1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Dillirga’da, Ayyorgudi’de yıkıntılar içinde bir ev...
Dillirga’da, Ayyorgudi’de yıkıntılar içinde bir ev...

Dillirga’da, Ayyorgudi’de yıkıntılar içinde bir ev...

Önceki gün sabah (11 Ocak 2012, Çarşamba) saat 08.30’da Kayıplar Komitesi Kıbrıslırum Üye Yardımcısı Ksenofon Kallis ve Kayıplar Komitesi Kazılar Koordinatörü Okan Oktay’la birlikte Dillirga’ya doğru yola koyuluyoruz... Yanımızda Dillirg

A+A-

 

 

Önceki gün sabah (11 Ocak 2012, Çarşamba) saat 08.30’da Kayıplar Komitesi Kıbrıslırum Üye Yardımcısı Ksenofon Kallis ve Kayıplar Komitesi Kazılar Koordinatörü Okan Oktay’la birlikte Dillirga’ya doğru yola koyuluyoruz... Yanımızda Dillirga’nın Ayyorgudi köyünde doğup büyümüş olan Nazım Cemil Kızılbora da var... Kayıplar Komitesi arkeologları ve kazıda çalışacak işçiler de bir başka araçla yola çıkıyorlar...

Limnidi kapısından geçip Pirgo’ya varıyoruz... Pirgo’dan sonra Mansur, sonra Koçina (Erenköy) var... Bu civardaki köyler arasında Bozdağ, Ay Thedoros, Sellain Tapi (Selçuklu), Halevga (Alevkaya), Piyenya, Başiyammo ve Pomo var...

Yolda giderken Erenköy’deki (Koçina) Kıbrıslıtürk mevzilerini, Birleşmiş Milletler’in mevzilerini, Kıbrıslırum mevzilerini görüyoruz...

Bölge olağanüstü güzellikte, el değmemiş ve yemyeşil... Bu bölge kekikleriyle ünlüymüş, samarellalarıyla ve mantarlarıyla...

Bizim gideceğimiz yer Ayyorgudi diye miniminnacık bir köy... Aslında artık böyle bir köy yok, 1964’ten bu yana artık var olmayan bir köycük... Bu köycüğün nüfusu 30 civarında imiş ve Sellain Tapi’ye bağlıymış... Sellain Tapi yani Selçuklu, bundan daha büyücek bir köyceğizmiş...

Sellain Tapi adını, rahmetli eniştem, gazeteci-yazar Kutlu Adalı’nın Dağarcık adlı kitabından hatırlıyorum... Adalı 1960’lı yıllarda köyleri dolaşarak Cemaat Meclisi için önce “Köy Raporları”nı yayımlamış, ardından “Dağarcık” adlı araştırma kitabı yayımlanmıştı... Adalı o günlerde bu bölgeyi de ziyaret etmişti...

Ayyorgudi’ye gelmemizin nedeni, Nazım Cemil Kızılbora’nın büyüknenesinden geride kalanları bulmak...

Birkaç ay önce Nazım Bey beni aramış ve “kayıp” nenesinin bulunması için neler yapabileceğimizi sormuştu...

1964 yılında 6 Ağustos’ta Grivas güçleri Dillirga’da Kıbrıslıtürk köylere karşı saldırıya geçtiği zaman, Nazım Bey’in evi de, dayısı Lisani İslam’ın evi de bombardıman altında kalmıştı...

Nazım Bey’in büyüknenesi Nazire Sadık Çelebi, 100 yaşın üzerindeydi – 110 yaşlarında olduğu da söyleniyordu... Yatalaktı... Grivas’ın saldırıları esnasında Nazım Bey’in babası Cemil Hüseyin, annesi Remziye Cemil yanlarında altı-yedi tane çocuklarıyla birlikte Ayyorgudi’den gece vakti kaçarak Koççina’ya (Erenköy) gitmişlerdi... Remziye hanımın yanında 4-5 yaşlarındaki Gülsen, 5-6 yaşlarındaki Sevim ve 10 yaşlarındaki Türkan vardı... Köyden kaçarken, geceyi geçirmek üzere Koççina’ya gitmişlerdi, sabaha köye geri döneceklerini hesaplıyorlardı... Oysa bir daha asla Ayyorgudi’ye dönemediler... Mağaralarda, çadırlarda göçmenlik yaşamları başlayacaktı ve Ayyorgudi diye bir köy de haritadan silinecekti...

Nazire Sadık Çelebi yani Nazım Bey’in yatalak büyüknenesi o gece evde yalnız kalmıştı... Nazım Bey’in dayısı Lisani İslam, eşi ve 6-7 çocuğu da Koççina’ya sığınmıştı... Dedesi İslam Sadık ve nenesi Zühre İslam da...

Grivas’ın güçleri Ayyorgudi’yi bombaladıklarında, 100 yaşın üstündeki Nazire Hanım yatacığında yatmaktaydı... Taş bir evdi bu ama damı kerpiçtendi ve bombardımanda dam çökerek kocakarıcık çöken damın altında can vermişti... Ağustos 1964’ten beri yıkıntılar altında yatıyordu... Henüz o günlerde bölgeden Kıbrıslırumlar tepelerden Kıbrıslıtürkler’e seslenerek “Lisani’nin oğlu evde karısıyla yıkıntıların altında kaldı” diyorlarmış... Lisani’nin oğlu dedikleri Nazım Bey’in dayısı ve eşi, Koççina’ya sığındığı için, Kıbrıslırumlar’ın bilmediği yıkıntıların altında kalanın Nazım Bey’in büyüknenesi olduğuymuş...

Nazım Bey birkaç ay önce beni aradığında aslında ailemizi çok iyi tanıdığını söylemişti... Üstelik rahmetli babacığımı da hatırlıyordu... Mahallemiz Çağlayan’da, Necmi Avkıran Sokak’ta mücahitliğini yaptığı için tanıyordu babamı... Annemi de, ablamı da, abimi de, beni de hatırlıyordu...

Nazım Bey’e “Zaten neneniz konusunda Kayıplar Komitesi Kıbrıslırum üye yardımcısı Ksenofon Kallis, yıllar önce çok araştırma yaptı, Poli’ye ya da Baf’a gittiğimizde bize hep ‘Ayyorgi’deki kocakarıcık için da kazı yapmamız lazım’ diye söyler” demiştim.

Gerçekten de Kallis, henüz 1990 yılında Nazire Sadık Çelebi’nin gömü yerini bulmuştu... Türk tarafı henüz bu “kayıp” için herhangi bir resmi girişim yapmadan önce Kallis bölgeye giderek, bu bölgenin “kayıp” Kıbrıslıtürkler’i hakkında araştırma yürütmüştü... Aynı şekilde Lütfi Celül Karabardak ve Saydam Hüsnü hakkında da araştırma yürütmüştü... Baf’ta, Hulu’da veya Pomo’da herhangi bir gömü yerine gittiğimiz zaman Kayıplar Komitesi Kıbrıslıtürk üye yardımcısı Murat Soysal’a, Kazılar Koordinatörü Okan Oktay’a ve bana da hep “Ayyorgi’deki kocakarıcık”tan bahsederdi – bombardımanda evin damının çöktüğünü ve kocakarıcığın yıkıntılar altında kalarak vefat ettiğini, burasının da mutlaka en erken zamanda kazılması gerektiğini söylerdi... “Hulu kazısı biter bitmez, arkeologlarımızı Ayyorgi’ye götürelim çünkü buradaki kazı kolay olacak, elle kazılacak, yıkıntıları kaldırıp kocakarıcıktan geride kalanları orada bulacaklar” diyordu...

Böylece Murat Soysal’a ve Kallis’e, Nazım Bey’den gelen telefondan söz edince, Hulu kazısı biter bitmez Nazım Bey’i de yanımıza alıp Ayyorgi’ye gitmeyi kararlaştırmıştık... Kısmet dünmüş...

Ayyorgudi’ye varıyoruz... Tepeler arasında bir vadiciğin içinde iki yıkık ev görünüyor... Bunlardan birisi Nazım Bey’in evi, yanında bir zeytin ağacı var... Hemen onun yanında da Nazım Bey’in dayısı Lisani İslam’ın evinin yıkıntıları var – yanında iki tane badem ağacı... İşte kazı yapılacak ev, bu ev...

Arkeologlar Ali ve Yiannis ile kazıda çalışacak işçiler, Kallis, Okan ve Nazım Bey’le birlikte yıkıntılara gidiyorlar... Nazım Bey, yıkıntılar arasında büyüknenesinin yatağının nerede durmuş olduğunu gösteriyor... Ve kazı başlıyor...

Uzaklarda bir tepede bir mandra var, kendi yemini de üretiyormuş... Bir keçi sürüsünden yükselen melemeyi duyuyorum, sonra keçicikler yamaçtan aşağıya iniyorlar ve aşağıda akan derenin kenarında gözden yitip gidiyorlar... Tek başlarına mandradan çıkıp otlanıyorlar, sonra akşam üzeri mandralarına kendi başlarına dönüyorlar...

Durduğum yerin yakınına bir başka keçi sürüsü geliyor: Otlanıyorlar ve az sonra koşarak gözden yitip gidiyorlar...

Gökyüzünde bulutlar kimi zaman güneşi gizliyor, kimi zaman uzaklaşıyor ve güneş bizi ısıtıyor... Mis gibi toprak ve yeşillik kokuyor... Manzara o kadar güzel ki, hiçbir fotoğraf makinesi bu güzelliği resmedemez diye düşünüyorum, bu yüzden fotoğraf çekmeye girişmiyorum...

Az sonra arkeologlara ve işçilere veda edip buradan ayrılıyoruz ve geri dönüyoruz... Biz henüz Lefkoşa’ya dönmeden Okan Oktay’ın telefonu çalıyor, arayan arkeolog Ali...

Nazire Sadık Çelebi’den geriye kalanları bulmaya başlamışlar...

Hepimiz bu habere seviniyoruz... Şimdi kazı hızla devam edecek ve Nazire Hanım’dan geride kalanlar 48 yıl aradan sonra bulunduğu yerden alınarak yakınlarına iade süreci başlayacak...

Bir aile daha atasını alıp toprağa verebilecek...

Nazım Bey’e de, bu araştırmayı yürüten Ksenofon Kallis’e de, bu kazıya onayını veren Murat Soysal’a da, Okan Oktay’a da sonsuz teşekkürler... Arkeologlarımıza ve işçilerimize de kazıda “kolay gelsin” diyoruz..

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1372 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler