1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. EDEBİYAT... BASIN ve GAZETECİLİK...
EDEBİYAT... BASIN ve GAZETECİLİK...

EDEBİYAT... BASIN ve GAZETECİLİK...

Yazılı Basın, toplumun vicdanının sesi gibidir… Gazeteler her gün, haberleri ve yorumları ile hem kamuoyunun duygularını yansıtır, hem de kamuoyunun düşüncelerine yön verirler. Haklarını teslim etmek gerek, sayıları az da olsa, haberi, yorumunu şek

A+A-

 

Yazılı Basın, toplumun vicdanının sesi gibidir… Gazeteler her gün, haberleri ve yorumları ile hem kamuoyunun duygularını yansıtır, hem de kamuoyunun düşüncelerine yön verirler.

Haklarını teslim etmek gerek, sayıları az da olsa, haberi, yorumunu şekillendiren… ya da haberi ikinci plana iten yazarlar da vardır. Bir başka gerçek de – yine sayıları çok az da olsa çalıştığı gazeteler ve yazdıkları “siyasi tutumlarla” çelişse de, onlar en ufak bir ödün dahi vermezler bu tutumlarından…

Bunlar, her gün okurun önüne çıkmış, sınav vermiş ayakta kalmış kişilerdir… Beğenenleri, hatta tutkunları vardır. Bunlar birçok ülkede olduğu gibi pek çok ailenin birine üyesi gibidirler ve toplum belleğinde kuşaktan kuşağa da aktarılırlar…

Ülkemiz küçük ama derdi başından büyük olsa da, Kıbrıslı Türk Toplumu’nda, tüm engellere rağmen, demokrasiyi, bir siyaset dengesine dayalı olarak yaşatabilen kurumların başında geliyor basın…

Anayasadan – tıbba, dış ticaretten – Türkiye ile ilişkilere, sanattan, edebiyattan – politikaya kadar uzanan bir alanda, her gün düşünce üretilir, polemik yapılır, tartışılır bu küçük ülkede.

Bu, kolay b ir iş değildir… Dünyanın çok az ülkesinde, böylesine bir kadro, bu kadar ağır bir sorumluluk yüklenmiştir.

Ülkemizdeki basın geleneğini ve gerçeğini, ‘siyasi iktidarlar’, beğense de beğenmese de… değerlendirmek, yazdıklarına, kulak ve önem vermek zorundadırlar… Ama, yapılanlar sadece bazı basın ve STÖ’ni yerden yere vurmaktır sadece…

EDEBİYAT DÜNYASI

Aynı dağınıklık ve şikayet ‘Edebiyat Dünyası’ için de geçerlidir: Bazılarına göre, edebiyatımız da büyük oranda, ‘işlevini, etkinliğini ve heyecanını’ yitirmiştir. Bazılarına göreyse, bir işlevi asla olmamıştır.

Aslında, edebiyatçı olmak isteyen, yazdıklarıyla ‘edebiyat felsefesi’ kurmaya çalışan; fakat, ne yazık ki bu boyutu unutularak, bambaşka bir felsefecilik noktasında değerlendirilen, Derrida’nın söylediğine göre: “Edebiyat her şeyin yazılabildiği tek alandır…” Bu konuda, eklenebilecek bir başka olgu ise şudur: “Edebiyat, aslında bir ‘insan gerçeği’ alanıdır. İnsanın tüm durumları ve varoluş biçimleriyle temellendirebildiği tek alan edebiyattır. Her şey ancak bu bağlamda yazılabilir. Üstelik, edebiyatın bir başka özelliği de olay ve olguları bir ‘dramatizasyon’ şeklinde verişidir.

Gene insanla ilgili olarak söylemek gerekirse: Basın, insanı, gündelik hayatın içindeki var olan durumlarıyla vermesine rağmen onu, bir “gerçeklik” ve “bilgi” nesnesi olarak alan ama onunla ilgili herhangi bir açıklamasında dramatizasyonu kullanmayan bir alandır…

 

ŞİDDET VE SEVGİ

Bazen kendi kendine düşünür ve gülerim. Keşke ülkemizde, özellikle de son dönemlerde “kişi başına düşen sevgi ve kişi başına düşen şiddet” de ölçülse… (kim bilir, belki de zamanı gelir ölçülür de…

Ne mi olur ölçüldüğünde ???

Hiç olmazsa, sevgi ve şiddetin, toplumdan – topluma, bölgeden – bölgeye, sosyal sınıftan – sosyal sınıfa fark gösterdiği ortaya çıkar ve toplumsal – siyasal gelişmeyi, sırf ekonomik göstergelerle değil, çok daha temelde yatan, ‘sosyopsikolojik’ göstergeler ortaya çıkar ve onları anlama, sınıflandırma ve en azından  asgariye indirme şansımız olur, (belki!)

***

Bunları iş ola yazmadım. Uzun süreli gözlemlerimin sonuçları bunlar… Çünkü,

Ülkemizde her doğan günle birlikte, ilk bakış ve duyuşta, ‘siyasal’ gibi gözüken pek çok olgunun arkasında toplumda bulunan, ‘toplam şiddet ve sevgi eğilimi ile’ (buna, ‘gayri safi şiddet ve sevgi eğilimi’ de diyebilirsiniz.) Bunların kişilere ne oranda ve nasıl yansıdığı yatmaktadır aslında. (Üstelik, ülkemize her gün deniz yoluyla gelen ‘turistler’ nedeniyle daha da artmaktadır)

***

Konuya böyle bakarsak, önce, kendi içindeki şiddetle baş edemeyen bir idarenin, toplumdaki şiddeti engelleyemeyeceğini görüyor, yaşıyoruz…

Böyle bir idare, olsa, şiddet virüsünü, bir toplumsal kümeden – diğerine taşıyan bir aracıya benziyor.

Şiddeti azaltmaz, sadece düzeyinin yükselmesine ve daha da yaygınlık kazanmasına neden olur.

***

Oysa, bir yönetimin görevi kötüye engellemek, aynı zamanda, iyiyi de özendirmek olmalıdır.

 


 

Kıbrıs’ta Masal gibi Bir Dönemin Anatomisi

MAYTAP ÇAĞI

Yeni kurulan ve bir yıl boyunca her ay yeni bir kitap çıkaracağının güvenle altını çizen “Söylem Yayınevi”,Ocak ayında çıkardığı ilk kitabı, Ümit İnatçı’nın “BAKIŞMA” adlı eserinden sonra, Şubat ayında da, Gürdal Hüdaoğlu’nun, “MAYTAP ÇAĞI” adlı kitabını sundu bize. (494) sayfalık kitap gerçekten de büyük bir ilgi ile okunacak bir eser. Gürdal Hüdaoğlu başarılı bir gazeteci.

Basın alanında, yüksek lisans ve doktora sahibi. Halen, Yakın Doğu Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı ve Öğretim Görevlisi… Kitabı konusunda, kendisini dinleyelim:

“Kıbrıs Türk Siyasal Yaşamına bir süredir, “yok olma” korkusundan türeyen toplumsal bir ruh hali yön veriyor.

(…) Kıbrıs’ın, Osmanlı’dan İngiliz’e geçmesiyle oluşan yeni koşullar, Ada’dan silinme korkusunu derinden hissettirecek türdendi: Üç asırlık Müslüman idaresi son bulmuş, yönetim, dünyanın en güçlü Hristiyan devletlerinden birine geçmişti (…) En kötüsü Müslüman ahali, Sanayi Devrimi’nin iyiden iyiye dönüştürdüğü yeni ekonomik sisteme uyum sağlayamayacak kadar yoksul ve eğitimsizdi.

Bir yandan, “milli” kimliğini keşfeden Rumların Ötekileştirici tutumlarına maruz kalmanın, diğer yandan ekonomik ve yönetsel iktidar alanlarının dışına savrulmuş olmanın yarattığı toplumsal travma, o gün bugündür, Kıbrıslı Türklerin sosyal ve siyasal tutumlarına yön veriyor.

(…) Baştan beri düşlenen ekonomik ortam, Türk ve Rum nüfusunun yaşam alanlarının bölündüğü; dolayısıyla, o güne kadar güçlü Rum tüccarlar karşısında zorlanan Türk  tüccarların rakipsiz kaldığı 1974 sonrasında oluştu. Türklerin, Kuzey Kıbrıs’ta toplanmasıyla, servet birikimi arttı, zengin sayısı çoğaldı, yeni iş yerleri kuruldu ve şirketleşme yoğunlaştı.

(…) Kuzey Kıbrıs, 2000’li yılları, şiddetli bir siyasal patlamayla karşıladı. Küçük küçük kıpırtılar, güçlü patlamanın habercisi gibiydi. Kendini değiştirmek arzusu büyüdükçe, sokağa sığmaz oldu, meydana aktı. Meydan, son elli yılın hakim siyasal anlayışını artık terk ettiğini ilan etti.

***

2002 ve 2004 yılları, Kıbrıs Türk Siyasal Tarihi’nin önemli kavşak noktalarından birini oluşturur. 2003’te yapılan genel seçimler, büyük bir siyasal değişime yol açarken, 2004’te gerçekleştirilen referandum, geleneksel baskın siyasal söylemi çökertti (…) CTP, 2003’teki seçimde büyük bir oy patlaması yaparak, birinci parti olmayı başardı. Bu, ‘milli Cephe’ kadrolarının yarım asırlık iktidarının sonunu haber veriyordu.

(…) Esas olarak çıkmaza giren Milli Cephe Politikası’ydı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, 2003 yılı içinde, kendi adıyla anılan bir plan hazırlayarak, müzmin Kıbrıs Sorunu’nun çözümü için, Kıbrıslı Türklerle – Rumların bilgisine getirdi: Plan, iki toplumun ‘müstakil parça devletlerine’ sahip olmalarını ve merkezi hükümeti birlikte yönetmelerini öngörüyordu. Ayrıca, “Birleşik Kıbrıs Devleti” adıyla kurulacak bu yeni devletin Avrupa Birliği (AB) üyeliği garanti ediyordu…

(…) Annan Planı gündeme geldikten sonra, Kıbrıslı Türklere, sadece anavatanları Türkiye’nin desteğiyle yetinmelerini öğütleye gelen, ‘Milliyetçi Söylem’ ikna gücünü yitirmeye başladı.

(…) Ekonomik aktivitelerini, küresel ölçeğe taşıyamayan burjuvazi başta olmak üzere, 2000’lerin başında patlak veren ‘bankalar kriziyle’ sarsılan toplumun tüm kesimleri, Annan Planı’na  ‘makus talihi’ yenmek için sahip çıkmışlardı.

***

Toplum, kapalı dönemin yarattığı küflü ve hastalıklı ortamı dağıtmak için her tarafı açıp ülkesini havalandırmak ve aydınlatmak istiyordu. Bunun için, “açılım” temalı yeni siyasete olanca desteğini verdi. Elli yıllık içe kapanmacı “Milli Cephe” iktidarı yerle bir edildi. Böylece, artık köhnemiş düzenin de yıkıldığı sanıldı; ama, düzenin değişmediğini anlamak için sadece birkaç yıl yetti…”

·        Kitap beş bölümden oluşuyor:

1. Bölüm: “Üç Vakte Kadar Devrim

Dönüşüm umudunun yerini kısa sürede hayal kırıklığına terk eden iktidar uygulamaları.

 

2. Bölüm: Barış Asla.

Bu bölümde, ‘barış’ temasının aslında, içtenlikli bir siyaset değil, diplomatik bir manipülasyon gibi kurgulanmasının izi sürülüyor.

 

3.  Bölüm: Yoksulların gözleri.

Bu bölümde, Kıbrıs’ta bir biçimde dönüşen, sosyal ve ekonomik yaşamın bu dönüşümünü gözlemliyor.

 

4. Bölüm: Küfürlü Baloncuklar

“Maytap Çağı” olarak da adlandırılabilecek bu dönemin, ciddiyetle üzerinde durulması gereken kurumların başında gelen ‘Medya’ eleştirisi yer alıyor.

5. Bölüm: Dünyanın Beş Hali

Bu bölümde, Kıbrıs dışına çıkılarak, yeryüzünün ahvaline kafa yoran ve “Dünyanın beş haline hayıflanan yazılara yer veriliyor.

 

***

Son söz olarak:

Bu kitap, neredeyse her cümlede, her anlamlamada, her açılım ve sonuçta, okuyanda çağrışımlara, çoğul anlamlara, sezgilere, sorgulama ve belirtilere açık bir dille yazılmış… Yani, gerçeklik duygusunun hele de bir gazetecinin elinde: Kuru, bağıran bir dille… yani, var olan siyasal – sosyal geçekliği aynen aktarmakla yaratılamayacağının ancak ‘dil duygusuyla’ yaratabileceğinin de bir örneği…

Üstelik, Kıbrıs ve Kıbrıs Sorunu konusunda…

Gürdal Hüdaoğlu Zamanı yazıyor.

                                Zamana yazıyor…

Kıbrıs sorunu gibi “bitimsiz” bir sorunu…

Lütfen alın-okuyun. Kıbrıslı Türklerin nasıl mahkum edildiği…

Yüzeysel sorunların dibinden akan suların sesini getirecek yüreğinize ve bilimcimize…

   

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 925 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler