1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Doğduğun o gün...
Doğduğun o gün...

Doğduğun o gün...

Hakkı Yücel: Ol devran dönüp doğduğun gün bir kez daha gelince, takvim yaprağı sökülürken yerinden, daha mı ağırlaşır zamanın yükü de bir başka türlü mü çöker sancısı hem bilincine hem de yüreğine..

A+A-

 

 

Hakkı Yücel

yucelh@kibrisonline.com

 

 

Ol devran dönüp doğduğun gün bir kez daha gelince, takvim yaprağı sökülürken yerinden, daha mı ağırlaşır zamanın yükü de bir başka türlü mü çöker sancısı hem bilincine hem de yüreğine..

Geçip giden diğerleri gibi görünse de, o gündür ki bu gün, istemesen de duyarsın sesini hiç durmadan salınan zamanın ağır sarkacı vurduğunda ömrünün mühürlenmiş mahremiyet kilidine..

Vakitlerden kerâhet vakti midir yoksa keramet vakti midir, açılır birden belleğin gizli odalarının sımsıkı kapalı duran kapıları sonuna kadar, sökün eder içerde ne varsa saklı, dökülür bir bir önüne..

İstesen de susamazsın artık,

bir yanın konuşmaya başlar bir yanın dinlemeye,

bir yanın açıklamaya çalışır ne varsa hatırladığı ve yaptığı,

bir yanın anlatmaya başlar hatırlayıp da ne varsa yapamadığı...

Bir başka yanın ‘artık yok’ olan ve her yıl biraz daha uzayan geçmişine hüzünlü bir vedadır,

bir daha başka yanın ise ürkek bir selâmdır ömründen ne kalmışsa yaşanacak bundan sonra ileriye,

yani ‘henüz değil’ olan geleceğe..

Artık aldatamazsın kendini,

bilirsin çünkü hem vardır, hem yoktur ‘henüz değil’ olan, geçmişi her yıl biraz daha uzayan ömründe;

hasılı bundan sonra riski büyük bir kumar gibidir senin için hayat,

istediğin kadar yükselt bahisleri,

elin ne kadar güçlü olursa olsun önünde sonunda kaybedeceksin teker teker ya da kim bilir hepsini birden sana kalan tek servetin olan günleri..

 

Şimdi daha iyi anlarsın,

olandan başka bir dünya yaratmak istedinse de geçen bunca zaman içinde kendine,

az da gitsen uz da gitsen de,

bakınca düşe kalka gidebildiğin o dünyanın kıyısından geriye

yüreğine mıh gibi saplanan o satırları yeniden okuyunca yazılan senden önce:

“İnsan düşüncesinin bir anlam taşıyabilecek biricik tarihini yazmak gerekseydi, yapılacak şey birbirini kovalayan pişmanlıkların ve güçsüzlüklerin tarihini yazmak olurdu.”(Sisifos Söyleni. A.Camus) diye,

paslı bir bıçak yarası gibi acıyarak kanarsın..

Düşünürsün,

aynı taşı mı iteleyip durdum ben bunca zaman Sisifos gibi kan revan içinde tepenin zirvesine,

yuvarlanacağını bilsem de taşıdığım yerden aşağıya yeniden gerisin geriye..

 

O an zalim bir soru içini kemirir:

yoksa direnmek tekrarı mıdır ebedî mağlubiyetin

ve kazanmak kaybedeceğini bile bile direnmek midir?

Neyse ki kitaplar ve şiirler de vardır hayatında

durgun su gibi akıp geçse de günlerin yaşamak beyhude değildir

dizeler hızır gibi imdadına yetişir:

“.....yumuşak suyun akışının

Kudretli taşı alt edeceğini zamanla

Anlıyorsun işte, güçlünün sonunda kaybettiğini..(Brecht)”

İşte böyle imgeler de yerleşince düşüncelerinle düşlerinin arasına

gerçek dünya bilinci budur diye ayağa kalkarsın,

çünkü ne kadar düşleri varsa o kadar yaşar insan,

en çok buna inanırsın,

önce ve sonra düşsel dünyadır gerçek dünyanın bilinci diye haykırırsın, 

bu da yetmez bazen de Nietzsche fısıldar kulağına:

“Gerçeğin elinden ölmemizi engelleyecek bir şey varsa, o da sanattır”

 

Yaşamak hem de büyük bir sanattır.

Önce dürüst olmak gerekir insan kendine,

ne kaybolmalıdır kitlelerin anonim vahşetinde,

ne boyun eğmelidir hangi türden olursa olsun iktidarın ve paranın gücüne,

“onunla yaşayamayacağım, hatırlamaya dayanamayacağım hiçbir şey yapmamalıyım” diyebilmelidir büyük laflar etmeden ve büyük lokmalar yemeden önce,

ahlâk ve vicdanın ince ayar ölçüsünde..

 

İşte şimdi ol devran dönüp de hayata ilk adım attığın o gün -3 Temmuz- bir kez daha çıkıp gelince önüne,

bir önceki yıldan daha çok hissetmeye başlıyorsun ‘henüz değil’ olana yani geleceğe kalan zamanın azaldığını,

her yıl biraz daha yaklaşıyorsun artık menzile..

Birden çocukluğun geliyor gözlerinin önüne daha dün gibi,

hışırtısını duyuyorsun mavi bir denizin küçük bir sahil kasabasında henüz altı yaşındasın,

duruyorsun ıpıssız bir kumsalda öylece o masmavi denize bakıyorsun ufka kadar yayılan,

sonsuzluktur gördüğün öyle sanıyorsun,

bana ömrümün sonu kadar uzak diyorsun

o son sanki hiç gelmeyecekmiş gibi kendi kendine..

Ellerini daldırıyorsun sonra suya avuçlarına doldurmak ve görmek için denizin seni büyüleyen mavi rengini,

ama o da ne,

bakarken mavi olarak gördüğün denizin suyu rengini yitiriyor avuçlarında

şaşırıyorsun ve soruyorsun kendi kendine,

suyun gerçek rengi hangisidir bakıp gördüğüm:

mavi mi yoksa renksiz mi?

 

İşte o gün karşısında apışıp kaldığın ve bilemediğin o büyük sorunun yanıtını arayıp duracaksın,

bütün bir hayat düşe kalka yaşadığın

ve nihayet öğreneceksin sonunda:

gerçeğin kendini kolay ele vermediğini,

en çok kızlarını sevdiğini,

bir de zaman olduğunu tek servetinin onlardan başka..

Ve altmış yıla baktıkça şimdiden sonra geride bıraktığın,

doğduğu gün ölmeye başladığını da insanın

çok daha iyi anlayacaksın..

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 801 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler