1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Direk KKTC’yi mi Özelleştirsek?
Direk KKTC’yi mi Özelleştirsek?

Direk KKTC’yi mi Özelleştirsek?

Bir hukuk fakültesinde veya siyaset bilimi dersinde öğrencilere dönem ödevi olarak “KKTC demokratik bir devlet midir?” diye bir ödev verseler, kuvvetle muhtemel bütün öğrenciler bayram yapar… Bundan daha kolay bir ödev mi var? Elbette ki

A+A-

 

 

Bir hukuk fakültesinde veya siyaset bilimi dersinde öğrencilere dönem ödevi olarak “KKTC demokratik bir devlet midir?” diye bir ödev verseler, kuvvetle muhtemel bütün öğrenciler bayram yapar… Bundan daha kolay bir ödev mi var? Elbette ki değildir!  “Bütçesi kendisine ait değildir, kolluk kuvvetleri kendisine ait değildir, atanmışlar seçilmişlere talimat verebilir” gibi bir sürü gerekçeyle ödev çok da zahmete girilmeden tamamlanır. Peki o dersi veren akademisyen biraz kazık soru sormak ister ve şöyle bir soru sorarsa ne olur: Demokrasi nedir? Nerede bulunur?

 

KKTC’deki demokratik koşulların durumu, daha doğrusu KKTC’deki anti-demokratik koşulların durumu aslında bizi demokrasi konusuna çok da fazla kafa yormaktan uzak tutmaktadır. Bir Kıbrıslı Türk’ün demokrasiye bakış açısı genellikle şudur: “ Evet demokrasi güzel birşeydir… Bizde yoktur… Yakın gelecekte da olacağını zannetmem… Demokrasi daha çok böyle İsveç gibi soğuk ülkelerde olan birşeydir, e bizde da havanın sıcaklığı malumdur…” Bizim demokrasi diye adlandırdığımız kavramın 21. yüzyıldaki tıkanıklıklarıyla işimiz yoktur, çünkü biz zaten demokrasinin bizde olmadığını ve yakın zamanda da olamayacağını teslim etmişizdir. Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele Tuuba filminde sol görüşlü bir öğretmeni canlandıran Tarık Akan, güneydoğuda kütüphanesi olmayan ücra bir köye “kütüphane müdürü” olarak atanınca, köyün belediye başkanını canlandıran Altan Erkekli filmde kütüphane açılışı esnasında müdürün çabasını şu cümlelerle ifade etmiştir: “ Adamı kütüphane müdürü olarak atamışlar, kütüphanesiz bir köye! Oraya derhal bir kütüphane yapmış! Demek ki, hastahanesi olmayan bir yere böyle doktor gönder, oraya ilk iş sana bir hastahane yapsın!” Kurumdan çok bürokratın, kurumsallaşmadan çok bürokratlaşmanın daha yaygın olduğu coğrafyamızda demokrasiyi getirmek için önce bir “demokrasi müdürü” mü atanmalı diye sorarken kendimize, gezegendaşlarımız demokrasiye ilişkin çok çarpıcı iddialar ortaya koymaktalar…Wendy Brown metis yayınlarından çıkan “Demokrasi ne alemde?” isimli derlemede “Artık hepimiz demokratız…” diye bir makale yazmış. Belki şaşıracaksınız ama kendisi bir KKTC’li olmamakla birlikte, o da dünyada demokrasinin olmayışından şikayet ediyor. Sözkonusu derlemedeki bütün yazarlar öncelikle demokrasinin günümüz siyasal yelpazesinde bu kadar popular ve hatta ağızlarda sakız olmasının pek hayra alamet olamdığından dem vuruyor. Wendy Brown kapitalizmin en sonunda demokrasiyi de bir “marka”ya  dönüştürdüğünü, bir ürünün satılabilir imajını, içeriğinden büsbütün koparan, meta fetişizminin geç modern versiyonuna indirgediğini söylüyor. Brown sözkonusu markalaştırmayla ilgili olarak Patrick Ruffini’ye atıfta bulunuyor ve büyük markaların “ürünlerin nitelikleri ve özellikleriyle neredeyse sıfır ilişkisi olan duygular uyandırdığını söyleyip Obama’nın da Nike ve BMW ürünlerinden bir farkı olmadığını söylüyor. Daha açıkça ifade etmek gerekirse Nike spor ayakkabı giydiği zaman aynı gün 3 ayrı kızdan çıkma teklifi alacağını varsayan kişi veya Aston Martin araba sürerek James Bond olabileceğini zanneden kişi sözkonusu objeye olduğundan çok büyük bir anlam yüklüyor ve neticede meta fetişizminden muzdarip mutsuz bireylere ekleniyor.

 

 

 

TANIDIK GELIYOR MU?

 

Demokrasi’nin de bu şekilde markalaştırılarak aslında bu esnada içinin de boşaltıldığını söyleyen Brown bununla da yetinmiyor ve şirketlerin günümüz devletlerindeki etkinliğine işaret ediyor: “Şirketlerin gücü halkın siyasal yönetiminin vaat ve pratiklerini öteden beri aşındırmış olmakla birlikte, bugün bu süreç benzeri görülmemiş bir doruğa ulaşmış bulunuyor. Burada söz konusu olan, şirket servetinin politikacıları satın alması ( veya politikaya atılması) ve iç ile dış politikayı açıktan açığa belirlemesi, veya büyük şirketlerin elindeki medyanın kamuoyunun bilgilendirilmesi ya da iktidarın hesap verebilirliği kavramlarını gülünç hale getirmesi. Bugün belli başlı demokrasilerde büyük şirketler ile devlet iktidarının, kesişmek bir yana, iç içe geçtiğine tanık oluyoruz: Okullardan tutun hapishanelere ve orduya kadar devlete düşen görevlerin büyük ölçüde özel sektöre yaptırılması; bakan veya müsteşar olan yatırım bankacıları ya da CEO’lar ; finans sermayesinin akıl sır erdirilemeyecek kadar büyük kısımlarının sahibi olduğu devletler; hepsinden önemlisi hiç utanıp sıkılmadan yularından tutulup, her türden sermaye sektörüne doğrudan yardım ve borç kapatmaların yanı sıra vergi, çevre, enerji, emek, toplum, maliye ve para politikaları aracılığıyla sermaye birikimi projesine koşulmuş bir devlet iktidarı.” ( 2010, Metis Defterleri, “Demokrasi ne alemde?”, Wendy Brown, s. 54)

 

Diyebilirsiniz ki, bize ne bunlardan bizde zaten demokrasi de yok, olduğu gün başımızın çaresine bakarız… Yukarıda KKTC dışı dünyanın demokrasileri için yapılan tahliller, özelleştirmesinden tutun da siyasetin içinin boşaltılmasına kadar, aslında teker teker bizim için de geçerlidir. Biz şu veya bu gerekçeyle  “demokratik” dünyaya katılmak konusunda adeta bir basket maçındaymışız gibi  mola aldığımızı ve hala molada olduğumuzu sanıyorsak da, oyun çoktan başladı ve her geçen dakika sayı yiyoruz… Sondan bir önceki yediğimiz 3‘lük sayının adı KTHY idi… Bir sonraki de  eğer mücadele etmezsek KIB-TEK olacak... Gün direniş ve mücadele günüdür!

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 2483 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler