1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Dinozorlar Niçin Yok Oldu?
Dinozorlar Niçin Yok Oldu?

Dinozorlar Niçin Yok Oldu?

Dr. Cemal Mert: İnsanlık tarihi boyunca ortaya çıkmış birçok kültür ve toplumun yokolması, günümüze kadar varlıklarını sürdüremeyip tarih sahnesinden çekilmeleri de yeryüzündeki değişimlere uyum gösterememelerine bağlanmaktadır.

A+A-

Dr. Cemal Mert

mertcemal@kibrisonline.com

 

 

Yada Kıbrıslı Türkler Dinozor Mu?

 

Dinozorların neden yok olduğu konusunda birçok hipotez ileri sürülmektedir. Bu noktadan doğada yaşanan değişimlere kendini adapte edemeyen canlıların yok olduğu gerçeğinden hareketle, dinozorların da yeni koşullara uyum gösteremediklerinden ötürü yok oldukları tezi genel kabul görmektedir.

İnsanlık tarihi boyunca ortaya çıkmış birçok kültür ve toplumun yokolması, günümüze kadar varlıklarını sürdüremeyip tarih sahnesinden çekilmeleri de yeryüzündeki değişimlere uyum gösterememelerine bağlanmaktadır.

1878 yılında Osmanlı Devleti’nin adadan ayrılmasından bu yana Kıbrıslı Türkler de, tarihsel evrelerde farklı biçimler almış olsa da sürekli bir yok oluş krizi yaşaya gelmişlerdir.

İngiliz İdaresi altında, yönetici toplum düzeyinden müslüman azınlık düzeyine indirgenmiş olmakla büyük bir travma yaşayan cemaat önderi münevverler, bu travmayı Müslüman cemaate bir kriz olarak benimsetmeyi başarmışlardır. Bu sayede Müslüman cemaat, Kıbrıs Türk Toplumu kimliğine sıçrayarak, çağın belirleyici ideolojisi milliyetçiliği yaşadıkları kimlik krizini aşmak ve sosyokültürel varoluşlarını gerçekleştirmek üzere kullanmışlardı. Tasarlanan bu ideoloji, Kıbrıslı Türk Toplumunu yeni koşullar da dizayn etmişti. Yaşanan bu sürecin detaylarını meraklı okuyucular çeşitli tarih kitaplarında bulabilir. Bu noktadan hareketle bahsi geçen bu dizayn esas olarak geleneksel müslüman cemaatı, modern Kıbrıslı Türk Toplumuna dönüştürme işlevi görürken, Kıbrıslı Türk toplumunun Kıbrıs Rum toplumu içinde asimile olmasını engellemiştir.

Modern Kıbrıs Türk Toplumunu yaratan tasarlanmış ideoloji, İngiliz ve Rum/Yunan karşıtı ve Türkiye sevdalısı idi. Hızla modernleşen ve Enosis sevdasına kapılan Kıbrıslı Rumlar karşısında Kıbrıslı Türklerin kendini var edebilmek için yarattığı alternatif Rumlar’dan ayrılarak, ayrı devlet kurmak ve mümkünse Türkiye ile birleşmekti. Bu ideolojik çıkış, tüm iç ve dış çelişkileriyle 1974 yılına kadar Türk toplumunu ayakta tutarak birbirine kenetlemisini sağlamış olsa da, 1974 Türkiye askeri müdahalesi sonrasında tüm Kıbrıslı Türkler Kıbrıs’ın kuzeyinde toplanmışlar ve bu kez yok oluş krizi farklı bir şekilde vuku bulmuştur.

1974 sonrasında Kıbrıslı Türklerin yeni koşullardaki yok oluş krizini çözümlemek görevini barışçı ve sol güçler üstlendi. Bulunan çözüm formülü ise “Kıbrıslılık” söylemi merkezinde oluşturuldu. Bununla beraber, “Evet, biz de Türküz ama Kıbrıslı Türküz, Türkiye Türkleri’nden farklıyız, ayrı bir kimliğimiz ve siyasal irademiz vardır, kimliğimizi korumamız gerekir, Türkiye bize karışmasın” denildi. İngiliz ve Rumlar’a karşı işe yarayan Türk milliyetçiliği, yokoluş krizimizin bu aşamasında yerini Türkiye’ye karşı “Kıbrıslılık” söylemine bıraktı. Bugün yapılan anketlerde görülen odur ki kendimizi %70’ler oranında tanımladığımız kimlik “Kıbrıslı Türk” kimliğidir. Bunun yanında Türkiye’ye bağlanmak isteyenlerin sayısı da hiçbir ankette %5-10 düzeyini aşmamaktadır.

Görüleceği üzere yüz otuz yılı aşkın bir süredir yokoluş krizi yaşayan toplumumuz, İngiliz ve Rumlar’a karşı, Türklük; Türkiye’ye karşı, Kıbrıslılık kimliğini öne çıkararak varlığını sürdürebilmiştir. Yani şu ana kadar Kıbrıslı Türkler dinozorların akibetine uğramamıştır.

Peki, buna rağmen günümüzde yaşanan “yok oluyoruz” feveranın nedeni nedir? Nice zor badireleri atlatan toplum neden yok olma tehlikesine karşı “Toplumsal Varoluş Hareketi” başlatma kararı almıştır?

Ben kendi adıma en baştan şunu söyleyebilirim ki, Kıbrıslı Türkler korkulduğu gibi yok olmayacaktır. Toplum olarak, eninde sonunda kendi siyasal iradesine sahip çıkıp varlıklarını idame ettireceklerdir.

Bu iyimserliğimin kaynağı nedir? Çünkü, Kıbrıslı Türk Toplumunun “toplumsal varlığından” söz edebiliyorsak, bunun bir toplumsal/siyasal irade olduğunu baştan kabul ediyoruz ya da var sayıyoruz demektir. Bu da vatandaşlar olarak, gerek Kıbrıslı Rumlar, gerekse Türkiye karşısında ayrı bir toplumsal/siyasal irademiz olduğunu ve onlara entegre/asimile olmak istemediğimizi, otonom yapımızın devamının kendi çıkarlarımıza daha uygun olduğunu düşünmemizden kaynaklanmaktadır. Bu düşünce ortadan kalkarsa; başka bir deyişle toplum olarak var olmanın bizim çıkarlarımız için gereksiz olduğu kanısına sahip olursak, toplumsal var oluşumuz ortak bir irade olmaktan çıkar ve  bundan dolayı yok oluruz. Oysa ben, bu güne kadar hiç bu kadar içsel ve güçlü bir toplumsal varoluş iradesine sahip olmuş olduğumuzu düşünmüyorum.

Peki, bu “yok oluyoruz” feveranı bir algı yanılmasına mı yoksa reel bir gerçekliğe mi dayanmaktadır?

Bana göre hem algı yanılması hem de reel gerçeklikler sözkonusudur.

Algı yanılması, yok olma tehlikesinin dışsal bir dayatma olarak algılanması ile ilgilidir. Halbuki, yok olma tehdidi esas olarak içseldir. Yani toplumsal olarak var olma istek ve irademizi kaybetmemizle ilgili bir durumdur. Biz isteğimizi ve irademizi kaybedersek, elbette ki bizi bir arada tutacak hiçbir bağ kalmaz, çünkü bir arada yaşamak siyasal/toplumsal bir istek ve iradenin varlığına dayanır. Toplumsal yaşam, maddi üretim ve kültür bunun üzerinden şekillenir.

Ama yalnızca istek ve irade, bir kitlenin, “toplumsal bir varlık” olarak yaşamasını sağlamaya yeterli olmaz. İşte bu aşamada ise reel gerçeklikler önem kazanmaktadır. Siz istek ve iradeye sahip olsanız bile, nesnel koşullarınızı, bu iradenin oluşup yaşayabileceği ve kendini yeniden üretebileceği şekilde dizayn etmeniz gerekmektedir. Bu noktada büyük sorunlarımız vardır.

En büyük sorunumuz, Kıbrıs sorunun çözümsüzlüğü nedeniyle dünyaya entegre olmamızı sağlayacak bir devlet yapılanmasına sahip olamayışımız; ikinci ve eşdeğerdeki diğer sorunumuz ise dünyada küreselleşme nedeniyle yaşanmakta olan devasa dönüşümlere adapte olmamızı sağlayacak ekonomik ve toplumsal araçlara yeterince sahip olamayışımızdır.

Statüko dediğimiz olgu, dünyaya entegre olmamızı sağlayacak bir devletin yurttaşı olmamamıza sebep olan siyasal durum ve küreselleşmeye adapte olmamıza engel olan sosyo-ekonomik yapımızdır. O nedenle statükoya karşı olmalıyız.

Demek ki Kıbrıslı Türkler olarak artık suçluyu dışarda aramaktan vazgeçmemiz gerekmektedir. Dışsal koşullar elbette sürekli değişmekte ve bizi de etkilemektedir ancak bizler, dinozorlar gibi değiliz, değişen koşullara kendimizi adapte edebiliriz.

Toplumsal var oluşumuzu idame ettirmemizin püf noktası, sahip olduğumuz var olma istenci ve iradenin, değişen siyasal ve sosyo-ekonomik durumun uyarlanmasında başarılı bir araç olarak kullanıp kullanamayacağımız meselesidir.

Toplum olarak, bu tarihsel uyarlanmanın; toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal programını yazmaya acilen başlamaktan başka çaremiz kalmamıştır. Sorun buradadır. Bunu aşmamızı sağlayacak liderliğe ve sağduyuya gereksinimimiz vardır.

 

 

 

 

Bu haber toplam 1168 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler