1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Diyarbakır’da bir kayıp annesi...'
Diyarbakır’da bir kayıp annesi...

'Diyarbakır’da bir kayıp annesi...'

Çocukluğumun siyah beyaz ekranlı televizyonlarında yayınlanan ve aklımda en fazla yer eden reklamlardan biri " İster iyotlu, ister iyotsuz; Billur tuz, Billur tuz! Akar akar akar..." şeklinde devam eden tuz reklamıydı. Üstelik ezgisiyle aklımda kalmış. B

A+A-

 

 

Hatice KAMER

 

Çocukluğumun siyah beyaz ekranlı televizyonlarında yayınlanan ve aklımda en fazla yer eden reklamlardan biri " İster iyotlu, ister iyotsuz; Billur tuz, Billur tuz! Akar akar akar..." şeklinde devam eden tuz reklamıydı.

Üstelik ezgisiyle aklımda kalmış. Büyük marketlerin daha olmadığı, bakkallara daha ambalajlı tuzların uğramadığı, iyotlu, iyotsuz ayırımı ve bilincinde olmadığımız o dönemlerde Silvan'ın tek tuz satıcısı Hacı Amca ve oğullarıydı. Hacı amcanın kaya tuzu yemeklerimizin, hamurumuzun, peynirimizin ve çocukluğumuzun o güzel günlerinin tadı tuzu oluyordu. Reklama inat biz tuzumuzu o ambalajlı tuzların fiyatının yarısına, nerdeyse iki üç misli daha fazlasın ilçemizin tek tuzcusu Hacı Amca'dan alırdık.

Küçücük tuzcu kulübesi çarşı merkezinde bulunan tarihi Aslanlı Burç'un mezarlıkla kesişen köşesinde, yer alıyordu. Demirden yapılmış bu ekmek teknesi bugünkü büfelerden de çok küçüktü ve demirden yapıldığı için yazın çok sıcak kışın da çok soğuk olurdu.

Kafasında yünden kasketi ve şalvarı ile hatırladığım Hacı Amca, müşterilerin olmadığı zamanlarda,  siyah kalın mercekli gözlüğünü takarak masa niyetine kullandıkları küçük sehpanın üzerine koyduğu kuranını okurdu. Büyük oğlu sakattı, bu yüzden getir götür işlerini genelde küçük oğlu yapıyordu.

Küçük çocuğun sarıya çalan kumral saçları, kırmız yanakları vardı. Güleç bir çocuk olduğunu hatırlıyorum. Sabahları okula gider, öğleden sonra kulübede babasına yardımcı olurdu.  Akşamları hava kararmadan dükkanlarını kapattıktan sonra evlerine dönmek üzere hergün bizim sokaktan geçerlerdi. Yıllar yılı bu böyle devam etti.

90'lı yılların başında faili meçhuller ve kayıplar dönemi başladı ve ölüm bir kabus gibi çöktü Güneydoğu'nun bir çok il ve ilçesinin üzerine.  Adı Teksas olmuştu ilçemizin. O dönemlerde özellikle de 1990-95 yılları arasında faili meçhul yüzlerce cinayet işlendi ve birçok insan da kaybedildi. Akrabası dağda olduğu için öldürüldüğü iddia edilen yüzlerce insan...

Kürt sorunun en derinleştiği o yıllarda ilçenin yarsından fazlası hayatta kalabilmek için başka diyarlara kaçmak zorunda kaldı. Hayatımızın tadı tuzu kaçmış, Silvan hayalet bir şehre dönmüştü. Aradan yıllar geçmesine rağmen o kâbus gibi günler hepimizin belleğinde unutulmayacak izler bırakmıştı.

Geçenlerde annemle birlikte babamın mezarını ziyaret etmek için Silvan'a gittik, vaktiyle Hacı Amca'nın tuz kulübesinin köşesinde olduğu mezarlığa.

İlçenin bu en eski mezarlığında neredeyse yer kalmamış çünkü herkeste derin izler ve kayıplar bırakan faili meçhul kurbanların çoğu bu mezarlığa gömülmüştü. Üzerine 1990'lı yıllar kazılmış yüzlerce mezar taşı birer sessiz kalıt gibi...

Silvan'da mezarlıkların kapısında özellikle de Perşembe günleri, onlarca çocuk, yaşlı, ellerinde Yasin-i Şeriflerle, ölülerinin ruhuna parayla Yasin okutacak insanları beklerler. Hatta içlerinden bazıları bu yolla hayatını kazanıyor.  Çoğunluğu erkek olan bu Yasin okuyucuları arasında o gün sadece bir kadın vardı,  o da,  daha önce de defalarca görmüş olduğum Dilşa Teyze idi.

75 yaşındaki bu yaşlı teyze  yaklaşık on yıldır mezarlıklarda parayla Yasin okuyor.  Yaşlı kocasının kanser olduğunu, emekli aylığıyla da ancak onun tedavi masraflarını karşılayabildiklerini söyleyen teyze, Yasin'den kazandığı harçlıkla günlük masraflarını karşılıyormuş.

Bu sefer Yasin'i Dilşah Teyze'ye okuttuk. Annem, oğlundan bir haber alıp almadığını sorunca  "Hayır, daha bir haber alamadık, Allahım sen bana Halisim'den müjdeli bir haber gönder" diyerek gözünde biriken yaşları siliyor.

"Halis'e ne oldu Teyze?" diye sorunca "En küçük oğlumdu. 17 yıl önce ortadan kaybolduğunda daha 14 yaşında idi" diyor. Ramazan ayıymış, "Oruçluyduk" dior.

Halis camiye namaz kılmaya gidermiş. Kaybolduğu gün camide şüpheli tipler olduğunu söylemiş. Bir daha gitmeyeceğim demiş. Sonra Halis'i çarşıya çıkmışı ve bir daha geri dönmemiş.

Oğlunun kimler tarafından, neden kaçırıldığını bilmiyor Dilşa Teyze. 17 yıldır Halis'in bekliyor umutla. "Ama yok... Gelmedi Halisim" diyor ve gözyaşlarını siliyor yine.

Halis dışında iki oğlu ve dört kızı daha Dilşa Teyze'nin; "Halisim çok iyi bir çocuktu, kaybolmasaydı bana da, babasına da o bakacaktı, biliyorum," diyor.

"Ne iş yapardı Halis?" diye sorunca "Mezarlığın yanındaki küçük tuzcu kulübesi bizimdi kızım, oğlum da babası ve abisiyle orada çalışıyordu" diye cevap verince şaşırıyorum.

Yaşasaydı bugün 31 yaşında olacak olan o küçük sarı saçlı, kırmızı yanaklı çocuğun yüzü gözlerimin önüne geliyor.

Onun da binlerce kurban gibi ülkemizin kayıplar hanesine katıldığını, babamın mezarı başında, onun gözü yaşlı annesinden öğreniyorum.

Bir mezarı bile olmayan Halis'in bir gün geleceğini umut eden bu yaşlı bu kadın, hayatın ironisi gibi her hafta başkalarının mezarına okuduğu Yasinlerle hayata tutunmaya devam ediyor. Arada bir de derdini anlatarak içini döküp acısını anlatmaya çalışıyor.

17 yıl önce Halis'in nasıl ortadan kaybolduğunu bilmiyoruz, kimler tarafından kaybettirildiğini de.  Ama bilinen bir gerçek var ki Dilşa Teyze de tıpkı 105 yaşındaki Berfo Ana gibi çocuğundan gelebilecek müjdeli bir haberi bekliyor, hem de büyük bir umutla...

Bütün annelerin ve özellikle Dilşa Teyze, Berfo Ana gibi kayıplarının yolunu gözleyenlerin Anneler Günü kutlu olsun!

(BİANET.ORG – Hatice KAMER – 14.5.2012)

 


 

 

ZAMAN

 

“Gerçek bir kahramanın anısına…”

 

KIss Gàbor - Macaristan Başkonsolosu

Moshe Kamhi - İsrail Başkonsolosu

Torkel Stiernlof -  İsveç Başkonsolosu  

 

Raoul Wallenberg'in doğumunun 100. yılını kutlarken onun soykırım sırasındaki çabalarını hatırlamak ve yaptığı kahramanlıklar unutulmasın diye yeni nesillere öğretmek bize düşüyor.Wallenberg, gayet emniyette olabilirdi, varlıklı kalabilirdi. İsveç'te bankacılıkla uğraşan aristokrat bir aileden geliyordu. Hayatta başarılı olmak kaderi gibiydi. Fakat kahraman olup binlerce yabancının hayatını kurtarmak onun kaderi değildi, seçimiydi. 1944 baharında Batı dünyası soykırımın korkunçluğunu fark etmekteydi. Auschwitz kampından tanıkların doğrulanan hikâyeleri ortaya çıkıyordu. ABD, Savaş Sığınmacıları Kurulu'nu (WRB) kurdu. Kurulun amacı Yahudileri kurtarmaktı. WRB'nin İsveç'teki temsilcileri, Budapeşte'de kurtarma operasyonunu yönetecek birini arıyorlardı. Raoul Wallenberg bu operasyonu yönetmeye ve Hitler'in Mart 1941'deki işgalinin ardından kurulan Nazi ölüm kamplarındaki Yahudileri kurtarmaya karar verdi.

Neyse ki Wallenberg'in bütün operasyonu sıfırdan kurması gerekmiyordu. İsveç Elçiliği'nden genç bir diplomat olan Per Anger, İsveç'te akrabaları ya da iş ortakları bulunan Yahudilere geçici pasaport dağıtmaya başlamıştı. Per Anger aynı zamanda İsveç vatandaşlığına başvuran Yahudilere de özel sertifikalar veriyordu. Wallenberg'in elçiliğin başına geçmesiyle birlikte ilk görevlerinden biri Yahudilere İsveç koruyucu geçiş belgeleri düzenlemek oldu. Bu belgelerin aslında uluslararası hukukta bir geçerliliği yoktu. Fakat Wallenberg, Almanya'da ve Nazi işgali altındaki Fransa'da geçirdiği zaman zarfında Nazi bürokrasisinin nasıl işlendiğini çok iyi çözmüştü. Damgalar, imzalar ve İsveç krallığının arması olduğu sürece resmi gözüken bu belgelere itibar edileceğini biliyordu. Wallenberg Macar yetkililerden 4 bin 500 geçiş belgesi kotası iznini almayı başardı. Aslında bu rakamın üç katı kadar belge hazırladı.

Wallenberg sadece geçiş belgeleri hazırlamakla da kalmadı. Yahudilerin saklanabileceği 'İsveç Evleri' açtı. Sadece bir bayrak ve Wallenberg'in buraların İsveç toprağı olduğuna dair açıklamasıyla korunan bu evlere 15 bin Yahudi sığındı. Elçilikte başkâtip olsa da Wallenberg aslında alışılmış bir diplomat değildi. Başlarda sıra dışı hareketleri diğer İsveçli diplomatları şaşırttıysa da Yahudilere yardım etmekteki başarısı onları kendi saflarına çekti. İkinci Dünya Savaşı'nın sonu görünmüş olsa da Yahudilerin öldürülmesine devam ediliyordu. Avrupalı Yahudilere 'Nihai Çözümü' uygulamakla sorumlu SS subayı Adolf Eichmann, Macaristan Yahudilerini sınır dışı etmek için ölüm yürüyüşleri başlattı. Kasım 1944'te başlattığı bu uygulamada on binlerce açlık çeken Yahudi erkek, kadın ve çocuk, kışın en soğuk zamanında yüzlerce kilometre yürütüldüler, birçokları yolda öldü.

İşlenen bu korkunç suçun karşısında Raoul Wallenberg, eli kolu bağlı durmadı. Bu yürüyüşleri arabasıyla takip etti, yemek, kıyafet, ilaç ve özel geçiş belgeleri dağıttı. Tehdit ve rüşvete de başvurarak İsveç geçiş belgeleri olan Yahudileri kurtardı. Kendisi askerlerin silahlarıyla tehdit edilmesine rağmen onları Budapeşte'ye geri götürdü. Bu sınır dışı edilmeler trenle yapıldığı zaman ise olağanüstü bir cesaret göstererek Auschwitz'e giden tren vagonlarına tırmanarak vagonlardaki Yahudilere yine özel geçiş belgelerinden dağıttı. Sonra da bu Yahudilerin trenlerden çıkartılmasını talep ederdi. Bütün bunları silahlı Nazi askerlerinin gözü önünde yapıyordu.

Eichmann, 1945 yılının Ocak ayının ortalarında en büyük gettodaki Yahudilerin tamamını katletmeye karar verdi. Wallenberg bu planı öğrendi ve harekete geçti. Kendi başına bu katliamı durduramayacağından bu gücü taşıyan tek insana Macaristan'daki Alman birliklerinin komutanı General August Schmidthuber'e gitti. Wallenberg, bağımsız ülkelerin ve Kızıl Haç'ın da desteğini arkasına alarak güvenilir bir aracıyla generale bir mektup gönderdi. Eğer bu katliamlar gerçekleşirse generalin sorumluluğunda olacağını ve bu durumda savaş sonrasında kendisinin savaş suçlusu olarak yargılanacağını belirterek generali tehdit etti. Tehdit işe yaradı ve katliam son anda durduruldu.

Birkaç gün sonra Ruslar Macaristan'a girdi. 120 bin Macaristanlı Yahudi 'nihai çözümden' kurtulmuştu. Raoul Wallenberg'in çabalarıyla tam olarak kaç kişinin kurtulduğu bilinmese de en azından on binlerce Yahudi'nin hayatını kurtardığı düşünülüyor. Savaş bitince Wallenberg, İsveç'e bir kahraman olarak dönmeliydi. Ona gerekli saygı gösterilmeli, kurtardıkları, onların çocuklarının, torunlarının çok kıymet verdiği uzun ve mutlu bir hayat yaşamalıydı. Maalesef böyle olmadı. 17 Ocak 1945'te Wallenberg, Sovyet birlikleri tarafından Budapeşte'deki karargahlarına götürüldü. Giderken arkadaşlarından birine misafir mi yoksa esir mi olduğunu anlamadığını söylemişti. O günden sonra Raoul Wallenberg bir daha görünmedi, sonunu kimse öğrenemedi.

1944-1945 döneminde Avrupa karanlık bir perdenin altında hapis iken ve bir kitlesel katliam ruhu etrafta dolaşırken Wallenberg'in yaptıkları umut ışığı oldu. Bu yüzden onun anısı hafızalarımızda, kitaplarda, televizyon programlarında, onun adı verilen sokak ve okullarda ve bugün onun sayesinde hayatta olan Yahudi nesillerinde hâlâ yaşamakta. Kongre üyesi Tom Lantos'un önerisiyle Wallenberg'e fahri ABD vatandaşlığı verildi. Wallenberg, Lantos'un hayatını kurtarmıştı. Kendisine ayrıca fahri İsrail ve Kanada vatandaşlıkları da verildi.

Raoul Wallenberg'in doğumunun 100. yılında yabancı düşmanlığı, Yahudi düşmanlığı ve İslam düşmanlığının tekrar yükselişte olduğu bu günlerde onun insanlığına mirasını anıyoruz. Raoul Wallenberg unutulmamalı.

(ZAMAN – Garbo-Kamhi-Stiernlof – 9.5.2012)

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 953 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler