1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Dün-bugün
Dün-bugün

Dün-bugün

Bir şeyler yazmaya çalışırken, neler yazılacağı düşünülürken genelde hatıralarda yoğunlaşır insan… Eskilerde gezinirken, resimlere bakarken “vay be” dediğimiz anlar çoktur. Geçenlerde yine resimler arasında gezerken penceremden görünen 1

A+A-

İKİ SÖZ

Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer... Nehir asla durmaz.

Anonim

 

İstediğiniz kadar yüksek sırıklar üzerine çıkın. Her koşulda kendi bacaklarınızla yürüyeceksiniz.

Montaigne

 

Dün-bugün

Bir şeyler yazmaya çalışırken, neler yazılacağı düşünülürken genelde hatıralarda yoğunlaşır insan… Eskilerde gezinirken, resimlere bakarken “vay be” dediğimiz anlar çoktur. Geçenlerde yine resimler arasında gezerken penceremden görünen 15 yıl önceki manzara ile şimdi görünmeyen manzarayı kıyaslamıştım. Fotoğraflarda kalan anıları, gençlikleri, çocuklukları ve şimdi olmayanları hatırlamıştık.

Bugün de 2003’te kapılar açıldıktan sonra gezdiğim köylerin resimlerini izlerken o köylerde yaşayanların anıları, köylerini gördükleri zaman yaşadıkları sevinç mi üzüntü mü belli olmayan hallerini de hatırlıyor insan… Evini bulduğunda yattığı odayı, bahçesinde oynarken patlayan topunu, çeşmeden su getirmek için her gün çeşmeye kadar gidip gelmesini düşünüyor bir kez daha…

Komşularla ilişkiler o zamanlar… Yani 74’ten önce… Yardımlaşma, dayanışma, kötü günlerde destek, iyi günlerde paylaşım… Düğünler, ölümler… Yaşananlar, akılda kalanlar… İlker Işınsu’yla Alektora’yı gezerken oralardan hikayeler, efsaneler anlatıyor; Bir Han’a rastlayınca onun da hikayesi var: O zamanlar Limasol-Baf yolu Han’ın önünden geçiyormuş. Bir gün yol çalışması yapan İngiliz mühendisler Han’da kavrulmuş yumurta yemişler ama kavrulmuş yumurtanın parası epeyce pahalı gelmiş. Bu durum mühendislerin ağırına gidince de yeni Limasol-Baf yolunu daha aşağıdan, sahilden “Gavur Daşı” dediğimiz yerden geçirerek Hancı’ya karşılık vermişler! Rivayet bu ya Alektora’nın yanından bir mil uzaklıkta geçen yol da böylece uzaklarda kalmış.

Daha sonra Arodez… Yılbay Direkçi ile geziyoruz. Kahvehanede oturmuş, yaşlılarla, köyün papazıyla sohbet ediyoruz. Gelen giden var, yolda gören var, durup selamlaşıyorlar, hal hatır soruyorlar. Yılbay daha önce köye çok gidip gelmiş, hem bu gidiş-gelişlerden hem de 74 öncesinden tanışmışlık selamlaşmayı artırıyor. Arodez anlatılırken bir ara istek dışı şöyle bir gülüyorum... “Neden güldün?” diye sordu arkadaşlar... Bir an düşünmüştüm, nereden nereye diye... Arodez’in o uzak, en batı topraklarından, taş evlerinden, anılarından Kalkanlı’ya uzanan bir yaşam... İnsanın yaşamındaki değişimler... Ama istemeden yaşanan değişimler... Bir hayatı bölen, parçalayan değişimler... Yeniden başlamanın zorlarını yaşatan zoraki değişimler... Bir an istem dışı acılı bir gülümsemeydi o... Devamlı geziyorum köyleri... Daha önce Kuzey’de şimdi Güney’de... Orada farklıydı dertler, burada daha farklı elbette... Orada unutulmuşluk, umursamazlık, değersizlik, atılmışlık vardı köyde, köylüde... Burada da (Güney’de) geride kalan anılar sadece...

Dimi’deyiz… Anaokul binası (ki eskiden ilkokul binasıydı), hemen altında ise şimdi eskiden de Rum ilkokulu olarak kullanılan diğer okul var. Onları ayıran caminin binası... Altan Menak o yılları hatırlıyor. Aralarında 10 metre olan ilkokul binaları arasındaki duvara yükselen Kıbrıslıtürk çocuklar bir-iki metre daha aşağıda kalan Rum çocuklara taş atarlar, bağırır çağırırlarmış. Kavga etmek onların oyunlarından biriymiş o zamanlar ama bu oyunlar! sonradan büyüklerin de oyuncakları haline gelmiş bitmemecesine...

Evdim’de İlker ve Fehim hocayla birlikte geziyoruz. Bir kahvehanede oturup orayı işleten kadının kahve ve üzüm ikramı sürerken İlker hoca savaş anılarını anlatıyor; O günlerde Evdim’deymiş silahıyla hoca... Köy sarıldığında “silahları bırakın” demişler, o da bırakmış. İlker hoca anlatıyor: “Atın silahları, atın bir yere koyun dedi bize... O ses kimdi bilemiyorum. Belki de komutandı, sesin kimden geldiğini pek anlamadım.  Ben de ne yaptım; sanki dönüp alacakmışız gibi... ‘Bir kenara koyayım da bir zarar görmesin, kırılmasın’ diye sağlık ocağı binasının duvarına onu dayadım. Tam oraya (eliyle koyduğu yeri işaret ediyor) koydum. Sanki geri dönüp alacakmışım gibi... Yani o ortamda bana da öyle geldi. Bıraktık koşa koşa anayola gittik, orada büyük kamyonların yanında duran iki İngiliz bizi gördüklerinde hemen kaptılar ve kamyonun içine attılar, nasıl kamyonun kasasının içine girdik hiç anlayamadık.”

İşte bu yaşanmışlıklardan sonra bugünleri yaşıyoruz. Erdoğan geliyor, bir kitle bayraklarla karşılıyor, bir kitle protesto etmesin diye polis üzerine saldırtılıyor, dövülüyor, yaralanıyor, kanlar gömleklerini kırmızı ediyor. ‘Tek yüreğiz’ deniyor. O akan kanlar o yürekten aktı mı diye sormak gerek o zaman… İlker hocanın “geri gelir alırım” düşüncesiyle duvara dayadığı silahın namluları sanki yine bize dönmüş gibi… Bu yaşananlar bunun için miydi yoksa! Bu yitik anılar, bırakılanlar, feda edilenler… Bunlar mıydı armağanı geçen yılların!...

 


PAZAR’LIK…





 

Bu haber toplam 869 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler