1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. DÜŞLEDİĞİM ŞEHİR...
DÜŞLEDİĞİM ŞEHİR...

DÜŞLEDİĞİM ŞEHİR...

Çiseli bulutlarında dans eden ılık yağmur damlalarının coşarak yeryüzüne aktığı, duvarlarını sanatın yıkadığı yapılarının her taşına tarihin, sırlarını bıraktığı, âşıkların gökyüzündeki yıldızlarına isimlerini verdiği yaşlı dünyanın hüzünlü bir şehrinin a

A+A-

 

 

 

Çiseli bulutlarında dans eden ılık yağmur damlalarının coşarak yeryüzüne aktığı, duvarlarını sanatın yıkadığı yapılarının her taşına tarihin, sırlarını bıraktığı, âşıkların gökyüzündeki yıldızlarına isimlerini verdiği yaşlı dünyanın hüzünlü bir şehrinin adı çok geçti bu haftaki yaşam anlarımda… Paris! Gündemi bırakıp, düşlerin peşinde koşmaya karar vermemle birlikte, kelimeler aktı klavyenin kucağına kendiliğinden…   Ressam fırçasına, yazar kalemine, şair duygularına teslim etmiş Paris şehrinin renkli görüntülerini.  Açılan her kapının arkasına gizlenen sanatın büyülü notaları, yeni akımların ilk soluklarını yazmış akıp giden zaman sayfalarına... Ve sanat adına atılan ilk adımlar, Paris’in sokaklarında seslerini duyurmaya başlamış. Fransız İhtilali’nin bir tokat gibi taşlarına çarptığı sokaklar... İşte bu noktada her şey yani sanat adına biçimlenen olgular yeni bir kimlik kazanmaya başlar. Hem siyasi, hem de toplumsallık adına yeni bir sayfanın ilk sözcüğü yazılır: Bağımsızlık... Elde ettiği bu hakla kralların, soyluların ve din adamlarının belirlediği kalıplar dışına çıkmaya başlayan sanatçılar, monarşi düzeninin düş ve düşün dünyaları üzerinde ördüğü ağları yavaş yavaş silerek devlet güvencesinde yeni arayışların peşine düşerler.

 

Artık, doğa ve doğanın üzerine yansıyan ışığın puslu izlerinin yansımaları sanatçının ilgi alanını oluşturmaktadır. Amaçların hedefi ise gelenek ve inanç olgularından farklı olarak doğanın sırlarını araştırmaya yönelmiştir. Böylece endüstrileşmenin acımasızca göğü delen fabrika bacalarına karşı ilk başkaldırısı, tuvalin feryadından gelir. Fransız sokaklarını kendilerine atölye edinen sanatçılar, bacalardan yükselen siyah ve somurtkan bulutların karşısına, tuvalden yansıyan renk çığlıklarıyla karşı durmuşlardır.

 

Özgürlüğün kazanılmasıyla birlikte sanatçı, sanatın temel kavramları olan doğa, estetik ve göz alıcılık üçlüsünün yerine yaratıcılığı ve işlevselliği ön plana çıkararak kalıcı biçimler yaratma ve bırakma çabalarına girişmiştir. Bu doğrultuda Paris, ışığın nesneler üzerindeki parçalanması sonucunda oluşan renk biçimlenmelerine bağlı “Empresyonizm” ve endüstri canavarının yol açtığı duygusuzlaşma eğilimlerine karşı da “Ekspresyonizm” akımlarının başladığı/geliştiği bir merkez olmuştur. Rouen Katedrali’ni günün farklı saatlerinde yıkayan ışığın büyüsünü çözmeye çalışan Monet’nin,  “Olimpia” ve “Le Déjeuner sur l’herbe/Kırda Öğle Yemeği” gibi resimleriyle zamanın yenilikçi düşüncelerini Café Guerbois’de yaptığı tartışmalarla destekleyen Manet’nin, Pissaro’nun, Renoir’ın, Jane Avril’i ölümsüzleştiren Lautrec’in vazgeçemediği şehir, sanatın kalbi olmuştur. 

 

Sanatçıların atölyeleri ise kalbi besleyen damarlar görevini üstlenmiştir. Bu hareketli ortam içerisinde yeni akımlar, sanat üzerine yapılan tartışmalar, belirlenen yeni kuram ve etikler dalga dalga dünyanın farklı yerlerine seslerini duyurmayı başarmışlardır. Ve Paris, bir hortum gibi kendine çektiği dünyanın birçok ülkesinden farklı kültürleri paylaşan sanatçıları, çatısı altında toplamıştır. Böylece, “Sanat Merkezi” olma kimliğini zaman zaman farklı merkezler konuşulsa da (Amerika) görüntüsünde ve özünde hiçbir zaman bırakmamıştır. Söylediklerimiz sadece yüzyılın başı için değil, günümüz için de geçerli olan ölçütlerdir. Çünkü Paris, yeniliklerin peşinde koşan sanatçıları ve ortaya çıkan yeni arayışların elle tutulur somut örnekleriyle “merkez” olma ruhunu başka bir şehre bırakma niyetini pek taşımamaktadır. Bu durumun nedenini açıklamak görüldüğü kadar kolay değildir. Ancak içsel bir sezgi ile bu şehre düşen yağmur damlalarının sihirli olduğunu söyleyebiliriz.

 

Paris’te yaşayan/gelip yerleşen tüm sanatçıların gözünde resim, -var olan hareketliliğin verdiği güçle- meslek olmaktan çıkarak bir yazgıya dönüşmüştür. Öyle ki 1900’lü yılların iki büyük savaşının acılarının üzerine sinmesi bile, sanat adına var olanı korumaya ve yeni ufuklara yol açmaya engel olamamıştır. Bu düşüncenin gölgesinden sıyrılan bir soru: Savaşta sanat mümkün müdür?  Susan Sontag’ın, “Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş” adlı kitabında, Cesare Pavesé için yazdığı bir yazısında üzerinde durduğu “Yazar örnek bir çilekeştir, çünkü hem acı çekmenin en derin katmanlarına inmiş, hem de acısını yüceltmede profesyonel bir yöntem keşfetmiştir. Yazar, bir insan olarak acı çeker; yazar olarak bu acısını sanata dönüştürür.” sözlerini, sorunun cevap merkezine yerleştirelim. Çünkü gerçekten de sanatçı, toplumun içinde kaynayan tüm acılara ve sevinçlere, yaratılarıyla kalıcılık kazandırırken, aynı zamanda gelişen tüm olaylara somut anlamlar vererek topluma ayna tutmaktadır.

 

Resim bir meslek değil; yazgıdır!.. (Paul Cézanne)

 

Düşlerimin şehrinden sıyrılan cümlelerle, bu haftalık da benden bu kadar!

 

                                                                                    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                 

 

                                                                                    

 

        

        

Bu haber toplam 1023 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler