1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Dünyaya Çocuk Gözünden Bakabilmek!
Dünyaya Çocuk Gözünden Bakabilmek!

Dünyaya Çocuk Gözünden Bakabilmek!

Küçük Prens daha altı yaşındayken ilk çağın ormanlarını anlatan bir kitap okur. Kitabın adı Gerçek Öyküler’dir ve boa yılanı tam avını yutmak üzereyken resmedilmiştir. Resimle birlikte aklında kalan cümleler ise aynen şöyledir: “Boa yılanı a

A+A-

 

 

 

                                              

 

Küçük Prens daha altı yaşındayken ilk çağın ormanlarını anlatan bir kitap okur. Kitabın adı Gerçek Öyküler’dir ve boa yılanı tam avını yutmak üzereyken resmedilmiştir. Resimle birlikte aklında kalan cümleler ise aynen şöyledir:

“Boa yılanı avını çiğnemeden, bütün olarak yutar ve hareket edemez hale gelir. Sonra da onu sindirebilmek için altı ay boyunca uyur.”

Bu cümleyle resim yapma tutkusu yerleşir Küçük Prens’in içine.

Resim yapar mı? Evet!

Boa yılanının bir fili yuttuktan sonraki haline merak salmış olacak ki, ilk resminin teması karnında koca bir fille uykuya dalmış yılanın betimlenmesidir. Orman maceraları üzerine düşünen altı yaşında bir çocuk, eline renkli kalemler geçirirse hayal dünyasının sınırsızlığının da ötesindeki sularda çoktan yüzmeye başlamış demektir.

 

Nerden mi biliyorum?

On yaşında bir erkek çocuğa “sahip” olmanın verdiği keyfin ayrıcalığını duyumsuyorum yaşamımda! Bazen beni öylesine şaşırtıyor ki, verdiği cevaplar ve olaylara karşı kendi olabilme çabasıyla; kısaca çok şey öğreniyorum Emre Umut’tan…  

 

Tekrar Küçük Prens’e dönersek: Boa yılanının yutmuş olduğu filden oluşan ilk şaheserini büyüklerine göstererek, onlara “korkup korkmadıklarını” sorar. Büyükler yanıt verir -her zamanki gibi hiç düşünmeden ve bilgiç tavırlarla-:

 “Korkmak mı? Bir şapkadan niye korkalım ki?”

İşte, geniş hayal sınırlarının, sığ sulara gömülüp boğulduğu an!

Büyükler tarafından verilen “kısa ve özlü (!)” yanıtlar…

Hâlbuki çocuk,  sınırsız bir ÖZGÜRLÜK içinde önce kendi dünyasıyla, sonra da renkle ve biçimle konuşur. Nitekim Küçük Prens’in çizdiği resim bir şapka değildi! O, koca fili sindirmekte olan bir boa yılanını çizmişti. Ne im, ne de imge; sadece ve sadece gerçeğin pür, katışıksız ve naifçe anlatımının kâğıttaki resim hali… Veya daha doğru bir deyişle bir çocuğun hayal dünyasının seyir defteri!

Neyse, büyükler anlayabilsin diye(!) bir başka resim daha çizer, Küçük Prens. Bu kez uykudaki boa yılanının midesinde sindirilen fil açık-seçik ortadadır.  Ve fakat nedense, hep şu büyüklere bir açıklama yapmak gerekiyor! Eğer Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens adlı kitabını okumamışsanız, büyüklerin ikinci resim üzerine vermiş olduğu tepkiyi tahmin etmenizi rica ediyorum.

Peki, ben yazayım: Büyüklerin tepkileri, onun resminin açıklayıcılığına karşılık daha da net ve kesindir. Boa yılanını içten/dıştan çizmeyi bir yana bırakıp, coğrafya, tarih, aritmetik ve gramerle ilgilenmesini tavsiye ederler.

Sonuç?

Altı yaşında başlayan resim kariyeri daha sergi açamadan son bulur.

Tavsiye etmek, her zaman, sonuç itibariyle düşünülürse, sanırım pek de doğruya götürmüyor dinleyeni ve de uygulayanı.

E, doğru!

Dıştan içe veya içten dışa çizilen, üstelik de bir fili yutmuş boa yılanı ne verebilir ki insana, hayatında? !

Güzel bir söz aktarmak istiyorum hemen kitabın ilk bölümünden:

 “Büyükler kendi başlarına hiçbir şeyi anlayamıyor, çocuklar ise aynı şeyin tekrar tekrar anlatılmasından sıkılıyorlar.”

O kadar çok soru soruyoruz ki bazen, verilen yanıtları duymuyoruz bile! Sormuş olduğumuz sorulardan belki de en tehlikelisi yaptığı resimlerle ilgili olanlardır. “Bu nedir?, Ne demek istiyorsun burada?” gibi sorular… Soru sormadan önce çocuğun özgür anlatımını, sabırla dinlemek gerek!

 

Çocuk resmi deyip geçmemek gerekiyor.

Neden?

Çünkü terapistler resmin sabit bir anlamı olduğu varsayımını bir kenara atar ve kendilerine yol gösterecek çocuk resimlerinin çok yönlülüğünü ve her çocuğun resminin tekliğini ele almayı denerler. Bu görüşü savunanların başında Cathy Malchiodi gelir. Dayak yiyen kadınların sığınma evlerinde anneleriyle yaşayan çocuklarla deneyimlerini anlattığı Breaking the Silence: Art Theraphy with Children from Violent Homes ilk kitabıdır. Kitap, konuyla ilgili çalışan birçok araştırmacının, çocuk resimlerinin değeri ve terapideki kullanımları ile ilgili algılayışını değiştirmiştir. Çocuğu anlamak için ve iletişim kurabilmek adına en iyi yöntem galiba onun resimleriyle olan bağlantımızı iyi kurabilmekten geçiyor.

 

Formasyon/biçimlenme dersleri alırken hocalarımızın bize öğrettikleri en önemli kural şuydu: “Eğer bir çocukla/öğrencinizle iletişim kurmak istiyorsanız ondan bir şey isteyin. Birisinden bir şey istemek iletişimin ilk adımıdır.” Bu kuralı yıllardır uygularım. Özellikle de çocuklarla iletişim kurmak söz konusu ise!

 Bir çocuktan ne istenebilir?  

Tabi ki oyuncağını değil!

Oyuncak çocuk için “kutsal”dır. Onun dünyasıdır, dünyasının sınırlarına girmektense, onun betimleyeceği bir resim isteyerek ve böylece dünyasını anlayarak işe başlamak galiba en doğru yöntem. Çünkü çocuk ilk kelimeleri hecelerken genellikle ilk çizgileri de çizer. Önceleri anlamsız gibi görünen bu sembolik çizgiler, giderek karakter, anlatım özelliği kazanır ve yavaş yavaş bir yaşamın/gerçeğin ifadesi olur. Çocuğun resimleri ile ifade ettiği şey model olanın değil, modelin karşısında duyduğu heyecandır.

Tıpkı bir sanatçı gibi!

Örneğin doğa karşısında heyecanlanır ve gerçekte yeşil olan ağaç belki mor, belki kırmızı olarak yansır onun heyecan dalgalarıyla kâğıdın beyazına…

 

Bir çocuğun gözünden kendimizi -ki bu büyüklerin dünyası olarak adlandırılır- görmenin en güzel yolu sanırım onun resmine alıcı gözle bakmaktan geçer.

 

Çünkü büyüdükçe unutuyoruz basit çocuk bakışlarımızı!

 

Exupéry, otel odasında kaleme alırken Küçük Prens’i tüm bunları düşünmemiş miydi? Bugün dünyada büyük sanatçıları düşündüren, hatta kıskandıran, çocuk dünyasının renkliliğinin anlamına erişmeye çalışan “çocuk resmi”nin varlığını düşündüğümde ben kendi adıma kitapla ilgili tüm yazılanları/tartışmaları bir yana itip sorunun yanıtını “Evet” olarak vereceğim.

 

“Küçük Prens” Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2005 yılında çocuklara okunması için önerilen “100 Temel Eser” arasından çıkarılmıştı. Kararın alınmasında etken yönetim değil tamamen halktan gelen tepkilerin önlenmesi doğrultusunda olmuştu.

“ ‘Küçük Prens’ nasıl okunur?” diye bir soru sormuştu Murat Belge, o günlerde yoğun tartışmalar devam ederken, yazmış olduğu yazısında. Sorun, “çocuk resmi nasıl okunur?” sorusuyla şekilleniyor benim için.

Basit gibi görünen bir çocuk resminde aslında yaşama dair tüm ipuçları betimlenir. Örneğin; annesinin uyuşturucu kullanmasından rahatsız olan altı yaşındaki çocuk, duvarlarında yarasaların sıralandığı bir resim yaptığında sorun basit olmanın dışında farklı anlamlara açılan pencerelere sürükler/sürüklemeli insanı/büyükleri. Pencereden korkmadan bakmak gerek?

Saklanmadan.

Pusuya yatmadan.

Her pencerenin baktığı bir sokak ve onun ötesinde genişçe bir manzaranın kol gezdiği gerçek dünyayı unutmamak gerekir!

 

Başta da söyledim on yaşında bir çocuğa sahip olmanın keyfini yaşıyorum.

Yeniden dünyayı öğrenmenin en güzel yolu bir çocuk sahibi olmak…

Geçenlerde onu servise bindirip, okula göndermenin verdiği huzurla eve dönüyordum ki, telefon çaldı: “Hocam; hemen okula gelmelisiniz” diyordu telefonun diğer ucundaki okul müdür yardımcısı.

Koşarak gittim.

Odaya girdiğimde öğretmenin ve müdür yardımcısının yüzlerindeki endişe ile genelde sakin olan tavrımı diplerden toplamam arasında kısa bir anlık duraklama yaşadıktan sonra, kulağıma çalınan sözlerin içinde yüzmeye başladım:

“ Hocam, oğlunuz yaşından ileri tavırlar sergiliyor.” Nasıl? Neden? Niçin? Sorularını soramadan elime küçük bir not defteri verdiler.

Defter, oğlumun her gün yanında taşıdığı ve içinde bulunduğu duyguları, yaşadıklarını resimle dile getirdiği günlüktü. “Bir çocuğun günlüğü”.

Çocuklar en mutlu anlarını, en öfkeli hallerini, en çılgın tavırlarını resimle günlük tutabiliyorlar.

Ve bu defterde de, Emre Umut ile gittiğimiz bir sergi açılışından kopya olarak çalıştığı resimlerin birkaç tanesi çiziliydi. E, tahmin edersiniz ki sergi, “nude/nü” çalışmalardan oluşuyordu. Son yıllarda sanat eğitiminde büyük değişimlerin olduğunu söyleyebiliriz. Resim veya daha doğru bir deyişle sanat çocuğa verilen ders iken, şimdi ise onun fikir ve duygularını dışa aktarabildiği bir araç olmuştur. Bir zamanlar öğretmen çocuğa nasıl resim çizileceğini gösterirken şimdilerde ise böylesi bir şeyin ne denli yanlış olduğu anlaşılmış bulunuyor. Onu kendi özgür gidişine bırakıp hiçbir zaman resim yapışına karışılmıyor!

 

Tüm bunları yazdığım gibi dilimin döndüğünce anlatsam da sanırım sorunun algılamasının yönünü, öğretmenin ve müdür yardımcısının kendi istekleri/anlamaları doğrultusunda gelişen rotasından çeviremedim.

Herkes kendi yolunda ilerlemeye devam etti.

Anılar anlatıldı, “bak kızım ben 38 yıllık öğretmenim” diye başlayan cümlelerle benim idealist sanat aşkım kendi kendimle baş başa kaldı.

Günün sonunda ne mi yaptım?

Tabi ki oğlumla yeni bir sergi açılışına gittik.  

Bu olayla bir çocuğun özgür günlük tutma ufkunu daraltmaya niyetim olmadığını anladılar da görmediler.

Olsun!

Oğlumun boa yılanının yuttuğu filin şapka yanılsaması ile kabiliyet denilen kendine münhasır gelişiminin sekteye uğradığı bir Küçük Prens olmasına gönlüm razı olmayacak!

 

Gelelim işin özüne:

 

4+4+4. Bana özgürlüğün resmini çizebilir misin?

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1148 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler