yanlışı düzelteceklerine, toplumsal bir emek ürünü olan yapı içinde var olan olumlulukları da yenilik adına yok ettiler.
Eskiden hatırlarım, “bütçe” Meclis’e geldiğinde eğer Devlet Planlama Örgütü’nün (DPÖ) sunduğu program gelmezse veya gecikirse, Hükümet mahcubiyet yaşardı. Eleştirilere hak verirdi. Şimdi yeni güçlere bakın, hala 2009, 2010 Ekonomik Sosyal Göstergeleri yok, 2011 tahminleri dahi yok. Hiçbir veri yok. Hakkını yemeyelim son dönemlerde Maliye, bütçe uygulamalarını internet sitesinden vermeye başladı.
Bundaki gecikmeleri Meclis kürsüsünden eleştirdiğimde, Maliye Bakanı Ersin Tatar’ın öfkesini hatırlarım. Şimdi yayınlıyor. Demek ki eleştiriler yarar sağlamış. Ancak diğer her alanda, en son veri, 2008 verilerdir. Bunlar DPÖ’yü, bu sözde genç siyasiler, öldürdüler. Onu etkisiz kıldılar. Rakamlara dönük herhangi bir gaileleri yok.

“UÇUYORUZ”, DEDİLER Mİ, İŞ TAMAMDIR

İyi saatte olsun, verisiz veya eksik verili bir rapor oldu mu, Salih Coşar hocam, “bu kompozisyondur” derdi. İster Sayıştay raporu olsun, isterse Bakanı olduğu hükümetin bir raporu olsun, isterse muhalefetin bir belgesi olsun böyle tanımlardı. Şimdi ne ilginç, veri sunumunu dert etmek yok. Bu üstelik hükümet açısından da değildir. Muhalefet ve sivil toplum açısından da böyle oldu.
Eskiden KTAMS’ın istatistik biriminin çıkardığı metinler, müthişti. DEV- İŞ’ in Sosyal Ekonomik Konsey Toplantıları’na sunduğu belgeler müthişti. Bu belgeler, aynı zamanda toplumsal muhalefetin, emekçilerin, en geniş anlamı ile halkın ve hatta iş dünyasında yer alan insanların, toplumsal olaylara dönük eğitiminin ve bilgilenmesinin, böylece duyarlılığın, bilinçle artmasının da önemli bir aracını oluştururdu. Şimdilerde siyaset, basma kalıp söylemler ve aynısını, değişik cümlelerle tekrarlayan, klasik ifadelerden öteye gitmiyor. Kompozisyon yazmak şimdilerde genelleşti.
Bu çok büyük bir ayıptır. Kimseyi beğenmeyebilirsiniz, ama ülkenize ve insanınıza dair veri ve değerlendirme hizmetini, yurttaşına sunmanın en temel demokrasi ve yurt görevi olduğunu önemsemezseniz, kompozisyonculuktan kurtulamazsanız, bilin ki kendi kendimizi yönetme düşüncesini de geliştiremezsiniz..
Çünkü çağımızda daha da önem kazanan gerçek, bilgidir. Bilgiyi elinde tutan veya kullanabilenin, yönetici ve etken olabileceği gerçeği artık kesindir.. Bu yüzden eğer bu bilgi; TC Yardım Heyeti tarafında sunuluyorsa ve biz, bu bilgileri de ondan alıyorsak, işte o zaman hepten hapı yuttuk demektir.
Kendi kendimizi yönetmek iddiamız zayıflar...
Tecrübeye dudak bükenler, yeniyi eskinin olumlu verileri üzerinden, dünün yanlışını sorgulayarak yeniliğe gitmezse, her şeyi yıkar..İşte önce bu konuya değinmek istedim. Bu veri sunmama, toplumsal akıl kaybıdır, bu toplumsal birikime dönük bir ihanettir.

RAPOR, EKONOMİK PROGRAMIN ‘SAVUNMASI’

Raporu elbette ki toptan eleştirmek bu yazı dizisinin sınırlarını zorlar. Bunu nasıl yapacağız bilemem. Rapor, ana hatları ile bugün uygulanan ekonomik programı savunmak amacı taşımaktadır. Ama bunu da öyle basit bir mantıkla yapmıyor. Her şeyden önce raporun ana mantığı “liberal – muhafazakâr” bir bakış açısına dayanmaktadır.
Bu mantığın dışında, elbette ki siyasi yaklaşım sahip olduğu da açıktır. Üstelik bu siyasi bakış, Kuzey Kıbrıs’a baktığı pencere açısı ile de ilgilidir. Türkiye’deki anlayışa göre raporda bu yaklaşım vardır. Bu yüzden bu raporda “liberal- muhafazakar” görüşle de çelişki oluşmaktadır.
Ayrıca aynı liberal görüşe sahip Kıbrıs Türk aydınlarının bu bakış açısına katılmadıkları, en azından özelleştirme tartışmalarında ortaya çıktı. Çünkü bakışı etkileyen kanallardan biri de, bulunduğunuz yerdir. Çünkü bu topraklarda yaşayanın gailesi, öncelikle kendi yurdu ve insanı olur. Kuzey Kıbrıs’a dönük siyasi bakış açısı bunu getirmektedir. İşte bu yüzden de siyasi bakış açısının ötesinde, Sayın Akça ile bakış penceremizdeki farkta, görüş farkı oluşturmaktadır..Ne demek isterim?
Bakın, uygulanan ekonomik programın adına: ”.. Özel Sektörün Rekabet Gücünün Artırılması” dendi.
Ancak, “liberal- muhafazakar” görüşte kolaylıkla yer almayan bir tanımlamaya, Sayın Halil İbrahim Akça raporun önsözünde vurgu yapmaktadır. Bu nedir?
“Kolay çözülebilecek olan sorunlar yanında orta dönemde KKTC ekonomisinin gelişmesine henüz yeterince farkındalık dahi oluşmamış iki büyük engel bulunmaktadır” …
Ne imiş bu engeller?
“Bunlar kamu harcamaları ve ÖZEL SEKTÖR FAALİYETLERİ ÜZERİNDEKİ DENETİM EKSİKLİĞİ İLE ÖZELLİKLE BİRLİKLER ÜZERİNDEN KURULAN SEKTÖREL KORUMACILIKTIR”.

Burada vurgulamak istediğim birinci nokta şudur.
Kamu harcamalarının yüksekliğine dair farkındalık oluşmadığı tespitine katılmam… Çünkü uygulanan ve başarısı ile övünülen bu programın ana mantığı, kamu harcamalarının azaltılması içindi. Programın ana mantığı bu olduğuna ve rapor baştan aşağı özellikle kamu harcamalarında azaltma sağlandığı için başarılı görüldüğüne göre, doğrusu bu ifadeyi yadırgadım.
Böyle olunca “kuşkuculuk” beynimde dönmeye başlar. Neden diye?
O zaman akla başka şeyler de gelir.. Kamu harcamalarının azaltılması hedefinin demek ki başka ve önümüze daha sonra getirilecek yaklaşımları da vardır.

 

 

'BİRLİKLER ÜZERİNDEN SEKTÖREL KORUMACILIK VAR MI?'



“... Eğer bu, “bu ülke sendikalar Cumhuriyeti oldu” noktasındaki gibi, şimdi de üretim kesiminin zayıflatılması için ”bu ülke birlikler cumhuriyetine döndü” yaklaşımı gelişecekse, iş çok zor olacak, bizi önemli gerginlikler bekleyecek demektir…”

“… Türkiye’de her ilin Esnaf Odası ve sanayi birlikleri, o ilde yapılacak ve açılacak işyerleri ile ilgili yasalarla konmuş yetkilere sahiptir. İsteyen istediği yerde, istediği şekilde iş yapamaz. Hal böyle iken, rekabetin engellenmesinde birlikler neden KKTC’de sorun olsun?...”


“… Türkiye’deki siyasi erkin de bakışı, “liberal–muhafazakârdır”. Ancak bakış açısı Türkiye toprağına ve insanına dönük pencereden şekillenmektedir. Sayın Akça, Kuzey Kıbrıs’a, Kuzey Kıbrıs penceresinden bakmamaktadır. İşte aramızdaki önemli bakış farkı budur…”


Raporda “Liberal- Muhafazakar” bakış açısına ters bir tanımlama dikkatimi çekti. “Özel Sektörün faaliyetleri üzerindeki denetim eksikliği”. Sayın Akça bunu şu vurgu ile bütünleştirmektedir:

“Özellikle birlikler üzerinden kurulan sektörel korumacılık.”

İşte bence işin önemli bam tellerinden biri budur. Eğer bu noktada tekelleşme ve rekabet özelliğine aykırı düzenlemeler söz konusu olsaydı, “özel sektörün denetimi” tanımlamasına, başka türlü bakabilirdim. Ancak mesele bu değildir. Bunu adım adım açarak, olayın dibine bakalım…

Fakat haksızlık da yapmak istemem. Raporun 74. sayfası 3. madde de “ Eksik Rekabet- Korumacılık” başlıklı bölümde bu konuda oldukça önemli ve doğru tespitler de yapılmaktadır.

Şöyle ki:

“KKTC ekonomisinin temel sektörlerinde eksik rekabet söz konusudur. Eksik rekabet kimi zaman tek bir firmanın yer aldığı monopol piyasa şeklinde olurken, kimi zamanda az sayıda firmanın piyasayı domine ettiği, oligopol piyasa şeklinde karşımıza çıkmaktadır… Bunun yanında yerli sermayenin kendi içindeki rekabeti de ‘belli bir alanda sadece bir firma faaliyet gösterir’ görünmez kuralı gereği engellenmektedir…. Rekabet hukukunun henüz yeni olması, eksik rekabeti güçlendirmektedir”.. .denmektedir.

Bu tespitlere “hayır” demek mümkün değildir. Bunlar doğru tespitlerdir.

Ancak, 74. sayfada bu doğru tespitlere rağmen, önsözdeki ifade ile çıkış arandığına göre, ana mantığa katılmam mümkün değildir.

Burada esas olan nokta, siyasi anlayış ve hedef farklılığımızdır… Öncelikle Sayın Akça’nın bu konuda önerdiği ana mantığa bakalım...

“KKTC’de rekabet iki şekilde engellenmektedir. Bunun en yaygını, yabancı sermayenin ülkeye girişinin engellenmesi nedeni ile eksik rekabetin oluşmasıdır… İthal mallara uygulanan yerli üretimi korumaya yönelik fonlar, rekabetin önündeki bir diğer engeldir” demektedir.

Doğru bazı tespitlerden yola çıkarak yapılan bu önermelerden ilki ile başlayalım. Önsöz’de ifade edilen ”özel sektörde birlikler üzerinden kurulan sektörel korumacılık” ifadesi başlangıç noktamız olsun.


KİMDİR BU BİRLİKLER?

 

Müteahhitler Birliği, Taşeronlar Birliği, Esnaf Odası, Sanayi Odası, Ticaret Odası, K.T.M.M Odaları, Tabipler Birliği, Taksici Birlikleri, Narenciye İhracatçıları Birliği, Hayvancılar Birliği, diğer üretici birlikleri, Koop’lar vs mi?

Eğer bu, “bu ülke sendikalar Cumhuriyeti oldu” noktasındaki gibi, şimdi de üretim kesiminin zayıflatılması için ”bu ülke birlikler cumhuriyetine döndü” yaklaşımı gelişecekse, iş çok zor olacak, bizi önemli gerginlikler bekleyecek demektir.

Dün, iş dünyası ile sendikal hareketin arasında oluşamayan dayanışma neticesinde sendikalar kan kaybına uğradıktan sonra, şimdi sıraya, “Birlikler üzerinden kurulan korumacılık” ifadesi ile tüm ekonomik alanlardaki kan kaybı mı gündeme getirilecek?

Rekabet eksikliğine gerekçe yapılan “yabancı sermaye girişinin engellenmesi” tespitine dayalı olarak da, herhalde birliklerin düzenleyici etkisinin değiştirilmesi gündeme gelecek!

Yani “açın açın, dileyen gelsin…”

İsteyen gelsin dükkan açsın, isteyen gelsin inşaat işi yapsın, isteyen gelsin market açsın, taksi alsın taksicilik yapsın, proje yapsın, tabiplik icra etsin, makinist dükkanından, berber dükkanına kadar her şey yapılsın, fabrika kurulsun. Bu mu gelecek olan?

Evet, ülkenin yabacı sermayeye ihtiyacı vardır. Ama hangi alanlara gireceği, nasıl bir ek kapasite yaratacağı önemlidir.
Berberin işsiz kaldığı ülkeye, yeni berber dükkânlarının açılması ne getirir?

TÜRKİYE’DEN ÖRNEKLER, ORDU VALİLİĞİ VE NİHAT ERGÜN


Sayın Akça’ya şu örneği vermek isterim. Türkiye’nin Ordu Valiliği, fındık toplama maksadı ile Ordu vilayetine gelecek geçici düz işçiler için ikamet, çalışma, barınma, yaş ve benzeri düzenlemelerle ilgili genelge yayınladı. Üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bir il; TC yurttaşları için dahi bunu öngören bir düzenleme yapma ihtiyacı gösterdi. Peki Kıbrıs’ta, kaynakları kısıtlı ve dar bir ada ekonomisinde, gerek işgücü, gerekse belli meslek ve iş guruplarının idamesi için var olan düzenlemeler neden çok görülsün?

Ayrıca, Türkiye’de her ilin Esnaf Odası ve sanayi birlikleri, o ilde yapılacak ve açılacak işyerleri ile ilgili yasalarla konmuş yetkilere sahiptir. İsteyen istediği yerde, istediği şekilde iş yapamaz. Hal böyle iken, rekabetin engellenmesinde birlikler neden KKTC’de sorun olsun?

Türkiye’de Tabipler, Mühendis, Mimar Odaları, Hukukcular v.s Birlikleri o alanlardaki düzenlemelere sahip değiller mi? Yabancı sermaye Türkiye’ye, Türkiye’nin öncelikleri çerçevesinde düzen ve intizamla girmiyor mu?

Bu arada sayın Akça’ya Türkiye’den bir örnek daha vermek isterim. Çünkü yerel sermayeye ve iş dünyasına dönük düzenlemelere “korumacılık” diyerek gayet anlaşılır bir tepki koymaktadır ve bunu yabancı sermayeye dönük engellemeler ile özel sektörde var olan birliklere dayandırmaktadır.Bakın; Türkiye’de Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Nihat Ergün, bence çok yerinde ve doğru iki adım attı.

Bunlardan biri, kamu alımlarında Türkiye’de üretilen ürünlerin alınması… Bunu ilerletti, Sayın Akça’nın ifadesini kullanayım, bu konuda ciddi farkındalık yarattı… Yani devlet ihalelerinde öncelik, yerel malların alımında olacak!

Ayrıca ara mallardan ve yatırım mallarından hangisinde ithalat fazla yapılmaktadır konusunu ele alarak, teşvik sisteminin yeniden düzenlenmesine ve Türkiye yerli sermayesinin bu alanlarda yatırımının desteklenmesine karar verildi. Maksat ithalatı azaltmak, yerel katkıyı artırmak…

Her iki konu, hem bir nevi korumacılık, hem de aynı zamanda yabancı sermayenin ticari alanda daraltılması ve yerel sermayenin yatırım alanında öne alınması demektir.

Türkiye’de bunlar cari açığın azaltılması için ele alınırken, küçük Kuzey Kıbrıs ekonomisinde Sayın Akça, bize özel sektördeki birlikler konusunu nasıl olur da korumacılık olarak gösterir?

Sayın Akça , Kuzey Kıbrıs için bize Türkiye’deki uygulamanın tersini önermektedir.

Türkiye’de kamu ihalelerinde, yerli malı alınması ön görülürken, Kuzey Kıbrıs’ta açılacak ihalelerin, Ankara yerine, Lefkoşa’da açılması ve yerel emek ile sermayeye dönük belli destek, teşvik ve kollamaların yapılmasını, bizde neden eleştirisel olarak ele alır?



MALTA’YA BAK, GÜNEYE BAK

Malta gibi, Güney Kıbrıs gibi, AB üyesi olan ada ülkelerinde, dev gibi Avrupa anakarasına dönük belli korumaların da yer aldığını bildiğimiz bir noktada bu yaklaşım, bence aramızdaki ciddi bakış farklarından biridir.

Bizde de Türkiye’de yapılana ihtiyaç vardır. İster turizm sektöründe olsun, isterse eğitim, bu sektörlerin ihtiyacı olan üretim ve insan kaynağı, öncelikle Kıbrıs’tan karşılanmalıdır.
Bunun için yerli malı kullanımı ile ilgili destek ve teşvikler yapılmalıdır. İstihdamda da teşvik ve destekler gelişmelidir.

Maliyetleri aşağıya çekecek ve kaliteyi yükseltecek destek ve teşvikleri buralara yöneltmek ve teşvik sistemini Türkiye de yapıldığı gibi değiştirmek gerekir...
Ama Rapor bunu değil, aksini öngörmektedir. Neden?

Çünkü, Türkiye’deki siyasi erkin de bakışı, “liberal –muhafazakardır”. Ancak bakış açısı Türkiye toprağına ve insanına dönük pencereden şekillenmektedir. Sayın Akça, Kuzey Kıbrıs’a, Kuzey Kıbrıs penceresinden bakmamaktadır. İşte aramızdaki önemli bakış farkı budur.

 

MALİYETLERDE SORUN, YALNIZ ELEKTRİK Mİ?


Peki Kıbrıs Türk ekonomisinin kendi içinde oluşan tekelci yapı ve oligopol uygulamalarla sakat olduğu doğru değil mi? Evet. Peki bunun yanı sıra, tüm ekonomimizi negatif olarak etkileyen başka faktörler yok mu?

Örneğin Türkiye ve güneye göre KKTC’de tüm şirketlerin ve esnaf ile üreticinin, üretkenliğin en önemli gereklerinden biri olan krediye erişimde, faiz yükü çok fazladır. Bu maliyet unsurunu son derece negatif olarak etkilemektedir. Peki neden bu önemli unsur bu tespitler arasında yok?

Türkiye’de %5’ ler civarında olan faizlerle, bizde minimum %12 olan faizler arasındaki olumsuz etken, içte ve dışta rekabet edilebilirliği olumsuz olarak etkileyen faktörler arasında değil mi?

Peki, Türkiye de ya devlet desteği, ya da düşük faiz olgusu ile üretim, ya da hizmet sektöründe faaliyet gösteren bir işletme, KKTC’ de yatırım yapsa, hangi “yerli” kuruluş onunla rekabet edebilir? Bu destekle fiyatı belirlenmiş ürünleri piyasamıza sürdüğünde, onun karşısında hangi sanayici, hangi ticaret adamı durabilir

Ayrıca kuzeyde yer alan Ziraat Bankası dahil, Türkiye’nin özel şube banklarından daha düşük faizle kredi alan işletmelerin, alamayan diğer işletmeler karşısında sahip oldukları eşitsizlik de haksız rekabet değil mi? Bu nasıl olur, bir ülkede bir bankacılık sisteminde, bu kredi faizlerinde bu denli uçurum, nasıl olur? Sayın Akça raporunda buna değinmemektedir.

Elbette ki Sayın Akça’dan farklı düşüneceğim ve bu raporda olmayan bu ve benzeri başka gerçeklere de değineceğim. Çünkü ben burayı yurdum olarak görmekteyim. Mesela Türkiye’de tonuna 100 dolar ihracatı teşvik primi alan bir UN ihracatsının unu ile KKTC’ deki bir yerel değirmen rekabet edebilir mİ?

Girdi maliyetlerinde Türkiye ile aramızda her alanda ciddi fark vardır.
Sayın Akça, girdi maliyetlerindeki fazlalığı tek bir noktaya bağlamaktadır. Bu da elektrik fiyatıdır.

Bu doğrudur, elektriğin fiyatı Türkiye’den fazladır. Bunu düşürmek gerekir. Ancak mesele, yani girdi fiyatlarındaki yükseklik yalnızca burada mı? Hayır.

 

 

'EKONOMİK BÜYÜME NEREDE?'

 

“...2010’daki ekonomik büyümenin dayandığı temelin “tarım sektöründeki %10’luk büyüme olarak” ele alınması, meselenin aslında “kağıt üzerinde” olduğunun da göstergesidir…”

“… 2008’de 1 milyar 680 milyon dolarlık ithalattan alınan toplam vergi 417 milyon TL iken, 2010’da toplam 1 milyar 600 milyon dolarlık ithalattan alınan toplam vergi ise, 536 milyon TL!.. Bu vergi ve fon artışı, yurttaşın cebinden çıkıyor…”

“... 2008 senesinde Yeşil Hat Tüzüğü ile güneye mal satışında ulaşılan nokta, 10 milyon Avro idi. Bu durum, UBP iktidarında geriletildi…”


Raporun; başarı tespitinin dayandığı nokta, büyümedeki artış.

“Ekonominin 2010 yılında ulaşmış olduğu büyüme hızının arkasında ticaret sektöründe yüzde 21,5; ithalat vergilerinde yüzde 18,6 ve tarım sektöründe yüzde 10 oranında yaşanan büyümenin etkisi bulunmaktadır” ( Sayfa 14) denmektedir.

Bu objektif bir tespittir, saygı duyarım. Ama olayın bir başka penceresi de vardır. Biz de diğer pencereden bakmak durumundayız.

2010’daki ekonomik büyümenin dayandığı temelin “tarım sektöründeki %10’luk büyüme olarak” ele alınması, meselenin aslında “kağıt üzerinde” olduğunun da göstergesidir.
Çünkü yağışların iyi olması nedeni ile iki yıldır arpa ve kuru ziraat alanında oluşan artış vardır.

Yani ekonomik büyümeyi bu mu sağladı? Hapı yuttuk öyleyse!

O zaman tarihimizin gördüğü en büyük kuraklığı yaşadığımız, tarlalardaki kuşun yiyeceği otun bile çıkmadığı 2008’e de bakmamız gerekir. Tarım sektöründe, kendi raporunda da yer aldığı gibi (sayfa 15, Tablo 2) - %18 küçülme yaşandığı o yılda, milli gelirde meydana gelen - %3,4 düşüşün sebepleri arasında bunu nasıl göz ardı eder?

İşte size bir objektif veri daha!..
Siyasi bakış bakış açısındaki farkın göz ardı ettiği unsurlardan biri de bu ve çok önemlidir. Neden mi?

Çünkü bu program, 2008’e kadar olanları suçlayarak, sözde istikrar için geldi!
Bu programın başarısının göstergesi olarak tarım sektörü kullanılırken, 2010’daki “artış” konumu, nedense 2008’de aynı mantıkla ele alınmıyor!
Yani objektifliğe karşın, siyasi yaklaşım konusunda bilinçli bir seçicilik yapılmakta ve sübjektif davranılmaktadır.

2010’ daki % 4,4’lük büyümenin iki ana etkeninden biri olarak, yağmur ve sulu ziraattaki artış temel alınmaktadır.

Peki o zaman 2008’deki küçülmede “kuraklığa” ne oluyor?
Üstelik kuraklık, yalnızca ekonominin küçülmesine yol açmadı, kuraklığa karşı alınan tedbirler temelinde, kamu harcamaları da yükseldi.
Ancak tüm bu gerçekler göz ardı ediliyor.

Çünkü bu ekonomik programın, 2008’ deki küçülmenin kamu harcamalardaki artıştan kaynaklandığı, bu yüzden de bizim hata yaptığımız temeli ile “liberal- muhafazakar” bir anlayış sonucunda uygulamaya girmiştir.

İTHALAT VERGİLERİNDEKİ ARTIŞ

Şimdi uygulanan programın başarısı olarak, ekonomik büyümenin gerçekleştiği söylenmektedir.
Bunun zemini de artan yağışlar ve arpa üretimi gösteriliyor!..
Üstelik, 2008’deki o büyük felaket de göz ardı ediliyor.
Raporun, 14- 15’inci sayfalarında ifade edilen 2010 ve 2011’deki ekonomik büyümenin dayandırıldığı diğer zemine de bakacağız.
Çünkü bu zemin aynı zamanda, üretimde elektrik dışındaki yüksek girdi fiyatlarının oluşmasının da nedenidir.

Rapora göre, 2010’da % 3,6 ve 2011’de de tahmini %4,3 olarak gerçekleşen ekonomik büyümenin dayandığı noktalardan biri de İTHALAT VERGİLERİNDE bu iki yılda oluşan artış gösterilmektedir.
Buna göre:

2010 da ithalat vergisinde %18, 6 artış ve 2011’de de bir önceki yıla göre %9 artış olduğu ifade edilmiştir.

Daha da açmak için bunları yine rapordaki verilere göre cari fiyatlarla da yazalım.

 

İTHALAT VERGİLERİ:

2008  2009  2010  2011

417    448    536    969 ( cari fiyatlarla milyon TL)


İşte işin önemli püf noktasından biri de buradadır. Şimdi bir bakalım aynı dönemler için toplam ithalat ne kadarmış?

2008’ de toplam ithalat, 1.680.7 milyar dolar!
2009’ da ise bu kez 1.326,2 milyar dolar!.
2010’ da ise 1.604 milyar dolar!
2011’ de toplam ithalat, ( Ocak- Ekim döneminde) 1. 327,5 milyar!

İşte tablo budur. 2008’de 1 milyar 680 milyon dolarlık ithalattan alınan toplam vergi, 417 milyon TL iken, 2009’da 1 milyar 300 milyon dolarlık ithalattan alınan vergi toplamı 448 milyon TL oluyor. Aynı şekilde, 2010’da toplam 1 milyar 600 milyon dolarlık ithalattan alınan toplam vergi ise, 536 milyon TL olabiliyor. 2011 de ise bu rakam, 969 milyon TL olabileceği öngörülüyor.

İşte mesele buradadır.

2008’de en yüksek miktar olan toplam ithalat rakamına karşın, ithalat vergilerinin GSYİH içindeki payının, 2010’ da %18, 6 ve 2011’de de %9 olarak artmasının ana nedeni, işte bu program döneminde uygulanan ithalat vergilerine ve fonlara yapılan aşırı artışlar olduğu açıktır.

Bunu daha bariz olarak gösteren bir nokta olamaz.

Program döneminde 2010 ve 2011’ de ekonominin büyümesindeki göstergelerinden birinin de ithalat artışı olmasına bağlandığını gördüğümüzde; toplam ithalatta, 2008’ e göre de önemli bir düşüş ya da denklik olmasına karşın, vergilerin 2008’e göre %18 oranında bir artış içine girmesini, ekonominin büyüme göstergesi olarak göstermek doğru değildir.

Çünkü bu artış, o çok şikayet edilen, hem KKTC’ deki maliyetlerin artmasına, hem de halkın ve iş dünyasının kaynaklarının ekonomiden çekilerek bütçeye dolaylı olarak aktarılmasının göstergesidir.

 

SABİT SERMAYE YATIRIMLARI NEREDE?

 

Burada Sayın Akça’ya ve UBP Hükümetine sormak gereken bir iki nokta daha vardır.

Nasıl olurda bu rapor, her alanda pek çok veri verirken, Sabit Sermaye Yatırımları alanında neler yaşandığını vermemektedir. En son rakam 2008’e dairdir.

Eğer ekonomik büyümeyi ele alacaksanız, ithalat vergilerinden evvel, sabit sermaye yatırımlarının ne olduğunu ortaya koymanız gerekir. Ayrıca mal ve hizmet üretimi alanında, enerji tüketimi ne kadardır? Gerek imalat sektöründe, gerek turizm de, gerekse ticaret sektörü, esnaf ve tarım sektöründe enerji tüketimi rakamlarını da vermeniz gerekmektedir. Böylece mal ve hizmet üretimi alanında ne olduğu daha net ortaya çıkar!

Ama maalesef, ne UBP Hükümeti, ne de her şeyi ve veriyi veren bu rapor, ne sabit sermeye rakamlarını, ne de elektrik enerjisi tüketiminin sektörlere göre ne olduğunu vermektedir.. O zaman mal ve hizmet üretiminde diğer yıllara göre değerlendirmeyi nasıl objektif olarak yapacaksınız?

Ayrıca değerlendirmeyi sağlıklı yapabilmek için özel ve kamu kesimi tüketim oranlarını ve rakamlarını da mukayeseli olarak vermek lazımdır. Bunlarla bütünleşen verilerle o zaman tasarruf miktarlarının da anlamı ve önemi oluşur.

Raporun bence eksik bırakılan en önemli noktası budur. Bu da objektifliğe ve bilimselliğe gölge düşürmektedir..

Ayrıca, bu rakamlar verilse, o zaman da ben açıkça iddia ederim ve derim ki 2004-2008 dönemini eleştirerek gündeme getirilen bu “liberal – muhafazakar” bakış açısının ciddi bir gelişme sağlamadığı daha net ortaya çıkacaktır.

 

ÖDEMELER DENGESİ

 

Bir de sırf bu programın ve UBP hükümetinin sözde başarısı için göz ardı edilen en önemli meselelerden bir de, “ödemeler dengesi”ne dair derli toplu hiçbir veri sunulmamasıdır.
İthalat ve İhracat arasında oluşan dış ticaret açığını, ödemeler dengemiz içerisinde turizm, eğitim, güneyden geçişlerden sağlanan katkı ve yabancı sermaye girdileri ile kapatmaktayız. Bunlara dair de doğru dürüst bir veri yok.

Evet, turizm ve eğitim sektörlerinde elde edilen gelir var. Ama güneyde işleyen insanlarımızın, ya da sınır kapılarının açılması ile oluşan geçiş trafiğinin ülke ekonomisine sağladığı girdiye dair de açık veri yok. Ayrıca yabancı sermaye yatırımları ve girdilerine dair de doğru dürüst veri yok. Bunların hepsi ile ilgili en son veriler 2008’e aittir. Dolayısı ile kıyaslama yapmak ve nerede olduğumuzu tespit etmek açısından durum iyi değildir.

Güneyde meydana gelen kriz nedeni ile bizde de oluşan darlık da böylece görülmemektedir.
Burada üzülerek belirtmek isterim ki ödemeler dengemize olumlu katkı yapan Yeşil Hat Tüzüğü ile ilgili olarak da seçici ve gizleyici bir bilgi aktarımı vardır. Sayfa 24’te verildiği gibi değildir durum…

“Yeşil Hat Tüzüğü kapsamında 2001 yılında GKRY’ne 29 milyon 407 milyon avroluk ihracat yapılmış olup, bunun 24 milyon 102 bin avroluk kısmı elektrik enerjisidir. Söz konusu ihracatta bir önceki seneye göre elektrik enerjisi hariç diğer mallarda artış sağlanmamıştır… Bununla birlikte 2004 yılının ikinci yarısından itibaren uygulamaya başlayan Yeşil Hat mevzuatı kapsamındaki ticaretin 2005 yılında yaklaşık 1,6 milyon Avro düzeyinde iken altı sen içerisinde yaklaşık 3 kat artarak 2011 yılında 5,3 milyon Avro düzeyine ulaştığı görülmektedir” denmektedir.

Buna çok üzüldüm. Çünkü 2008 senesinde Yeşil Hat Tüzüğü ile güneye mal satışında ulaşılan nokta, 10 milyon Avro idi. Bu program döneminde UBP iktidarında geriletildi. Hele elektrikte ki satışın yazılıp söylenmesinden ise bir başka keyif alıyorum ki sormayın gitsin!

Bu yatırımı yaparken ve siyasi sorumluluk üstlenirken söylenen sözler, atılan çamurlar ve yapılan alayları hatırladığımda şimdi “24 milyon avroluk satış yaptık” ifadesini duyduğumda, resmen keyif oluyorum.

 

 

 

'DOLAYLI VERGİLERLE GELİRLER ARTTIKÇA, PAHALILIK GELİR'

 

“... Bütçe gelirlerini artırmanın yolunu, dolaylı vergilere dayandırmıştır. Bu yöntemle hem üretim hem de hizmet sektörlerinin girdileri artmaktadır. Sonuçta ülkemiz, sadece yurttaşlar için değil hem turist, hem de öğrenci için pahalı bir konuma gelir. Böylece rekabet edilebilirlik imkanı da ortadan kalkar…”


2008’de 808 bin olan turist sayısı, 2011 yılında 1 milyona ulaşmıştır. Ayrıca geceleme sayısı ve oranında da artış vardır. Destinasyon çeşitliliği ve Türkiye ile İngiltere dışındaki ülkelerden gelen turist sayısı da artmıştır.
Bunlar doğrudur ve Sayın Halil İbrahim Akça’nın bu gelişmeler için olumlu katkısı ve desteği olduğu da açıktır.

Ancak bunlar oluşması için 2011 yılında turizmin desteklenmesi amacıyla TC Yardımı kapsamında toplam 25 milyon 190 bin 810 TL bir destek sağlanmıştır.

Bunun 22 milyon 581 bin TL’lik kısmı ise doğrudan ulaşım maliyetlerinin aşağıya çekilmesi ve Türkiye ile İngiltere dışından charter seferlerle turist gelmesi için kullanılmıştır.
Önemli ve ciddi bir destektir bu…

Ancak, 2011’ deki bu durumu devam ettirmek ve daha da artırmak için gelecek yıllarda da aynı desteğin garantisi var mı?
Bence belirsiz olan nokta budur. Ha bir doğru vardır, bütçe imkânlarının geliştirilmesi ve gelirlerin önemli bir kısmının, maaş ödemeleri ile tüketilmemesi, sürdürülebilir bir ekonomiye katkı sağlayacaktır.
Ancak, bunun da zaman alacağı açıktır. Üstelik bu giderlerin azalmasının bir yolunun da ekonominin büyümesi ve büyüyen ekonomi içinde devlet gelirlerinin artması ile olacağı gerçeğidir.
Bu noktaya gelene kadar reel sektöre ve turizm sektörüne, eğitim sektörlerine destek şarttır.

Fakat açıkça belirtildiği ve bizim de eleştirdiğimiz gibi, bu program, bütçe gelirlerini artırmanın yolunu, dolaylı vergilere dayandırmıştır.
Bu yöntemle hem üretim hem de hizmet sektörlerinin girdileri artmaktadır.
Sonuçta ülkemiz, sadece yurttaşlar için değil hem turist, hem de öğrenci için pahalı bir konuma gelir.
Böylece rekabet edilebilirlik imkanı da ortadan kalkar.

 

GEMİNİN ARDINDAKİ FİLİKA

 

Ekonomik Rapor’da ilginç olan bir nokta daha vardır.
Enflasyon ve hayat pahallığına bakış...
Bu rapor tıpkı, 2009’da imzalanan program gibi “KKTC’ de Hayat Pahalılığı ve Enflasyon, neden Türkiye’den fazla çıkmaktadır” gerçeğine çare üretememiştir!

Raporun 16 ve 17’nci sayfalarında açıkça bu duruma değinilmektedir.
Enflasyondaki artış ve pahalılığın nedenleri konusunda, sağlıklı bir tespit yapılamamaktadır.
Bu oldukça manidardır.

2006’da yaşanan ve 2010 ile 2011’de süren TL’nin döviz karşısında değer kaybetmesi, bizleri Türkiye’den çok daha fazla etkilemektedir.
TL’nin yabancı paralar karşısında olumsuz dalgalanması bize negatif olarak yansımaktadır. Biz denizdeki geminin arkasından giden bir filika olduğumuz için, deniz durgun ve dalgasız olsa dahi geminin pervanelerinde çıkan dalgadan etkilenmekteyiz.
Bu yüzden kadimi sallanmaktayız. Denizdeki geminin, denizin dalgalarından sallanması ile onun arkasına bağlı olan biz, tam “allem galem” olmaktayız.
Bunu göz ardı edemeyiz.

Bakınız, rapor bir gerçeği ifade etmektedir. Hem de Türkiye bağlamında. İşte o zaman akla şu söz gelir. “Ona var da, bize yok mu?”
Sayın Akça’nın başkanlığında hazırlanan söz konusu rapor; 2011 yılında Türkiye’deki enflasyon artışına dönük şu tahlili ve değerlendirmeyi yapmaktadır:

“Türkiye’de 2011 yılında yaşanan enflasyonun detaylarına baktığımız zaman, yıl içinde Türk Lirası’nda gözlenen belirgin değer kaybı, özellikle temel mal fiyatlarına yansıyarak, tüketici enflasyonundaki yükselişin ana belirleyicisi olmuştur. Toplam talep koşullarının enflasyona düşüş yönünde verdiği katkının azalması ve yıllık gıda enflasyonunun son yıllara kıyasla daha yüksek seviyede gerçekleşmesi enflasyondaki artışta belirleyici olmuştur”. ( Sayfa 17)

Paranın sahibinde TL’nin değer kaybının, enflasyon yönündeki artıştaki belirleyiciliği veri iken, nasıl olur da TL kullanan ve temel mallarda ithalatının % 70’e yakınını Türkiye’den yapan, %30’unu da AB ve diğer ülkelerden yapan KKTC’ de bu etkin olmamaktadır? Mümkün mü? TL’deki bu değer kaybı bize de yansımayacak mı?


ENFLASYON GÖZ ARDI EDİLEBİLİR Mİ?

Enflasyon nedeni ile Türkiye’de temel tüketimde, taşımacılıktaki artışlar olacak… KKTC’de, “Ekonomik Program” nedeniyle ithalat vergileri ve fonlar ekstra artacak… Ama kimse bunu ekonomiye negatif yansıdığını görmeyecek.
Bu nasıl olur da göz ardı edilir? Ayrıca raporda, 2011’ de Türkiye’de enflasyon artışını tetikleyen faktörlerden biri olarak, talep azalması gösteriliyor.
Peki, ülkemizde pazara katkı sağlayan en önemli unsurun maaş olgusu olduğu bilinmiyor mu?
Eğer siz maaşları hem enflasyon karşısında eritir, hem de programın başarısı için dolaylı vergilerin artması ile pahalılığa kurban ederseniz, ihalelerin kapatarak toplam talebe yönelik akışı kırarsanız, bunun sonucunda ne beklersiniz ki?
%14 enflasyonu etkileyen bu ana noktalar göz ardı edilirken, mesela hala TÜFE sepetinin mal ağırlıklı olmasına bağlanırsa, bu doğru bir yaklaşım değildir.

Yeni TÜFE ile Hayat Pahalılığı % 0.9 olarak ilan edilince, Kıbrıs’ın kuzeyi Türkiye’den daha ucuz mu oluyor?
Rapora, malların fiyatları konunda fazla artış olmadı demek, inandırıcı değildir.

Allah aşkına Türkiye’ye giden herkes oradaki ve buradaki fiyatları her alanda görmektedir.

Bu yapılarak, kamu çalışanlarının maaş artışı aşağıya çekiliyor.


HP ORANLARIYLA OYNAMAK

1994’te tespit etmiştik, UBP hükümeti şimdiki gibi incelikle değil, ama Hayat Pahalılığı (HP) oranları üzerinde kabaca oynuyordu… O dönemde, HP, % 30 azaltılıyordu ne yazık.
“Kağıt üstündeki düşük enflasyon”, yalnız idarecilerin kendi kendilerini kandırmasına yarar ve “göz bağcılığı” fazla uzun süre de etki yaratmaz.
Üstelik söz konusu bu program, 2011 yılında KKTC’de %4,4 enflasyon olacağı öngörüsü ile kurgulanmıştır. Ama gerçekleşme 2011 de %14 olarak şekillenmiştir. Bunun ekonomiye, bütçeye, insan ve toplum üzerine getirdiği ekonomik ve diğer yükler göz ardı edilebilir mi?

Çünkü, 2011 bütçesi bu öngörü ile şekillenmiştir.

Ancak “eşel mobil” dondurulduğu için bütçeye negatif etkisinin önüne geçilmiştir.

Yani devlet baskısı, devlet bütçesini enflasyona karşı korumuş, insanını ezmiştir..

Tabii 2012’de eşel mobil verileceğinin açıklandığı için de hemen “Hayat Pahalılığı” % 0.9 olarak düzenlenmiştir.
Ancak, burada bir başka husus vardır. 2011 yılında %14 enflasyon oluşmasına karşın, bu rakam çalışanların maaşlarına %14 HP ödeneği olarak yansıtılmazken, devletin verdiği tüm hizmetlerin ücretlerine, resim, harç ve diğer vergilere yansıtılmıştır. Yani, hem halka artış verilmemiş, hem de araç ruhsatlarından tutun, resim, pul ve diğer vergilere %14 enflasyon yansıtılmıştır. Yani devlet, enflasyonun artışını, küçük-büyük demeden yurttaşın ve tüm iş çevrelerinden almıştır.

Devlet kendini enflasyona karşı kormuş ama yurttaşını da korumasız bırakmıştır. Bu gerçek Sayın Akça’nın raporunda yoktur. Bunun ekonomiye getirdiği yük de bu anlamda hesapta yoktur.

Peki o zaman bu iş nasıl olacak? Bunu göz ardı eden bir ekonomi yönetimi olabilir mi? 2004- 2008 dönemine dönük en büyük eleştiri, bizim HP artışını vermemiz ve 2002 protokolüne uymamızdır. Yani ekonomik büyüme oranına göre kamu çalışanlarına artış verilmesi... Bize yapılan bu eleştiriye desteğin ne acıdır ki 1994’te çalışanlardan %30 HP çalınmasını da insanlara iade etmemize karşın, koyu bir CTP düşmanlığı çerçevesinde bazı sendikal çevrelerden o günde ve 2004-2008 döneminde önüne ardına bakmadan gelmesidir.

Şimdi ise uygun koşullar oluşturulduğu için bu program uygulamaya sokulmuş ve hep beraber; “kendim ettim, kendim buldum, gül gibi sararıp soldum” türküsü çağrılmaktadır. Biz yalnız kamu çalışanlarına değil, 1994’te ve 2006’daki büyük enflasyonda; iş dünyasına dönük de kayıpları karşılama siyaseti gütmüştük. Yani enflasyonun yükünün halk ve ekonomi üzerinde yol açtığı baskıyı göğüslemiştik. Nitekim bunu bir şekliyle Türkiye de yapmaktadır.

2011’de ve 2012’de enflasyonda öngörülen rakamın üzerine çıkış eğilimi ortaya çıktığında, yılın ilk yarısında TC Merkez Bankası, öngördüğü enflasyon düzenlemesinin aşılması üzerine, hedeflerini yeniden revize etmiş ve Türkiye ekonomisinin enflasyon karşısında alacağı yükü azaltan tedbirler almıştır. Bu bizde yapılmamaktadır.

Aksine şimdi enflasyona karşı halkı ve ülke ekonomisini bir nevi koruyan HP ödeneği bir yıl verilmemiş ve 2012’de de düşürülmesi için yol aranmıştır. Dolayısıyla bu rapor enflasyon gibi bir temel ekonomik hadiseye dönük, Türkiye’de yapılanın tersine resmen, tedbirsiz bir durum serdetmektedir.




HÜKÜMET, 2011 HP’Yİ NASIL KALDIRDI!


“…Raporda pek çok sevimsiz tedbirin, programın parçası olduğu yazıyor. Biri hariç!.. Hayat Pahalılığı ödeneğinin kaldırılmasını, meğer UBP Hükümeti istemiş…”

“… Statükonun kendisini sürdürsün diye mevcut duruma sarılmak değil;  bağımlılıktan kurtulmak için, insan haklar ve soysal adalet temelini göz ardı etmeden kimi meseleleri yeniden ele almak gerekir…”



Büyükelçi sayın Akça’nın “Ekonomik Rapor”la ilgili değerlendirmesinde bakınız neler var:
“ Süper emeklilerin maaşlarından gelir vergisi alınmasına ilişkin uygulama ile çalışanların ücretlerine uygulanan özel indirim oranın azaltılmasına yönelik  düzenlemenin Yüksek Mahkeme tarafından iptal edilmesi, 2011 yılı Bütçesinde yaklaşık 80 milyonluk bir kayba neden olmuştur. Hükümet bu kaybı telafi etmek üzere tüm çalışan ve kamu emeklilerinin maaşlarına 2011 yılında gerçekleşecek HP uygulamama kararı almıştır.”( Sayfa 39)

Allah Allah işe bakın! Sayın Akça açıkça, 2011 Hayat Pahalılığı ödeneğinin kaldırılma kararının, UBP hükümeti tarafından verildiğini söylüyor.
Bence bu doğrudur. Çünkü raporun bütününde sevimsiz tüm tedbirlerin, kendi öngördükleri program olduğu zaten yazıyor.
Demek ki, “Bunu TC istedi” diye sundukları mesele, aslında UBP Hükümeti’nin kendi kararı…
Ancak bir gerçek var. Emeklilerden vergi kesilmemesi kararını, Yüksek Anayasa Mahkemesi vermiştir. Demokratik hukuk devleti ilkeleri içinde, ikide bir bunu öne sürmek artık hiç doğru değildir. Çünkü hukuk dışı her tedbir, ekonomik getirisinden çok, demokratik, manevi ve ekonomik sıkıntı yaratır. Hukuk dışı bir eylemi hâlâ savunmak ve hayıflanmak yakışık almaz.

 

ASTARI YÜZÜNDEN PAHALI GELDİ

 

Sayın Akça diyor ki, mahkemeden dönen kesinti ile bütçe 80 milyon TL kaybetmişir. O zaman hesaplayalım bakalım,  % 14 enflasyonu ve hayat pahalılığını, maaş ve ücretlere yansıtmamakla, üstüne bir de resmi harçları artırarak, bütçe ne kadar kazandı!
“Vermeden alan” bu hükümet, BÜTÇEYE ne kadar artı eklemiştir, halkın cebinden alarak? Ayrıca bu ekonomik program uygulaması ile ithalat artmadan, ithalattan alınan vergilerin ve fonların artırılması ile bütçeye halktan ve ekonomiden aktarılan ne kadardır?

Kendi rakamı ile yazalım.

2010’ da 536 milyon olan ithalat vergisi bir önceki seneye göre ithalattaki 100 milyonluk artışa karşın, 969 milyon olmuştur. Yani bütçeye 233 milyon ek gelir girmiştir. Bu 80 milyonluk kayıp misli ile halktan alınarak bütçeye girmiştir.

Gerçek budur.

 

MAAŞLARDAKİ DURUM

 

Sayın Akça’nın raporunda vurguladığı son derece önemli bazı noktalar vardır.

Önce sayfa 47’ deki ifadeye bakalım.

Hayat Pahalılığı ödeneğinin bir değer olduğu ve “kamu personelini  enflasyona karşı koruyan bir düzenleyici niteliğindedir” vurgusu, bence önemli.
Ama hemen arkasından şu ifade endişe verici:
“Personel barem sistemine göre her yıl verilen kademe ilerlemeleri nedeniyle maaşlarda yaklaşık yüzde 1,5 oranında bir artış yaşanmaktadır. Hayat Pahalılığından bağımsız olarak verilen bu zamlar maaşlarda reel artış anlamına gelmektedir” (Sayfa 47)

Şimdi aklıma o meşhur darb-ı mesel geldi: “ Süpüre süpüre bir onlucuk buldu”.
Bunu personel giderlerindeki artışın 2011 içindeki suçlusu olarak göstermek, hemen akla “acaba yeni dönemin tedbirlerinden biri de kademe ilerlemesinin durdurulması mı” sorusunu getiriyor.
Süpüre süpüre bulunacak onlucuklarla bir şey almak olanaklı değildir!

Şimdi gelelim diğer noktaya, bu tabloyu olduğu gibi yazmak isterim.

 



Maaşa göre TC - KKTC karşılaştırması

 

    Türkiye            KKTC

                                            Eski Barem    Yeni Barem

 

Müsteşar                               7.169                6.794      6.460

 

Genel Müdür                           6.275                 5.861     5.415

Uzman Dr (1/4 Top Barem)     3.770                 5.467     5.128    

Öğretmen (1/4- Top Barem)   2.301                 4.355     3.790   

Memur (Lise/yeni top)            1.660- 1,975     2.185-3.896      1.467--- 3.312

(Sayfa 47 net maaşlar)


Burada açık olan ve rapora giren tespit şudur. KKTC’de kamu maaşlarında alt unvanlar ile üst unvanlar arasındaki maaş farkı Türkiye’ye göre daha azdır. Bu olumlu bir noktadadır. Ha gelişmesi gerekir evet, ama popülizmle bu olmaz.

O zaman eğitim ve mesleki beceri falan gibi olgularda güme gider. Ersin Tatar’ın popülizmi ile bu iş olursa, emeği siz yüceltemezsiniz.
İşte burada Sayın Akçay’a sormak gerekir. Raporunda devamlı olarak kamu kaynaklarının adil dağıtılmadığından söz etmektedir. Bu kendi yayınladığı tablodan görüldüğü gibi KKTC’de en üst ve en alt unvanların aldığı maaş farkı arasında, Türkiye’ye göre kat kat daha adillik var.

 O zaman kast edilen nedir?

Sosyal sigorta emeklilerinin aldığı maaş ile kamu emeklilerinin aldığı maaş arasındaki fark ise bu doğrudur. Ama o zaman bir lase soluklanmak lazımdır. Peki, o zaman 2006-2008 arasında bu uçurumun azaltılması için yapılan düzenleme, neden eleştirilmektedir?
Yoksa niyet yüksek olanı aşağı çekmek mi?

YÜZÜMÜZE VURMALARINA ENGEL OLALIM

 

Bence bu tablonun karşılaştırması işinde esas noktalardan bir de Türkiye de doktor, öğretmen, memurun aldığı ücretlerin, KKTC’den daha düşük olduğu gerçeğine vurgu yapmaktır.
Raporun başka yerinde ifade edilen ve sayfa 82’de görülen, öğretmenlerin Türkiye dahil 10 ülkedeki çalışma saatleri ve haftalık net öğretim süresi arasındaki ciddi fark karşısında ise endişelenmemek mümkün değildir.
Gerek öğretmen, gerekse memur ve işçi sendikaları, hem ülkemizin geleceği hem de emeğin değeri; bağımlılığın azaltılması, toplumsal varlığın korunması açısından artık bu anomalileri, bize başkaları tarafından söylenmesine fırsat vermeden ortaya koymalıdır.

Statükonun kendisini sürdürsün diye mevcut duruma sarılmak değil;  bağımlılıktan kurtulmak için, insan haklar ve soysal adalet temelini göz ardı etmeden kimi meseleleri yeniden ele almak gerekir.
Öğretim günü bizde 155 gün ama Danimarka’da 200, Avusturalya’da 184,  Finlandiya’da 190, Türkiye’de 180 ise…. Net öğretim süresi KKTC’de 415 saat, diğer ülkelerde 600’e yakınsa… Bunlar üzerinde kendimiz düşünmeliyiz…
Eğer bunu yapmazsak, birileri sürekli “gerçeğimizi” yüzümüze vuracaktır.

 

 

SOSYAL SİGORTALAR VE ÖNEMLİ BİR EKSİKLİK


Raporun Sosyal Sigortalar ile ilgili değerlendirmesi de çok ama çok önemlidir. Bu konuyu, ayrıca bir yazımda ele alacağım.
Sosyal Sigorta artık resmen tehlike sinyalleri vermektedir.

Bu tehlike çanlarının en önemli sebebi “kayıt dışılık”tır ki, raporda, kayıt dışılığa yeterince yer ve önem verilmemiştir.
Sayın Akça ile bakış açımızdaki farklardan biri de budur.

Kaçak ve kayıt dışılık bu ülke ekonomisinin en büyük çıkmazıdır.  Aynı zamanda insani olarak en büyük yıkımı da yaratmaktadır.

 

SONUÇ


Sayın Akça’nın bu raporu üzerinde daha çok yazacak olgularım var. İstihdam konusunda yazdıkları bence çok ama çok önemli, bir başka yazının ve tartışmanın konusu olabilir. Raporda, yüksek öğrenim almış gençlerinin “işsizlik sürelerinin uzunluğu”, kamu görevine girme beklentisine dayandırıldı.
Olmadı, bence çok yanlış tespit! Yani insanlarımız “ya kamu görevlisi olacağız ya da işsiz kalacağız” demekteymişler.

Bugün pek çok üniversite mezunu gencin işyeri iş yeri gezerek iş aradığını çok iyi biliyorum.
Bizim en büyük kan kaybımız beyin göçüdür. Üniversite mezunlarının kendi işlerini kurmaları dahil, özel sektörde istihdamını kolaylaştıracak ve artıracak teşvik ve desteklere ihtiyaç vardır. Bu gerçeği artık gizlemeyelim. Gençlerin göç ediyor!
Bu bizi yakmaktadır Sayın Akça!

Sayın Akça bu raporu ile UBP Hükümeti’ne çok büyük bir kolaylık sağlamıştır.

Uygulanan ekonomik programın mesuliyet ve yükünü kendi üzerine almıştır.
Yani bu raporla sorumluluk Türkiye’nin olmaktadır. UBP ise verileri dahi halkına sunma tenezzülü göstermeden hareket etme kolaylığına yatmıştır.

Bu, Sayın Akça’nın bence UBP ye gösterdiği, arzu etmese bile en büyük kıyaktır.  Ama bu davranış, sonuç itibarı ile Türkiye- KKTC ilişkilerinin sarsılmasına ve Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye’nin manevi değerlere dayalı ilişkisinin de erozyona uğramasına yol açmaktadır.

Bu rapordan sonra herkesin endişesi daha da artacaktır. Bu da gerginliği besleyecektir.

Raporda belirtilen hedefler ve tespitlerle, artık KKTC’de yerel sermayenin de ekarte edileceği,  küçük, büyük tüm iş alanlarında yerliliğini kırılacağı endişesi olacaktır.

Her şeye karşın Sayın Akça’ya yine de derli toplu veri sunması ve düşüncelerini de açıklıkla paylaştığı için bu rapor nedeni ile teşekkür ederim.  (SON)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1545 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler