1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Ekonomik Kriz ve Ortak Hedef
Ekonomik Kriz ve Ortak Hedef

Ekonomik Kriz ve Ortak Hedef

Çağrı Coşar: 2008 yılında Amerika’da filizlenen ve hızlıca dünyanın diğer ekonomilerine sıçrayan ekonomik kriz etkilerini artırarak göstermeye devam ediyor

A+A-

 

 

 

Çağrı Coşar
cagricosar9@gmail.com

 

 

2008 yılında Amerika’da filizlenen ve hızlıca dünyanın diğer ekonomilerine sıçrayan ekonomik kriz etkilerini artırarak göstermeye devam ediyor. Özellikle, gündemlerini yakından takip edebildiğimiz AB ülkelerinde kamu harcamalarındaki kesintiler, sosyal haklardaki budamalar ve ekonomik önlem paketleri ile ilgili gelişmeler her gün gazetelerde boy boy yüzümüze çarpıyor. Krizin ilk günlerinde batan şirketlerden bahsederken, bugünlerde batma eşiğindeki AB ülkelerinden bahseder hale geldik. Bu durum, akademik ve siyasi çevrelerde alışılagelmiş bir tartışmanın tekrardan alevlenmesine neden oldu. Bu kez tarihin sonu kapitalizm için mi geldi?

 

Krizin etkilerinin yayılması ile birlikte birçok ülkede devlet denetimine giren bankalara rastlamaya başladık. Bu, devletin ekonomiye müdahale etmesi anlamına geldiğinden kapitalizm karşıtı savlar zemin ve güç kazandı. Böylece, Marksizm ile birlikte diğer eleştirel yaklaşımlar da tekrardan önüne geçilemez biçimde gündeme geldi.

 

Ancak, görünen o ki, hakim iktisat teorisine sıkı sıkıya bağlı olanlar, kapitalizm son nefesini verene kadar vazgeçmeme niyetlerini korumaktadırlar. Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da büyük kurtarma operasyonlarının herşeye rağmen devam ettiğini görmekteyiz. Bazı kamu harcamalarındaki akıl almaz kesintiler sürerken, finans ve bankacılık sektörleri devlet tarafından sübvansiye edilip, devamlılıkları sağlanmaya çalışılmaktadır. O meşhur 1929 dünya ekonomik buhranı ile karşılaştırılan bugünkü ekonomik kriz bazı farklılıklar gösterse de, sonuçları itibari ile Büyük Bunalım ile büyük kesişmelere gebedir.

 

Burada bir parantez açıp, 1929 Bunalımı sonrasında kapitalizmin ciddi bir krize girmesinin siyaseten önemli değişikliklere yol açtığını hatırlatmakta yarar görüyorum. Egemen teorinin destekçileri olan, Nancy Birdsall ve Francis Fukuyama bile bunu net bir biçimde Post-Washington Uzlaşısı: Kriz Sonrası Kalkınma’ makalelerinde şöyle ifade ettiler:

 

Büyük Bunalım, sıkı monetarizm ve laissez-faire politikalarından uzaklaşılarak Keynesyen talep yönetimine geçişe zemin hazırladı. Daha da önemlisi, pek çoklarının gözünde kapitalist sistemin meşruiyetini yok ederek, dünya genelinde radikal ve anti-liberal hareketlerin yükselişinin yolunu açtı.[i]

 

Benzer şekilde, bugün yaşanan ekonomik kriz, sonuçları itibariyle, anti-kapitalist hareketleri görünür kılarken, yaklaşık otuz yıldır pek de rastlamadığımız ‘radikal’ hareketlerin de geniş halk tabanlarına yayılmaya başlamasını da beraberinde getirdi. Yine Amerika’da ortaya çıkan ve Kıbrıs’ta dahil olmak üzere dünyanın birçok ülkesine sıçrayan, ‘Occupy’, türkçe adıyla ‘İşgal’, hareketleri buna verilebilecek yerinde örneklerdir. Örnekleri artırmak gerekirse, geçtiğimiz yaz İngiltere’nin özellikle dar gelirli ailelerin yaşadığı bölgelerinde ortaya çıkan ve Londra, Liverpool, Birmingham ile birlikte İngiltere’nin daha birçok şehrine yayılan isyanları hakim sisteme karşı bir başkaldırı olarak okuyabiliriz. Avrupa Birliği’nin diğer ülkelerinde de durum pek farklı değil. Yunanistan, İspanya ve İtalya gibi ülkelerde AB açısından hiç alışılmadık sosyal tepkilerin doğduğunu da belirtmek yerine olacaktır.

 

Kısaca, 2008’de yüksek riskli ve yüksek faizli tutulu satışlar (mortgage) sonucunda Amerika’da ortaya çıkan  ve büyük bir etkiyle Avrupa’ya yayılan kriz bazı siyasi değişimleri de beraberinde getirecektir. Kısa zaman içinde, Yunanistan’da radikal sol parti SYRİZA’nın sandıktaki başarısı veya Sosyalist Hollande’nin Fransa’da başa geçmesi bu değişimlerin sinyalleri olarak algılanmalıdır. AB içinde, gözle görünür biçimde kapitalizm karşıtı siyasi söylemler giderek artmaktadır. Bu grupların ittifaklar içinde hareket etmeye başladığını da iddia edebiliriz.

 

Peki, siyasi talepler açısından Batı’daki bu gelişmelerin ve değişim beklentilerinin, Kıbrıs ile olan ilişkisini nasıl yorumlayabiliriz? Bu noktadan itibaren Batı’daki gelişmelerin ve siyasi taleplerin Kıbrıs sorununda ne gibi siyasi etkiler yaratabileceği konusunu tartışacağım.

 

Kıbrıs’ın hem Güneyinde hem de Kuzeyinde ekonomik kriz kendini iyice göstermektedir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu mali kriz uluslarası para piyasalarından dışlanmasına yol açmaktadır. İşsizlik oranı ise yüksek seviyelerde geziyor. Ada’nın güneyi ağır bir ekonomik bunalımdan geçiyor. Hatta bu, Hristofyas’ın çok ağır eleştirilere maruz kalmasına ve Başkanlık seçimlerinde adaylığını tekrardan koymamasına da neden oldu. Son günlerde AB yardım Troykası ile yaşanılan süreç, bize kamu harcamalarında ciddi kesintilere gidileceğini ve kazanılmış hakların geriletileceği sinyallerini veriyor.

 

Diğer yandan, Kıbrıs’ın Kuzeyine bakacak olursak, ağır ekonomik paketlerin hayata geçirilmeye çalışıldığını gözlemliyoruz. Hatta ve hatta, emekli maaşlarında bile kesinti yapmaya varacak kadar ileriye gidilebiliniyor. Kazanılmış tüm haklar, birer birer geri alınıyor, Kamu iktisadi teşebbüsleri birer birer özelleştiriliyor.Her ne kadar topyekün bir direniş başlamamış olsa da, Türkiye’ye olan ekonomik bağımlılık ve Türkiye’deki AKP hükümeti tarafından dayatılan paketler Kıbrıslı Türkleri ciddi biçimde düşündürüyor. Türkiye ile olan ilişkiler, bu temelde devam ederse, ekonomik şartların daha da ağırlaşacağını ve güç yollarına daha hızlı biçimde çıkacağımızı anlamaya başlıyoruz. Geçtiğimiz yıl gerçekleşen Toplumsal Varoluş mitingleri ile birlikte, Kıbrıslı Türk toplumu tarihinde Türkiye’ye karşı sesini hiç yükseltmediği kadar yükselttiği gerçeği ortadadır. Ancak, şunu unutmamalıyız ki, Kıbrıslı Türkler ile Türkiye’nin ilişkilerini tekrardan tanımlamak veya tartışmak konusunda toplum olarak bir irade gösterebilmemiz pek mümkün görülmemektedir. Türkiye hükümetinin elinde bulundurduğu araçlar göz önünde bulundurulduğunda, güç konusunda aradaki uçurum Türkiye ile Kıbrıslı Türklerin pazarlığını imkansız hale getirmektedir. Dolayısıyle, geniş temelde buyuran ve yapan ilişkisini siyaseten çözmemiz oldukça zor görünüyor.

 

Bundan dolayı, AB, Kıbrıslı Türkler açısından tutunacak alternatif bir dal olarak algılanıyor. Fakat, bugün içinde bulunduğu şartlar itibariyle, AB’den ekonomik anlamda veya siyaseten bir medet ummak abeste iştigaldir. Kendi krizini atlatma çabası içindeki AB’nin önümüzdeki yıllarda gündeminde çok farklı konular yer alacağa benziyor. Kıbrıs sorununu AB’nin gündemine taşımak ise bir hayli güç olacaktır. Ancak, bu denklemde bir çıkış yolu görülüyor. AB’deki son gelişmeler neticesinde ortaya çıkan siyasi talepler noktasından politika üretmek ve evrenselleşmeye başlayan hakim sistem karşıtı taleplere ortak olmak. Yani, AB kurumundan medet umamayacak olmamız, bizleri AB de yer alan siyasi gruplar ile ilişkileri sürdürmekten geri koymamalı.

 

Sonuç olarak, gittikçe durumu kötüleşen Kıbrıslı Rum toplumu ile iyice çaresizleşen Kıbrıslı Türk toplumunun ortak kaderi paylaşma ihtimalleri ufukta görünmüştür. Dönemsel olarak ortak kaderi paylaşırken bunun üstesinden gelmek için ortak çözümler ve çıkış yolları üretmek Kıbrıs için bir fırsat yaratacaktır. Adanın her iki tarafındaki sol, müzakere masasına oturacak Liderleri sandıktan çıkarmaya harcadığı enerjiyi, kapitalizmin girdiği bu krizden faydalanarak toplumların yakınlaşmasına kanalize etmesi yerinde olacaktır. Egemen sisteme bir tepki olarak kendiliğinden ortaya çıkan isyanların ve başkaldırıların hedefi ortaktır. Önemli olan, o ortak hedefi toplumlara işaret edebilmektir. Kıbrıs’ta solun önüne iyi bir fırsat çıkmıştır. Sol siyaset, kapitalizmin girmiş olduğu krizi iyi değerlendirip, birleştirici unsur olarak ortak hedef göstermelidir.  Bu duruş kulağa çok ütopik gelse de, solun bugün başka bir siyaset benimsemesi doğru olmamakla birlikte pek mümkün de olmayacaktır. Mücadeleyi tabana indirmek zorunlu hale geldiği açık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Kıbrıs sorununu çözmek için iki-toplumlu iki-bölgeli federasyon destekçisi ve sol değerlere sahip liderleri müzakere masasına göndermekle bu işi çözemeyeceğimiz gerçeği Hristofyas’ında 2013 Şubat seçimlerinde aday olmaması ile birlikte kesinlik kazandı.

 

Kabul etmeliyiz ki, Kıbrıs adasında çözüme folklorik gerekçelere dayanarak varmamız mümkün değildir. Yani, ayni yemeği veya içkiyi içtiğimiz için federal çözüm talebini dile getirmemiz pek yersiz olur. Ancak, toplumların geleceklerine dair, bugünkünden daha insanca yaşayabilecekleri, sosyal güvencelerinin ve ekonomik refahlarının yerinde olacağı ve garanti altına alınacağı bir sistemin oluşmasına yönelik taleble federal çözüme olan desteği ve istenci artırabiliriz.

 


Referanslar


[i] Nancy Birdsall ve Francis Fukuyama, Post-Washington Uzlaşısı: Kriz Sonrası Kalkınma, Foreign Affairs, March/April 2011

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 770 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler