1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Ekmek kokusu, Kadı'nın hanayın altı ve Araklides'in kuyu...'
Ekmek kokusu, Kadının hanayın altı ve Araklidesin kuyu...

'Ekmek kokusu, Kadı'nın hanayın altı ve Araklides'in kuyu...'

BİR ÖYKÜ Dr. Derviş ÖZER O ne muhteşem bir koku Allah’ım, fırının kapağını yeni açmışlar. Taze ekmek kokusu doldurdu ciğerlerimi, nefes alamadım. Bu tanıdık koku beni aldı, sarmaladı bir burgaç gibi ve savurdu. Zamana karşı gelerek, ta köyüme

A+A-

 

 

BİR ÖYKÜ

 

“Ekmek kokusu, Kadı’nın hanayın altı ve Araklides’in kuyu...”

 

Dr. Derviş ÖZER

 

O ne muhteşem bir koku Allah’ım,  fırının kapağını yeni açmışlar. Taze ekmek kokusu doldurdu ciğerlerimi, nefes alamadım.  Bu tanıdık koku beni aldı,  sarmaladı bir burgaç gibi ve savurdu. Zamana karşı gelerek, ta köyüme çocukluğuma götürdü.  Oturdum kaldırıma. Ekmek kokusu içimde, ciğerlerimi yakarcasına, hem güldüm, hem ağladım. Çocukluğuma güldüm. Kaderime güldüm.  Gençliğime ağladım, kaybolan, yitip giden gençliğime, hiçliğime, yaşamamışlığıma, kimliksizliğe ve bizimle hiç aldırmaksızın oynamalarına ve hiçbir şey yapamamaya ağladım.

O nasıl bir koku Allah’ım. O nasıl bir koku, kırk senede hiç mi azalmaz, kırk senede hiç mi kaybolmaz. Kaybolmamış işte. Ellerin memleketinde bir kaldırıma oturtup beni güldürecek kadar keskin ve beni ağlatacak kadar yakıcı.

Hep böyle bir taşın üzerine oturup beklerdik. Köyde ekmek yapmak için her evin küçük bir fırını olurdu ve analarımız haftada bir mayalı ekmek yapardı. Bu bir seremoniydi bizim için, beyazlatılmış susamlar kaçırılıp, avuç avuç kapı arkalarında saklanılıp yenilirdi. Tabii arada bir de oklava veya fırın küreği de yenirdi kafaya. Ama değerdi. Fırın yakıldı mı, fırının karşısında ciğerci kedileri gibi, fırının kapağı açılsın ve fırına atılmış son zeytinli bullalardan, bize bir parça verilsin diye beklerdik. Çıkan ekmek somunu bölünsün ve dumanı tüte tüte, bize;  arasına, taş değirmende ezilmiş zeytinin, sızma yağı içine dökülsün, ama öyle yağa acımadan dökülsün. Öyle korkmadan pintilik yapılmadan dökülsün ve tuzlansın, öyle kaya tuzuyla da değil, yeni çıkan table tuzlarından olsun, tane tane. Ve biz onu alalım koşup Kadı Efendi’nin hanayın dibine oturalım ve cebimizde pirililerin şıkırtısıyla, çenemizden yağları akıta akıta yiyelim ve arkasından tuzun bizi çeşmeye çekmesiyle,   orada içine çeşmeden su akan testiyi kaldırmadan, ağzımızı çeşmeye dayayıp kana kana içelim.

Testinin sahibi görüp de bağırırsa, testiyi devirip de kaçalım. Sonrasını düşünmeden akşam eve gidince babaların elinde mulihiya sapı ile kapıda beklemesini ve kırılan testinin hesabını vererek eve girmeyi. Ya da anamızın o ayaklarla yatağa giremesin diye bağırmasıyla kaçıp o güzelim sakız gibi bürümcük çarşafların arasına dalmayı ve o bürümcük çarşafların altında neremize sopa geleceğini düşünmeden hem dayak yiyerek hem de kıkırdayarak uykuya dalmayı.                    

Ha şunu da unutmayalım, o güzelim yasemin kokuları altında ve köyün dışında geceleyen koyunların çıngırak seslerini ve çobanların kamıştan yapılmış kaval seslerini. Sinek de çoktu ama o kadar koşuşturmanın ve dayağın arkasına ölü gibi uyurduk. Uyuduktan sonra ne sineğin sevişmesini ne de anamızın, babamızın sevişmesini duyardık.

Hani çok dayak yerdik ayaklarımız kirli olduğu için. Oysa bizim ayaklarımız temizdi. Her ne kadar yalın ayak derenin içinde top oynasak da, arada su içmeye çeşmeye gittiğimizde ayağımıza su değerdi. Veya köyün artezyen kuyusundan çıkan kuyunun suyuna donlarımızı çıkarıp dalardık ve ayak bileğine gelmeyen suyun içinde balıklar gibi yüzme talimleri yapardık. İşte o zamanlar vücudumuz su görürdü. Temizlenir tertemiz olurduk. Ama yine de dayağı yerdik. Bu suda eğlenmek çok güzeldi. Kadı Efendi’nin hanayın altında oturup pirili oynamamızdan bile güzeldi.

Ama birisi vardı ki bizim yüzme numaraları yaparken sakladığımız donlarımızı ve atletlerimizi, kısa pantolonlarımızı alıp gidip kahvenin önüne yığardı. Karşısına geçip bir de kahve ve sigara içerdi. O kahvenin önünde donlarımızın çalındığı, çalındığı demeyelim zorla el konulduğu ve kahvenin önünde sergilendiği yere gelir, ellerimizin biri, küçücük, korkudan ve soğuk artezyen kuyusunu suyuyla solucan gibi kalmış önümüzü örterek diğeri ile de popomuzu örterek saatlerce yalvarırdık. Eve gidemezdik. Eve gitsek, hele donsuz eve gitsek, hele de gömleksiz. Ölümlerden ölüm beğen

Nerede kalmıştık, evet Kadı Efendi’nin evin altında, pirili oynamaya giderdik, hani yavru köpekler olur ya (guliler) 7-8 tanesi birden annesinin memesini emip sonra da oyuna dalarlar ya ve karınları aşağıya doğru tartar yerlerde sürünür ve yürürken düşerler ya.  İşte biz de o tuzlu ve yağlı koca somunları yiyip suyu da içtikten sonra, o yeni doğmuş köpekler gibi  karınlarımız yerde, oynaşırdık, Kadı Efendi’nin hanayın altında. Bazen bağırışlarımız fazla kaçardı. Rahmetlik Kadı’yı uyandırırdık uykusundan. Ve kocaman bir lenger suyu yerdik başımızdan aşağı. Ve o kadar çok hoşumuza giderdi ki. Bir serinlerdik, bir serinlerdik ki o hanayın altında ve daha çok bağırarak oyunumuza devam ederdik. Kadı efendi de sinirden uyuyamaz daha doğrusu bizim bağırmamızdan uyuyamaz, söylene söylene kahvenin yolunu tutardı. O giderken ona caminin hocası da katılırdı. Beraber kahveye giderlerken, Kadı Efendi’yi camide uyumaya davet ederdi  Hamit Hoca. Ve şöyle derdi: “Hoşgörülü olmak erdemdir Kadı Efendi hele çocuklara hoşgörülü olmak daha da erdemdir. Sen gel, camide serin serin uyu, orası da senin evin, ama bu çocuklar oynayacak, oynama zamanı onların. Bizim değil, onların zamanı. Sen gel, hoşgörülü ol” derdi...

Evet bizim oynama zamanımız idi o yaz. Doyasıya oynama zamanıydı. Oynayabildiğimiz kadar oynadık ama bir gün geldi ki oyun bitti. Yeni bir oyun başladı. Ben de bilmiyorum o yaşadıklarımız oyun muydu.  Bize atılan bombalar, Kadı Efendi’nin döktüğü sular gibiydi. Ama bizi serinletiyor muydu? Bilmiyorum. Korkudan titriyorduk. Yaz günü o Temmuz sıcağında dökülen terin buharlaşması titretiyordu bizi. Ama bu titreme korkudan mı, serinden mi belli değildi. Biz birbirimize yavru köpekler gibi sokuldukça titriyorduk. Bombaların sesinden, uçuşan mermilerin duvarları yıkmasından, dökülen toz dumandan, göz gözü görmemesinden mi titriyorduk bilmiyorum ama o yaz çok kötü geçti biz çocuklar için, O yaz çok kötü geçti. Kimilerinin deyimiyle barış geldi. Kimilerinin deyimiyle kan geldi. Kavga geldi. O yaz bazı çocuklar babasız kaldı. Anasız kaldı. Bazı çocuklar yaralandı. Bazılarımızın kolu bacağı koptu.

Biz o yaz ekmek kokuları arasında savaşçılık oynadık. Darbe oldu. Buğdaylar elendi, yıkandı. Ve biz eşeğin üzerinde değirmene gittik. Torbalarca buğday öğütüldü. Torbalarca un taşındı evlere, bembeyaz un aktı değirmenin taş oluğundan çuvala. Ha arada Rum köyünden gelen buğdayları da öğüttü bizim değirmenci. İlk önce bizimkilerini, daha sonra da Rumlar’ın getirdiği buğdayı taşıdık değirmene, iki tane dönen taşın arasına döküldü buğday ve buram buram un doldu torbalara. Evlere götürdük unu. Sonrada köyün yakınına kadar gelen Rumlar’ın unlarını taşıdık. Onlara teslim ettik, bol bahşiş karşılığında. Hem de öküzgözü kadar büyük iki şilinlik karşılığında. Yook. Yok  biz istemedik iki şilini. O yaşlı Rum her zaman bir şilin verirdi ama o gün iki şilin verdi.

Vardı bir olağandışılık. Herkes fırınları yakmıştı. Ve her evden dumanlar yükseliyordu. Her zaman böyle olmazdı. Sırayla yakılırdı fırınlar. Ama o gün hepsi birden yakılmıştı. Yan köyde Rumlar da yakmıştı fırınlarını. Onları da seyrediyorduk köyün altından. Onlar da koşuşturuyordu bahçelerde. Yaşlı Rumlar da tarlalarda kalan ürünü kaldırmaya çalışıyordu. Gençler yoktu meydanda. Yollar bomboş, arada sırada tren yolundan kamyonlar geçiyor, bazen de çok süratli giden birkaç araba.

Bizim köy ve Rum köyünden akşama doğru bir ekmek kokusu yükseldi ki hiç sormayın, sanki iki köyün üstünü ekmek kokusundan bir bulut kaplamış gibiydi. Ama tek farkla biz yine kediler gibi bekledik ama bizi gören yoktu. Ekmekler istiflendi. Sadece dilim dilim verildi. Yok öyle yağma, yarım somuna bir bardak zeytin yağı.

Ben bilmiyorum, soramadım Rum çocuklara da ekmek dilim dilim mi verildi o gün.  Yoksa o Rum köyünün çocukları da bizim gibi korkudan tir tir titrediler mi papazın evinin altında.

Bize neydi savaş. Ne ilgilendirirdi bizi sizin savaşınız. Bizim için önemli olan oyundu. Bizim için önemli olan bir somun ekmekti. O ekmek ki arasına yarım bardak zeytinyağı dökülen ve tuzlanan. Eminim, aradan yıllar geçmesine rağmen benim gibi düşünen en az bir Rum çocuğu vardır. Eminim ki bizim gibi onlar için de önemli olan tek şey pirili oyunuydu. Ve akan artezyen kuyusunun, suyunun içinde donsuz yüzmekti ve sonra da gidip Araklides’in kuyudan kavun çalıp, karpuz çalıp yemekti.

Önemli olan tek şey yarın için yapmaya sözleştiğimiz planlardı. Sözleştiğimiz gibi yarın beraber oynayacağımız, birilerini pirili oyununda soyup soğana çevireceğimiz plan vardı kafamızda. İnanın hiç mi hiç düşünmemiştik Nikos Samson’u. Hiç mi hiç düşünmemiştik Makarios’un bir İngiliz helikopterine binip adadan kaçacağını. Ve Ecevit’in romantik şiirler yazıp sadece ve sadece barış için adada savaş çıkaracağını. Düşünmek ne kelime tanımıyorduk bile. Adlarını da duymamıştık. Bizim derdimiz sadece, fırından çıkacak bir somun sıcak ekmek ve arasındaki bir bodiri sızma zeytinyağıydı. Bir de oynayacağımız pirili ve soyup soğana çevireceğimiz arkadaşlarımız. Ve bir de Kadı Efendi’yi uyutmamak için nasıl gürültü edeceğimiz. Eminim Rum köyünde de, oradaki Rum çocukları da aynı dertten muzdariptiler. Vardı onların da kendine göre bir dertleri. Onların da yarın yapmayı düşündükleri bir planları. Araklides’in kuyu…  Arılar… Bostan tarlası… Karpuz çalmak gibi.

Hepsi bir pazartesi sabahı hayal oldu ve bir daha aynı şeyler hiç yaşanmadı. Aynı ekmek kokusunu duymadık.  Bir daha aynı oyunları oynamadık. Bir daha artezyen kuyusunun suyunda balıklar gibi yüzmedik. Araklides,  kuyulu tarlaya bir daha bostan ekemedi ve biz bir daha karpuz çalamadık. Pirili bile oynamadık. Kadı bile rahat uyudu ama  sessizlikten rahatsız oldu ki sorup durdu, benim evin altında niye oynamıyorsunuz diye.  Ama aldığı tek cevap vardı.

Biz büyüdük.

Bir ayın içinde ölülerle, yaralılarla, kan kokusuyla, bomba ve silah sesleri ile biz büyüdük.

Bizi büyüttünüz. 

Biz büyüdük ve bir daha fırının önünde kasabın önünde bekleyen kediler gibi beklemedik.

...

Zaten artık kimse de fırın yakmadı. Kimse de bize ekmek vermedi.  

Onlar da bizi büyüttüklerini biliyorlardı.

Makarios da ölmemişti.

Nikos da başkan olamadı.

Ecevit de adaya barış getiremedi.

Sadece bize verdikleri bir somun ekmekten ve bir bodiri yağdan kar etmişlerdi.

Onu bile kar saydılar……………..

(DR. DERVİŞ ÖZER)

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1291 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler