1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Düşmana duyulan ihtiyaç…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Düşmana duyulan ihtiyaç…”

A+A-

AZINLIKÇA

Dimostenis Yağcıoğlu

Ünlü Kıbrıslı/Türk/Amerikalı psikiyatri profesörü Vamık Volkan’ın kitabı The Need to Have Enemies and Allies (1) (Düşman ve Müttefiklere Duyulan İhtiyaç) 21 yıl önce ilk yayımlandığında hem büyük ilgi görmüş hem de tepki çekmişti. “Müttefike duyulan ihtiyaç” kısmına kimsenin itirazı yoktu tabiî, fakat “düşmana duyulan ihtiyaç”, özellikle barış ve ihtilâfların çözümü için uğraşan insanların kabullenmekte zorlandıkları bir
iddiaydı. Aslında Volkan, bu kitabında, insanlığın ortaya çıkışından bu yana hep var olagelen bir gerçeği açıklamaya yarayacak bir teori geliştirmişti.
İster etnik veya millî, ister politik ve ideolojik, ister dinî, ister kültürel, hatta ister meslekî temelde oluşmuş her insan grubu, tanımı gereği, çok
sayıda insanı grup dışında bırakır; bu kaçınılmazdır. Bir grubu, dışarıda bırakılanlardan ayıracak, hem muhayyel, hem de -birçok durumdagerçek
sınırlar çizilir. Bu sınırlar genellikle geçirgen ve değişken sınırlardır. Dışarıda kalanlar bazı şartları yerine getirdiklerinde gruba girebilirler,
grupta yer alanlar ise bazı durumlarda dışarıya atılabilirler. Ayrıca yine sınırlar, birçok insanı toplu halde grup dışında bırakacak veya başka bazı
insanları toplu halde grup içine sokacak şekilde tekrar çizilebilir.
Grubun dışında kalanlar “ötekiler”dir. ‘Öteki” terimi artık sadece sosyal bilimlerde değil, günlük konuşmalarda bile yaygınlık ve geçerlilik kazandı.
“Ötekiler” arasında ise, tehdit, tehlike, zararlı ve her halükârda kötü olarak değerlendirilen insanlar veya insan grupları vardır. Bunlar da “düşman”dır. Yani her “öteki” düşman değildir, ama ötekiler içinde mutlaka düşmanlar da vardır.
“Düşman,” bir grup için niye gereklidir? Bir grubun varlığını sürdürmesi için grup üyeleri arasında kuvvetli bir bağın, bir grup bağlılığı duygusunun olması şarttır. Bu bağlılık iki şekilde güçlenebilir: Ya grup dışarıdan bir tehlikeyle karşı karşıya bulunursa, ya da o grubun gerçekleştirmek istediği temel amaçlar varsa. Dışarıdan tehlikeyi yaratanlar düşmanlardır. Temel amaç seçeneğinde ise, genellikle o temel
amacın gerçekleştirilmesine engel oluşturan gruplar bulunacaktır. Bu durumda o gruplarla ihtilâf çıkar. İhtilâf da engel olan grubun, kolaylıkla,
“düşman” olarak nitelenmesine neden olur.
“Düşman” olarak belirlenenler, grup üyeleri tarafından “normal insan” olarak algılanmazlar. Yani seven, sevinen, annesi, babası, çocukları, eşi
olan ve onlar tarafından sevilen, üzülen, kızan, yanlış yapan, umutları, hayalkırıklıkları olan birer insan gibi görülmezler. Sadece nefret ve kin
dolu, çıkarcı, ahlâksız, âdeta şeytanî ya da insandan aşağı, insansı birer varlık gibi görülürler. İngilizce’de düşmanın bu şekilde algılanmasına
“dehumanization” denir. Türkçe’ye bu terimi “insandışılaştırma” şeklinde çevirebiliriz. İnsandışılaştırılanlar, çoğu zaman, sevilmeyen, hor görülen
veya tehlikeli hayvanlara (mesela yılanlara, böceklere, solucanlara v.s.) benzetilirler.
“Düşman” sadece “ötekiler” arasında bulunmaz. Her grup, grup olarak varlığını sürdürmek için üyelerinden bazen katı bazen de esnek bir uyum,
bir mutabakat, yukarıda da sözünü ettiğim gibi, bir bağlılık gerektirir. Bazı grup üyeleri grubun uyum veya bağlılık normlarına uymak istemezler;
bağımsız davranırlar. Hatta bu üyeler “düşman” olarak nitelendirilmiş “ötekiler” ile içli-dışlı olabilirler. İşte böyle üyeler sık sık başka grup üyeleri
tarafından “iç düşman” olarak nitelendirilebilirler.
Etnik ve dinî azınlıkların, göçmenlerin nasıl “öteki” ve “düşman” (bazı durumlarda “iç düşman”) olarak belirlendiklerini, nasıl bazı grupların
olumsuz duygularının (nefret, korku, hor görme) ve önyargılarının hedefi olduklarını ve bunun kötü ve acı sonuçlarını çok iyi biliyoruz. Ama aynı
zamanda azınlık gruplarının da bazı grupları, meselâ çoğunluk grubunu, “öteki” veya “düşman” olarak gördüğünü, o gruplara karşı önyargı ve
olumsuz duygular geliştirdiklerini de görüyoruz.
Hatta bazı durumlarda azınlık içinde bazı kişilerin veya alt-grupların, davranışları, görüşleri ve “öteki”lerle olan ilişkileri yüzünden “iç-düşman”
olarak damgalandıklarını da gözlemliyoruz. Azınlıklar, ellerinde şiddet mekanizmaları genellikle olmadığı için, çoğunluk gruplarının veya iktidara
sahip grupların uyguladığı baskıyı ve zulmü uygulayamıyorlar; ama yine de düşmanlaştırdıklarına karşı çok kötü davranabiliyorlar.
Peki ya azınlıkların ve genelde güçsüzlerin yanında olan, onların haklarını savunan politik ve sosyal gruplar? Onlar da çoğu zaman azınlıkların
haklarını çiğneyenleri, onlara baskı yapanları, “ırkçı” ve/veya “faşist” niteledirdikleri insanları düşmanlaştırmıyorlar mı? Hatta, daha da ileri
giderek, onları insandışılaştırmıyorlar mı?
Ya insanlığın “aydınlanma”nın çizdiği yolda gelişmesini savunanlar? Onlar da “gerici” gördükleri insan ve grupları düşmanlaştırmıyorlar mı?
Bir grubu düşmanlaştırır ve insandışılaştırırsak, o insanlarla olan ihtilâfımız kalıcı ve çözümsüz hâle gelir. Onlarla konuşmayı ve müzakere
etmeyi anlamsız, saçma, hatta kendimiz için aşağılayıcı buluruz. Dahası, elimizde iktidar da varsa, onlara karşı şiddet uygulamayı, hatta onları ortadan kaldırmayı mubah, belki de zorunlu görmeye başlarız.
Eğer bir grupla ihtilâf içindeyseniz, onunla mücadele ediyorsanız, üstelik o grubun yaptıklarını zulüm olarak nitelendiriyorsanız, o grubun üyelerini düşmanlaştırmamak ve insandışılaştırmamak olağanüstü zordur. Bunu önlemek için büyük bir iç disiplin, duygulara yenilmeyen analitik
ve soğukkanlı düşünme yeteneği şarttır. Böyle bir yetenek çok az insanda bulunur. Ne var ki, böyle bir yeteneğe sahip olanlar da genelde eylemlere, mücadelelere bilfiil katılmazlar, teorisyen olurlar.
Eğer “düşman”, bir grup için bir ihtiyaç ise, ama “düşmanlaştırma” barış içinde bir arada yaşamak açısından bu kadar tehlikeli ve zararlı ise, bu
ihtiyacı düşmanlaştırmaya başvurmadan nasıl karşılayabiliriz? Bu soruya Volkan’ın verdiği cevap şudur: İlk bakışta bize düşman olarak görünen
insanları değil, o insanların davranışlarını, dünya görüşlerini belirleyen kavramları, inançları ‘düşman” olarak görürsek; olumsuz duygularımızı
insanlara değil, o kavramlara, ideolojilere, ya da insanların davranışlarına yönlendirirsek; çabalarımızı o kavram veya ideolojileri çürütmeye,
etkisiz hale getirmeye, insanları bunları terk etmeye ikna etmeye odaklarsak; o zaman düşmanlaştırma ve insandışılaştırmadan kaçınabiliriz.
Yani meselâ düşmanımız “faşistler” değil “faşizm”, “zalimler” değil “zulüm” olmalıdır. Aslında bu çözümü öneren ilk kişi Volkan değildir. Gandhi de “günahtan nefret edin, günahkârdan değil” derken aynı çözümü öneriyordu. Hristiyan dini de aynı şeyi söyler. Muhtemelen İslâm’da da buna benzer bir buyruk vardır. Ancak, Hristiyan ve Müslüman halkların tarihi de gösteriyor ki, bunu hayata geçirmek çok zordur.
Zordur, ama birbirimizi aşağılamaya, dışlamaya, ezmeye ve yoketmeye devam etmek istemiyorsak, bu veya buna benzer bir çözümü
uygulamak zorundayız.

1. Vamık D. Volkan: The Need to have Enemies and Allies: From Clinical Practice to International Relationships. Northvale, N. J.: Aronson, 1988
(AZINLIKÇA – Dimosthenis YAĞCIOĞLU – Mart 2009)

Bu yazı toplam 1318 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar