1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. DOĞAYI... KUŞLARI... SEVER MİSİNİZ... YA, ÜLKEMİZİ…
DOĞAYI... KUŞLARI... SEVER MİSİNİZ... YA, ÜLKEMİZİ…

DOĞAYI... KUŞLARI... SEVER MİSİNİZ... YA, ÜLKEMİZİ…

Bir avuç çevreci + çevreye gerçekten önem verip seven insanlar, türlü yol ve vesilelerle çevreyi daha da “yağma, tahrip ve yokoluştan” kurtarmaya çalışıyorlar. Daha doğrusu çırpınıyorlar… Ama ve maalesef, bir toplumun her ferdinin ‘

A+A-

 

 

Bir avuç çevreci + çevreye gerçekten önem verip seven insanlar, türlü yol ve vesilelerle çevreyi daha da “yağma, tahrip ve yokoluştan” kurtarmaya çalışıyorlar. Daha doğrusu çırpınıyorlar… Ama ve maalesef, bir toplumun her ferdinin ‘Çevre bilinci’ yeşermedikçe, çevresine, bizzat kendisi sahip çıkmadıkça… bir avuç insan, hergün canını dişine takarak bir şeyler yapmaya çalışsa ne yazar ki!

DOĞAYI – KUŞLARI SEVER MİSİNİZ…

Avcılar da dahil, bu soruya hekes, kocaman bir “evet” çekecek biliyorum. Ya, ötesi ???

Sevmek – her anlamda sevmek – sadece, “Severim” demekle yeterli olmuyor ki!

Sezen Aksu’nun şarkısını bilirsiniz: “Bir kedim bile yok!” diye sızlanır… Onun kedisi yok; böyle giderse, gün gelecek hepimiz bir ağızdan, “Bir kuşum bile yok!” diye sızlanacağız.

Yüreği, insanı, doğası, kurdu, kuşu” için çarpanlar, sadece insanların acılarını değil, hayvanlarınkini de duyabiliyorlar; değil mi ki, “Bize bakacak, bizi koruyacak, bizi sevecek bir insanımız bile yok!!!” diye yankılanıyor…

Duyuyor musunuz?

Size bir soru: Her yanı kompüterlerle donatılmış, çelik bir kürenin içinde, sabah – öyle- akşam yemeği olarak bir hap içerek… hiç yeşili, hiç ağacı, hiç temiz mavisi olmayan bir dünyada yaşamak ister miydiniz? (Lütfen, iyi düşünün, gözünüzde canlandırın…)

***

“Hayır, hayır, hayır… Öyle değil mi?

Öyleyse, başınızı iki eliniz arasına alıp, kara kara düşünmenin sırası gelmedi mi? Şöyle, çok basitçe örneğin:

Bu duyarsızlık, bu bencillk, bu nemelazımcılık içindeki insan ile, 21. Yüzyılın simgesi haline gelen teknoloji, dünyayı, plastik artığı bir yuvarlak olmaya itmiyor mu hızla…

BİR HİÇLİK…

Topraksız… Ağaçsız… kuşsuz… çieksiz… börtü böceksiz bir yuvarlak… Bir hiçlik…

Şunu vurgulayayım: Ben, gelişmeye karşı değilim… ama, ne denli güçlü silahlar, uçaklar, roketler yaparsanız yapın… Ben yine de dünyayı düşünürüm. Ve, dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, bizden sonraki kuşaklara üzerinde, çiğ damlası titreşen bir kır lalesi, kansorejensiz bir dilim ekmek, bir meyve yemelerini, analarının ak sütü kadar temiz bir bardak süt içebilmelerini…

Hafif rüzgarın yüzlerini okşadığı yemyeşil kırlarda ya da masmavi, tertemiz sularda, güneşle sevişmelerini isterim…

Bana aktarılan mirasa, sadece beton apartmanlar, maddi ve manevi kirletilmiş kentler değil, SANATIN ve KÜLTÜRÜN eliyle zenginleştirilmiş, şarkılarla, sevdalarla bezenmiş anıları devretmek isterim…

·        Ve, bugünden sonra

Bu konuda hâlâ bir şey yapmamışsanız, aşırı pişmanlıklar içine düşmeden, hiç vakit kaybetmeden, BUGÜNDEN bir şeyler yapmaya HEMEN başlayabilirsiniz. Ör: Çevreye olumsuz katkılarda bulunan hareketleri ve kişileri – gönüllü bir görevli gibi uyarır gerekli makamlara şikayet edebilirsiniz…

Unutmayalım sakın: Bir ülkeyi hor kullananlar kadar… hatta daha çok – onlara engel olmak hakkımız vardır bizim de…

Niye, çocuklarımızla birlikte, gezerek, okuyarak, duyup dinleyerek, fotoğrafını çekerek… Kirlenmiş, kirletilmiş yerlerini temizleyerek / temizlenmesine aracı olarak bir katkı yapmayalım doğamıza…

***

Ve, ne olur… Bugünden başlayarak arasıra da olsa başımızı göğe kaldıralım… Kuşların ne kadar azaldığını göreceksiniz… ya, bir gün tümden yiterlerse…

Ama lütfen… Lütfen, bugünden başlayın…

Ülkenizi, kendinizi, çocuğunuzu sevmediğinize inanmam…

Lütfen… hemen bugünden başlayın…

 

 

 


 

RÜZGARA YAZILANLAR

(342)

Yılını hatırlamıyorum ama olay öylesine etkilemişti beni ki, hiç unutmadım, ‘Altan Öymen’in jestini: “Madem ki kadınlar az, bu meclisten, ÇEKİLİYORUM…” Keşke, bizde de, tek bir kişi olsun bitirebilse politik hayatını… Politika uğruna…

“Biz bu ülkenin alınyazısı değiliz ya kardeşim” diyebilsin… Yaş haddinden kendi kendini emekliye ayırabilsin… ‘Ben bunaldım, ben yanlış yaptım, yanıldım, yandım ve ne yazık ki sizi de yaktım… Ama, bizden sonra gelecek kuşaklar da yanmasın!’

Evet, artık ‘birisi – birileri’ çekilsin, gitsin, gidebilsin… Arkasına bakmasın, bakmasın. Bizi bize terk etsin…

(343)

Bir Vasilya ikindisinde deniz kenarında Bobiş’le dolaşırken kayaların arasında yaralı bir kuş görmüştüm. Ağır yaralıydı ve yapacak bir şey kalmamıştı. Gözlerindeki o acı ve umutsuzluk beni günlerce etkiledi.

O günden bu yana, bir kuş görünce ürperirim nedense… Yaralı kuşun yalnızlığını hissederim yüreğimde… Oysa, yalnız hayvanlarda yaşanmıyor böyle bir olay, insanlar da yaralı bir kuşa dönüyor zaman zaman…

Bir sözle, bir davranışla delik deşik olduğunuzu hissetmediniz mi hiç? Kimi zaman gül yaprağı bile diken gibi batmaz mı yüreğinize? Haketmediğiniz bir olayla karşılaşınca, sevdiğiniz, saydığınız kişilerle ilişkilerinizin boyut yitirmesinden korkunca, soluk soluğa koştuğunuz bir kapıyı kapalı bulunca, bir dost a uzattığınız el boşlukta kalınca… gül yaprağının da diken gibi batacağı bir duyarlık oluşuyor galiba…

Güzel bir ilişkinin boyut yitirmemesi için yıllarca emek vermiş özen göstermişseniz, elinizi uzattığınız yerde bir dost sıcaklığı duymayı özlemişseniz… yaralı bir kuşa dönmeniz doğal değil mi?

O yarayı onarmak da kolay değil artık, sil yeni baştan diyecek gücü bulmak gerekiyor…

***

İnsanları en çok yaralayan şey, haketmedikleri bir olay galiba…

(344)

Yazar, dile kendi terini katabilir…

Bu çabanın, gecesi gündüzü, eskisi yenisi, öncesi sonrası yoktur. Bu çabanın romanı, şiiri, öyküsü yoktur. Kendisinden önceki dile hiçbir şey katmadan hiç değilse katma çabası göstermeden yazmak, yazmak / yaratmak değildir.

Önemli olan, ‘ter katmak.’ Bu öyle önemli ki… Dile, kendi terini katmak… Hatta, bu da değil… Katmaya çalışmş olmak bile, kutlanacak çabadır.

Ülkemizin yaşadığı ‘olağandışı’ gerçekliği karşısında, uyanık mıyız yoksa, uyuyor muyuz?

Bir yazar için ölçü, başta dil ve biçem olmak üzere yukarıda sayılanlardır bana göre…

(345)

Sözü şairlere veriyorum… Ve söz: Jose Marti’nin: “Aynı yalınlıkta ölmek isterim / Kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz. / Mum yerine yıldızlar Parlasın üstümde / Yeryüzü uzansın altında,  sessiz.

Ben, aydınlık ve özgürlük delisiyim / Varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında / Dürüstçe yaşadım, ben karşılığında / yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.”

***

Mahmut Derviş’in dizelerini okurken, hüznün, acının, ölümün gölgelerini seyrediyor insan:

“Arap Ahmet diren ! / Kuşatma altında gezeceğiz / Ulaşıncaya dek kıyısına / Ekmeğin ve dalgaların. / Öleceğiz düşü uğruna / Bu yurdun / Ve, bekleyen yaseminlerin…”

***

Ve, Tevfik Fikret: “Sarmış yine ufuklarını / bir inatçı duman / Bir beyaz karanlık ki / Durmaksızın artmakta…”

***

Ve ülkemizde: “Yoğun sis, bütün ülkede, kara, hava ve deniz trafiğini sık sık aksatıyor.

Sisten, göz gözü görmüyor… Ama,

Bakarsınız yarın güneş açmış…

Her yer ışıl ışıl…”

 


PARANTEZ

60 yıldır yazıyordu. Hem de İngiliz Müstemleke Dönemi’nden başlayarak… Kalemiyle yaptığı bir savaştı bu…Yurduna ve insanına karşı bir görev olarak… Hem de en zor şartlarda en ağır diyetleri ödeye ödeye…

Ve, hiçbir şey beklemeden…

***

Hataları olmadı mı…

Kuşkusuz oldu…

Ama, onun için hâlâ en önemli görevidir bu…

Ötesi lâf ü güzaf…

 

 

 

Bu haber toplam 874 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler