1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Dünyaya Ne Oluyor Böyle ?
Dünyaya Ne Oluyor Böyle ?

Dünyaya Ne Oluyor Böyle ?

Dünyaya Ne Oluyor Böyle ?

A+A-


Celal Özkızan
celalozkizan@yahoo.com


Kapitalizmin –hâlâ sürmekte olan- 2007 krizinden beri dünyanın hâl-i pür melâli (patlamalar, canlı bombalar, iç savaşlar, yurdundan edilmiş mülteciler, katliamlar, işgaller...) hepimize “dünyaya ne oluyor böyle? ” dedirtiyor. Bu soruya bir yanıt vermeye çalışalım : 

1 – Kapitalist üretim biçimi, sürdürülebilir bir ekonomik yapı değildir. Kapitalizm, hem tarihsel, hem olgusal hem de teorik düzlemde defalarca kez sınandığı ve kendini gösterdiği gibi: Sürekli ekonomik krizlere girer, bu krizleri ancak daha çok kişinin daha büyük yoksulluğu, daha geniş çaplı sefaletler ve daha ağır trajedilerle atlatabilir. Kapitalizmin ekonomik krizleri “içsel krizler”dir; yani krizler, kapitalizmin aksamasının bir sonucu değil, aksine kapitalizmin tam da “iyi işlemesinin” sonucudurlar. Her krizden sonra, teknolojik, doğal ve beşeri açıdan sahip olduğumuz kaynaklar daha çok çarçur edilmekte ve insan ihtiyaçlarının daha iyi ve organize bir şekilde karşılanması yönünde değil, sermaye sahiplerinin kârını artırması için harcanmaktadırlar. Kısacası kapitalizm, ekonomik anlamda her geçen gün bir bataklığın içine daha da saplanmaktadır.

2 – Kapitalizmin yarattığı ve her defasında daha da derinleştirdiği bu yıkım, sefalet ve trajedi, doğal olarak kendini “sosyal patlamalar” hâlinde dışa vurmaktadır. Sosyal patlamaların temelinde, insanların kendi insani potansiyellerini hayata geçirememesi yatmaktadır. Somutlaştırmak gerekirse, temel sağlık, barınma, eğitim, yiyecek, giyinme, ısınma/serinleme ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan milyarlarca insan vardır. Yine, temel ihtiyaçları konusunda doğrudan ve çok keskin sorunlar yaşamasa da; güvencesiz çalışma, özgürlüklerin kısıtlanması, haftanın nerdeyse en az 3’te birinin geçtiği işyerinde ve üretim süreçlerinde söz ve insiyatif sahibi olamama, “boş vakit”ten fazlasıyla mahrum kalıp bunu sadece haftanın iki gününe (ve bazen de sadece tek bir güne) sıkıştırmak durumunda kalma ve şairin dediği gibi “bir ömür yaşamak için bir ömrü tüketen” bir durumda olma gibi sorunlarla boğuşan da bir o kadar insan vardır. Hatta, ileriye götürmek gerekirse, bizzat sermaye sahipleri dahi, sistemin kendilerine dayattığı kaçınılmaz sermaye biriktirme ve kâr artırma baskısının kıskacında, kendi insani potansiyellerini ve ihtiyaçlarını karşılamaktan –başka bir biçimde de olsa- mahrum kalmaktadır. Kısacası, altı gittikçe daha çok alev alan bu tencerenin neresinde durursanız durun, tencerenin içinde olduğunuzdan, fokur fokur kaynamaktasınızdır ve hiçbir kapak da bu fokurdamanın bir patlamaya dönüşmesinin önünde duramaz. Zaten sorun, kapağın güçlü olup olmaması değil, tencerenin altında yanan ateşin, önüne geçilmesi imkansız olan gücüdür.

3 – Yukarda da belirtildiği gibi, bu sosyal patlamalar, bu sistem içinde her halüklarda yaşanmaya ve insanlığa etki etmeye mecburdur. Peki ne yapmalı ? Bundan çıkış yolu nedir ? Cevap, sosyalizmi amaçlayan bir sınıf mücadelesidir. Ancak cevabın neden bu olduğunu açıklamadan önce, diğer “alternatiflere” bir göz atalım. Her şeyden önce sosyal patlamalar, tek bir biçimde ortaya çıkmazlar. Kapitalist sistemin birey (veya topluluk) üzerinde yarattığı maddi ve manevi baskılar ve yarattığı yoksunluklar, kendini hiç umulmadık biçimlerde, hiç umulmadık kanallar aracılığıyla dışavurabilirler (örneğin, Türkiye’de, çoğunluğu güvencesiz ya da düşük ücretli emekçilerden ve geleceği belirsiz öğrencilerden oluşan bazı futbol taraftar gruplarının, Gezi Direnişi’nin merkezine yerleşen öznelerden biri olması). Sosyal patlamalar, mikro biçimlerde (iş gününün yarattığı bıkkınlığın doğurduğu öfkenin, iş çıkışı trafiğinde kendini göstermesi) de ortaya çıkabilirler, makro biçimlerde de (halk ayaklanmaları)... Burda dikkat edilmesi gereken iki husus vardır : Birincisi, sosyal patlamaların tek sebebi, elbette kapitalist üretim biçimi değildir, sadece, ana sebebidir. Yine, bütün suçu “koşullar”a yıkıp, bireyin taşıdığı sorumluluğu ve “özne”yi yok saymak da bir hatadır. İkincisi, her sosyal patlama, olumlu değildir. Sosyal patlamaların, insan ihtiyaçlarına ve onuruna aykırı bir sistemin içinde gerçekleşiyor olması, bu sosyal patlamaları kendiliğinden olumlu kılmaz. Bu sosyal patlamaların ana sebebinin bu sistem olduğunu görmezden gelmek ve bu patlamaları “kriminal vakalar” olarak değerlendirmek ne kadar tehlikeli ise, her türden sosyal patlamanın “sisteme karşı” konumlandığını düşünmek de bir o kadar tehlikelidir.

4 – Bir diğer “alternatif” ise, egemenlerin, bu sosyal patlamaları “terörize” etmeleri, yani onların sosyal bağlamlarını ve gerekçelerini tamamen görmezden gelerek tüm sosyal patlamaları sanki birer adli vakaymış gibi değerlendirip, bunun sonucunda başta muhalifler olmak üzere tüm toplum üstündeki baskıyı artırmalarıdır. Tencerenin altı daha da kaynadıkça, egemenler, kaynamanın gerekçesinin sistemin bizzat kendisi olduğunu –çıkarları gereği- göremediklerinden (veya görmezden geldiklerinden), fokurdamayı bastırmak için tencerenin kapağını daha sıkı kapatma yolunu seçmektedirler. Bu da basıncın artmasına sebep olmakta ve daha çok ve yoğun sosyal patlamalara zemin hazırlamaktadır. Egemenler, kapitalizmin tarihi boyunca, ama özellikle neoliberal dönem dediğimiz son 40 yıldır, bu kısır döngüden çıkışın tek yolu olan sınıf mücadelesini korkuyla bastırmışlardır. Neoliberal dönemde emek mücadelesi ciddi bir gündem olmaktan çıkmıştır maalesef. Bu bastırma da, her bastırış gibi, başka yerlerden patlak vermiştir: Din, etnisite ve kimlik temelli patlamalar. Bugün emperyalist devletlerin ve onların taşeronu olan bölgesel işbirlikçilerinin yangın yerine çevirdiği Ortadoğu’da, bu güçlerin, kendi çıkardıkları yangını değil de, bu yangından kaçan mültecileri “kriz” olarak görmeleri; bu yangının içinden –yine kendilerinin de katkısıyla- çıkmış radikal –ve gerici- örgütlenmelerin sorumluluğunu almayıp, sonrasında da “medeniyete karşı terör”, “demokrasiye karşı totaliterlik” ikilikleri yaratarak kendi hegemonyalarını aklamaya çalışmaları). Bugün yoksulluğun ve ekonomik krizlerin dört bir yanını sardığı Avrupa’da, kimlik temelli milliyetçi ve hatta ırkçı siyasetler yürüten partilerin öne fırlaması şaşırtıcı değildir. Bırakın bu büyük ölçekli örnekleri, bugün, siyasal örgütlenme yolları fazlasıyla tıkanmış Türkiye gibi bir toplumda, taraftar gruplarının neredeyse bir “üst kimlik” hâline gelmesi ve sosyoekonomik ve siyasal baskı ve yoksunluk ortamının yarattığı öfkenin bu kimlik aracılığı ile dışavurulması şaşırtıcı değildir. Sınıf mücadelesinden temellenmeyen bu gibi sosyal patlamaların ve onların siyasi dışavurumlarının iki temel tehlikesi vardır: Birincisi, egemenler tarafından çok kolay manipüle edilmeye açıktırlar ve sınırları aşmadıkları müddetçe, toplumun gazını alma işlevini görüp olumsuz etki yaratırlar. İkincisi, özerkliklerini bir şekilde korusalar dahi, sistemin sebepleriyle değil de sonuçlarıyla –yanlış bir biçimde- yüzleşme çabası içinde olduklarından, zaten altı kaynamakta olan bu sistemi daha da içinden çıkılmaz hale getirirler.

5 – “Ya sosyalizm ya barbarlık” lafı, bugün her zamankinden daha da çok geçerlidir. “Barbarlık” iki anlama gelmektedir : Hem bu sistem sürdüğü müddetçe bu ateşin daha da alevlenip hepimizi daha da çok yakmasıdır; hem de sınıf temelli bir mücadele örgütlenmediği oranda, bugünlerde bolca tanıklık etmek durumunda kaldığımız ve “terör” diye adlandırılan eylemlerin daha da çok bir “mücadele biçimi” haline gelmesidir. Bu ikisinden de kaçınmanın yolu, sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesi, sistemdeki tek tahakküm biçimi ya da en ciddi/önemli tahakküm biçimi emek-sermaye çelişkisi olduğu için değil, sistemi dönüştürebilecek kudrete, üretimden gelen gücü dolayısıyla sahip olan tek sınıf işçi sınıfı olduğu için başat konumdadır. Bu gerçeğe zarar veren iki yaklaşım ise şudur : Bir yanda, “ekoloji mücadelesi, feminist mücadele, LGBT mücadelesi, insan hakları mücadelesi vs. sınıf mücadelesine zarar veriyor, mücadeleyi bulandırıyor” diyen geleneksel sosyalistler... Bu kesimler, sınıf mücadelesinin başat olması gerekliliği ile sınıf mücadelesinin “nasıl” verileceği arasındaki farkı karıştırmakta; sınıf mücadelesinin feminist, ekolojist, LGBT haklarını içeren ve demokrasiyi savunan bir karaktere bürünmeye de bürünmemeye de açık olduğunu ve bunun, doğrudan sınıf mücadelesinin başat konumda kabul edilip edilmemesiyle bir bağı olmadığını kabul etmemektedirler. Diğer yanda ise, ağzına ve pratiğine “sosyalizm”i ve “sınıf mücadelesi”ni almayacak kadar “steril”, ama “anti-kapitalist” olacak kadar da modaya uygun olup, her mücadelenin özgünlüğünü, ortaklığın içinde bir zenginlik olarak çoğaltmak yerine özgünlüğü bir ayrılık sebebi olarak gören “kimlik temelli” mücadele yapan kesimler... Açmamız gereken yol, işte bu iki yanlışla ideolojik olarak hesaplaşacak bir yolu da içermelidir.

Bu haber toplam 810 defa okunmuştur
Gaile 362. Sayısı

Gaile 362. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler