1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Egemen Aşkın Araç Hali[*]
Egemen Aşkın Araç Hali[*]

Egemen Aşkın Araç Hali[*]

Tegiye Birey: Aşkla analitik çerçevedeki ilişkim popüler kültürün çoğu ürününden tutun da kişilerin hayatlarında, ezici yaygınlıkta ve yoğunlukta olan konunun aşk olmasına tepki göstermekle başladı

A+A-

 

 

Tegiye Birey

tegiyebirey@gmail.com

 

 

Bugün burada çoğumuzun tahminimce sevgililer günü karşıtı duruşuna rağmen 14 Şubat’ın diktesine kulak vererek aşkın hallerini sohbet odağımız yapmak için toplandık. ‘Sen aşkın hangi halinden bahsedeceksin?’ diye sorarsanız, cevabım aşkın araç halinden olacaktır ve bunu yaparken tonum da sorunsallaştırmadığımız her konseptin intikam amaçlı hayatlarımızın bir yerinde bir şekilde hortlayacağına inancımdan ötürü hafif şüpheci olacaktır.

 

Aşkla analitik çerçevedeki ilişkim popüler kültürün çoğu ürününden tutun da kişilerin hayatlarında, ezici yaygınlıkta ve yoğunlukta olan konunun aşk olmasına tepki göstermekle başladı. Bir gün bir müzisyene sordum, ‘neden çoğu şarkının konusu aşk?’ diye. Aldığım cevap şu mealde oldu: “Solu yazarsın sağı seven çıkar, yazı yazarsın kışı seven çıkar, aşkı yazarsın, herkes döner bir bakar. Aşk, insanların en ortak paydalarından biridir.” Bu ve benzeri sohbetlerin devamında, aşkın elinin kolunun uzun olmasına tepki göstermek yerine, bunun sonuçlarını düşünmenin aşkın işlevini ve doğasını anlamak için daha faydalı bir eksersiz olacağına karar verdim.

 

Aşkın tarihçesine kabaca baktığımızda, 18. yüzyılın sonlarından itibaren genel akım egemen söylemlerde cinsel tutkunun evlilik kurumu çerçevesinde çocuk üretimi formatına kadar indirgendiğini görüyoruz. Aynı şekilde, ne kadar homofobi modern çağımıza yakışmıyor desek de, romantik ve erotik ilişkilerin heteroseksüel ve homoseksüel olarak ayrıldığını ve dolayısıyla homofobinin de modern zamanların politik gelişmelerinin sonucu olduğunu biliyoruz. Romantik/erotik ve ailesel bağlamlardaki sevginin de, vatan sevgisi olarak bilinen milliyetçiliğin de aynı zaman aralığında şekillendirilmeye, yönetilmeye ve hemen ardından araçlaştırılmaya başlanması tesadüfi değildir.

 

Romantik/erotik aşkın, evlilik içi ya da dışı, başlı başına bir kurum olduğu aslında kendinden kanıtlı bir olgudur. Aşkın belirli bir dili, cümleleri, beklentileri ve hareketleri vardır coğrafyadan coğrafyaya, zamandan zamana değişkenlik gösteren, ancak aynı coğrafyada ve zamanda kendini yeniden üretebilen. Aşk günümüzde öyle bir kurgulanmıştır ki önceden belirlenmiş söylemin ve dikte ettirilen beklentilerin parçası olmayanlar kolayca sevmemekle suçlanabilirler. Örneğin “Seni seviyorum” ifadesi çoğu ilişkinin mihenk taşıdır. İlişkinin ‘seni seviyorum’dan öncesi ve sonrası vardır. Yoğun hissedilen minnettarlık ve hayranlık duyguları beyince “seni seviyorum” kalıbında kodlanmıştır, ama bu lafın tam olarak ne demeğe çalıştığı, neye minnettarlık veya hayranlık belirttiği muammadır. Bu ifade aslında sevilen ‘sen’ hakkında bize hiçbir bilgi vermez; seven ve sevilen hakkında hiçbir özellik belirtmez, söylemesi de düşünce gücü gerektirmez. Aşkın egemen hareketleri de az çok belirlenmiştir; bazı durumlarda gün bitince mutlaka en son konuşulan kişilerin sevgililer olması gerektiği, topluluk içinde elele tutuşmak gibi… Aşkın egemen beklentileri de vardır: Sonsuza kadar bir kişiyi sevmek, aynı anda tek bir kişiyi sevmek gibi…

 

Tabii ki, her zaman herkes egemen aşkın bu öğretilerine uyar ya da hiç bir zaman uyulmaması gerekir demeğe çalışmıyorum. Ancak, uyulmadığında ortaya çıkan krizleri görmezlikten gelmememiz gerektiğine inanıyorum. İçeriği tenha veya fakirleştirilmiş sözler, bireyin üzerinde tahakküm kuran hareketler, çoğu zaman karşılanamayacağı biline biline sunduğumuz ve bize sunulan beklentiler… Aklımdaki esas soru şu: Neden bütün bunlar bize güven verici, aklımızı veya ruhumuzu tatmin etmesi beklenilen faktörler olabilsin, öyledirler denir diye?

 

Yukarıda da kısaca değindiğim gibi, kişiler arası romantik/erotik sevginin mekanizması, çekirdek aile kurumundaki aile sevgisi ve milliyetçilik kurumundaki vatan sevgisi mekanizmalarıyla da benzeşmektedir ve belki bu paralelliklerden kısaca bahsedersek aşkın araçlaştırılması dediğimiz kavram daha da netleşebilir.

 

İki sevgili arasında olduğu gibi, çoğu çekirdek ailenin yönetiminde basmakalıp sözler, hareketler, beklentiler dizisi vardır aile fertlerinin kişiliklerinin o ilişkiyi şekillendirici potansiyelini minimuma indiren. Birçok kısıtlayıcı basmakalıp “çünkü biz aileyiz” retoriği altında, sevginin ışık hızında sorumluluk olarak yorumlanmasıyla aile ilişkisinin merkezine oturtulur. Ailenin beklentisinin dışına çıkabilecek kişisel bir seçim, aileyi sevmemekle suçlanmayı beraberinde getirecektir, aynen sevgilinin onaylamadığı bir hareketi yapmanın sevgiliyi sevmemekle suçlanmaya sebebiyet verebileceği gibi.

 

Bize dayatılan “vatan sevgisi”, yani milliyetçilik de önceden belirli sonuçlar elde etmek doğrultusunda belirlenen söylem, hareket ve beklentilerden oluşur ve bu beklentilerden dışarıya çıkanları “vatan haini” ilan eder; biraz önce tanıştığımız aşk hainini ve aile hainini bize hatırlatarak! Ayaklananlar, greve gidenler, daha adaletli, daha farklı bir düzen talep edenler vatanı, diğer vatandaşları sevmemekle, düşünmemekle suçlanır ve böylelikle susturulmaya çalışılırlar. Örneğin askerlik ne kadar cinayetin ve hazırlığının meşrulaştırılmış hali olsa da, buna karşı çıkanların vatanı sevmemekle ve sevmemeyi öğütlemekle suçlanması; evliliğin toplumsal zorunluluk olarak dayatılması ne kadar baskıcı ve sürdürülemeyen bir taktik olsa da, evliliğe direnenlerin aileye sorumluluklarını yerine getirmemek, aileyi sevmemekle suçlanması; ‘sonsuza kadar seni seveceğim’, o ana dair söylenebileceklerden çalan ve çoğu zaman gerçekçi olmayan bir kelime kümesi olsa da, buna inanmayı veya bunu söylemeyi reddedenlerin sevgiliyi sevmemekle suçlanması, sevginin toplumsal disiplin araçlarına dönüştürüldüğünün çeşitli katmanlardaki örneklerini oluşturmaktadırlar. Bu ve benzeri öğretiler kişinin kendi kendisinin polisi olmasına da yol açabilmektedir. Kişi, sever diye algılanabilmek ve bedel ödemek zorunda kalmamak için inanmadığı halde askere gitmeye, evlenmeye veya ‘seni sonsuza kadar seveceğim!’ demeğe kendini mecbur hissedebilir, bu da bir dizi aynılaşmış, körelmiş ve öz kaynaklı iç duygusundan kopmuş fertlerin çoğalmasına yol açar.

 

“Bütün bunları sevdiği için yapar!” kalıbı da devlet, aile ve sevgili düzeylerinde, kişiye normalde kabul etmeyeceği tahakküm biçimlerini kabul ettirmek için söylenir. Devlet bizi sevdiği için korumak ister, sevdiği için başımıza polis ve asker diker, aile bizi sevdiği için ömrümüz boyunca bizi mutsuz edecek seçimler yapmamızı talep eder, sevgili bizi sevdiği için kıskanıp hareket alanımızı kısıtlar. Sara Ahmed’in okuyucusuna sorduğu gibi, ‘Neden sevgi adı altında normalde yapmayı reddedeceklerimizi yapmak zorunda bırakılalım?’ Sevgi, alanımızı genişletecek bir faktör olmamalı mıdır, nefesimizi daraltıcı bir olgu olmak yerine? Aşkı araç olmaktan çıkarıp amaçlaştırmak da elimizde aslında. Buna öncelikle benim son birkaç dakikadır yaptığım gibi keyif öldürücülük yaparak başlayabiliriz, eğer bize sunulan keyfin tanımı ve içeriği bizi tatmin etmiyorsa.

 

‘Feminist joykill’ diye bir kavram vardır. Feministlerin her gittikleri ortamda stres yarattıkları ve neşe kaçırdıkları fikrini eleştiren bir kavramdır. Çoğu kişinin neşeyi esas kaçıranın ortamdaki ezberlenmiş cinsiyetçilik uygulamaları ve sözlerinin olduğunu görmesi biraz zaman alır. Oysa feminist aslında sadece parmağıyla gösteriyordur halihazırda problemli olanı, kendi kendine problem yaratmıyordur. Aşk söz konusu olduğunda da, keyif kaçırıcı sevgililer olmamız gerektiğine inanıyorum, toplumun, ailenin ve sevgilinin keyfini kaçırıcı. Eğer mış gibi yapmamaya karar verirsek sevmek eylemini, eğer tüketerek değil üreterek sevmek istiyorsak bütün yoğunluğunca ve eğer kendimizi katmaya karar verirsek sevgimizin somut haline... Nasıl vatan sevgisi çoğumuzca bize dikte ettirildiği gibi askerlik yapmak veya vatana çocuk doğurmak değil de sosyal eşitsizliklerin coğrafyamızda giderilmesi için çaba sarf etmekse, iki becerikli sevgilinin aşkını dikte ettirilenden farklı olarak, kendi içlerine yakın yaşaması da politik bir duruştur.

 

Tahmin ederim ki hepimiz, istediğimiz kadar dikkatli ve bilinçli olalım, öyle ya da böyle, aşkı ve sevgiyi bir miktar ezberden yaşıyoruz. Doğduğumuz günden itibaren, daha biz doğmadan önce inşası yapılmış şekillere sokulmaya çalışırız. Masumuz bu yüzden, şu anda her neysek. Sanıldığı gibi yaralar hayatın ileriki nefeslerinde olmaz, yaralı doğarız, biz değil yaralarımız büyür ergenlikte ve geriye kalan zamanı bu yaraları iyileştirmekle geçirebiliriz. Birbirimizin kenarına köşesine ilişirken “algılamak” eylemi mastar halinden çıkmakla yükümlüdür. Üstünkörü ve ezberden sevmemek, genişleyerek ve üreterek sevmek eylemleri de algılamak eyleminin kuyruğundan, kendiliğinden gelmektedir zaten, onlara büyüyecek yer açarsak aklımızda ve hayatımızda.

 

Önerim, yenilikçi sevmek metotlarının halihazırda mucidi değiliz diye kendi kendimizi harap etmemiz değil; ancak değişimin ve içimize yaklaşımın önünü açabilmek için kendimizi bir derece korunaksız bırakabilme, bildiğimizi unutup baştan ve baştan öğrenme cesaretini gösterebilmemizdir. Sürüyle yanlış öğretinin sonuçlarıyız ve ancak ilişikliklerin sağladığı yansımalarla ve kendi içimize tuttuğumuz sorgulayıcı aynalarla daha iyi sevgilileri olabiliriz bir kişinin, birkaç kişinin veya bir çok kişinin. Yoksa birbirimizi gitmediğimiz yerlerde bekler, olmadığımız seçeneklerden seçer ve sevgiyi amaçlandırmak yerine bize dikte edilen kişisel, grupsal ve toplumsal çıkarlar yolunda araçlandırmaya devam ederiz. Aşk satılık değildir, aşk devletin bizi kukla yerine koyup ellerimize bağladığı ip değildir, aşk önceden yazılıp oynanacak bir senaryo değildir. Aşk belki de içimizde yetişen en güçlü duygu ve düşüncelere bulaşan bir peri tozu gibidir; özelleştirilmesine, kamulaştırılmasına ve üzerinde başka bir tahakküm kurulmasına izin vermemek de becerili sevgililerin görevidir.

 


İlham Kaynakları:

Ahmed, Sara (2003), In the Name of Love, Borderlands, 2, 3: 1-41.

Barthes, Ronald (1990), A Lover’s Discourse: Fragments, Penguin Books: London.


 

--------------------------------------------------------------------------------

[*] Bu metin 20 Şubat 2012’de Naci Talat Vakfı’nda Aşk/ın Halleri isimli söyleşide okunmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1335 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler