1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Devletler Kimin İçin Var?
Devletler Kimin İçin Var?

Devletler Kimin İçin Var?

Fatma Vurana: Bu kapıyı aralamak, aradan bakmak, başımızı uzatmak, bir adım atmak veya tamamen maceraya dalmak hepsi bize bağlı

A+A-

Fatma Vurana

fvurana@hotmail.com

 

        

Her kitap yeni yaşamlar sunar, farklı ufuklar açar okuyanlarına. Yaşamın sıradanlıklarından alıp götürür; bazen bir savaşa bazen bir dağa bazense hiç bilmediğimiz diyarlarda, bilmediğimiz konulara… Kimi hayal gücümüze, kimi ruhumuza, kimi bilgimize, kimi mesleğimize, kimi de beğenimize hitap eder ama mutlaka her kitapla yeni bir kapı açılır yaşamımızda… Bu kapıyı aralamak, aradan bakmak, başımızı uzatmak, bir adım atmak veya tamamen maceraya dalmak hepsi bize bağlı… Kapıdan dönmek veya geçtiğimiz kapıdan daha ilerilere gitmek, dönüp arkaya hiç bakmadan sürekli ilerlemek…  

         Son maceram; Zülfü Livaneli’nin Seranad’ı… Maximilian’ın, Nadia’nın ve Maya’nın yaşamlarına; savaşlara, dağlara, soğuk sularda binlerce insanın nehirlere atlayışına, evlerini ve çocuklarını bırakıp göçlerine tanıklık ettim birkaç günlüğüne… Zaman tünelinden dalıp 1930’lara 1940’lara gittim, tekrar günümüze geldim sonra da ileriyi düşledim. Devletler adına insanoğlunun yaptıklarını okumak bile bu kadar hüzünlüyken yaşanamamış yaşamlara, milyonlarca insana, ağladım sessizce. Livaneli; Yahudilerin, Kırım Türklerinin ve Ermenilerin yaşadıklarını kurgulandı bu kitapta.

 “Roman kahramanlarından Maximilian’ın eşi Nadia’nın Yahudi olduğu için Almanya’dan kaçmaya çalışmasını, Gestapo tarafından sınırda alınışını, İstanbul’a gelen Max’ın eşi Nadia için verdiği mücadeleyi okuyorum soluk soluğa. Maya’nın anneannesinin ve babaannesinin maceralarından da Mavi Alay’ı ve Ermeni tehcirini… Tarihi; Türkiye’ye gelen yüzlerce Yahudi profesörü, göçleri düşünürken önce MAVİ ALAY’la karşılaştım Seranad’ın sayfalarında. Ne bu Mavi Alay? diyorum, ilk defa duyuyorum ve açıp internetten araştırmaya başlıyorum:

2. Dünya Savaşı’nda Stalin’e karşı Almanların yanında yer aldı Kırım Türkleri. Almanya savaşta yenilip de çekilmeye başlayınca onlar da can güvenlikleri kalmadığından Almanlarla dönmek zorunda kaldılar… Sonra da İngilizlere esir düştüler…  İngilizler tarafından SSCB’ye teslim edilmek üzere vagonlara bindirilerek Türkiye üzerinden SSCB’ye götürülmek istenince; bu iade kararını duyanlar, Avusturya’daki Drau nehri kıyısındaki binlerce insan, tüyler ürpertici bir karar aldı ve uyguladı:

 

Nehir başka aktı Drau’da

Sular yükseldi çığlık çığlığa

Ruslar tarafından kurşuna dizilmektense

3000 Kırım Türk’ü çocuklarını ellerinden tutup

Buz gibi nehre atlayarak son verdi yaşamlarına

Bedenleri soğuk sularda hırpalandı

Ruhları sonsuz bir cehennemde

Anlamayan ifadelerle baktılar dünyaya, insanlığa ve yaşadıkları çağa…

         İntihar etmeyenler ise arkadaşlarının, ailelerinin çığlıklarıyla birçok kez ölümü yaşadı. Vagonlara bindirilen binlerce insanın içinde ümit vardı mademki Türkiye üzerinden götürüleceklerdi elbette kurtarılacaklardı. Tren ilerledi, yollarla birlikte ümitler de tükendi. Görevli Türk askerlerine bizi siz vurun diye isyan etti Kırım Türkleri. İkinci bir trajedi de Kars’taki Kızılçakçak gölünde yaşandı. Vagonları kırarak atlayan 2000 kişi de burada soğuk sulara attı yorgun bedenlerini. Geriye kalanlar da Ruslar tarafından kurşuna dizildi. Devletler eliyle yüreklendirilen 8000 Kırım Türk’ü kurtarılamadı. Mavi Alay’ın macerası maviliklerde son buldu. Devletler, devlet çıkarları, devlet kararları; adına ne derseniz deyin. Devlet, devlet, devlet… İnsan ve insanlıktan daha üstün devletler… Devletlerin insanlara ve insanlığa hizmet etmesi gerekmiyor muydu?

Dünya üzerindeki devletlerin çıkarları uğruna tarih boyunca insanların öldüğü, öldürüldüğü, göç ettirildiği, acılar yaşadığı en büyük gerçek olarak karşımda dururken kapıyı ardına kadar açmak isteğiyle beraber bilgisayarıma “STRUMA” yazıyorum. Struma; Yahudilerin binlerce dolar ödeyerek Nazi Almanya’sından kaçmaya çalıştığı gemi olarak çıkıyor karşıma. 300 çocuk, 200 kadın toplamda 769 (kapasitesinin çok üzerinde)  yolcuyu barındıran; bir tuvaleti ve 4 lavabosu olan bir gemi… Kendimi yine düşüncelere vuruyorum yoksa düşünceler mi beni vuruyor demeliyim. Yüzlerce yolcu denizin tuzlu sularında açmışlar gözlerini, kovalarla çekilen sularla yıkamışlar yüzlerini. İngiliz sömürgesindeki Filistin’e gitmeye çalışan gemi; dalgalar arasında yalpalayarak, sürekli bozularak İstanbul kıyılarına kadar gelmiş. İnsanlar karaya çıkamamış iki buçuk ay boyunca insanlık adına çırpınanlar ile devlet adına çarpışanların savaşı yaşanmış. Bilin bakalım kim galip gelmiş? Devlet adına devlet eliyle çalışanlar… Yüzlerce insanın ölüme terk edildiğini öğrenince içiniz ürperiyor siz de kendinizi bir Nadia hissediyorsunuz Struma’da, bir Maximilian hissediyorsunuz kıyıda aşkı için çırpınan… Gemidekiler yerine mi koyarsınız kendinizi yoksa kıyıda onları günlerce, aylarca olgunlaşmış bir sabırsızlıkla bekleyenler yerine mi? Struma’da bekleyenlerin sonu mu? İngilizler; Filistin’e ulaşmasını ve diğer Yahudilere ümit olmasını istemedi, Türkler belgeleri eksik olduğu için karaya çıkmalarına izin vermedi böylece çalışmayan, yaralı bir gemi römorklerle azgın dalgalara yönlendirildi. Hayır, dalgalar parçalamadı Struma’yı, onu parçalayan bir denizaltıdan yollanan torpildi. Şile açıklarında sabah iki sularında, havaya uçan sadece bedenler ve Struma’nın yorgun tahtaları değil; insanlığın şanı ve şerefiydi. Nihayetinde devletler insanları kurtarmak adına anlaşamamış, DEVLET OTORİTELERİ sarsılmasın diye anlaşmış.

 Devletler üzerine düşünüyorum, yönetenler üzerine… İnsanoğlu, yöneten olunca, ne kadar da insanlıktan uzak kararlar alabiliyor. ‘Nasıl’lar, ‘Niçin’ler sürekli dönüyor beynimde bir fırıldak gibi. Fırıldak ansızın parçalanıyor ve her bir parçası farklı bir renkte dağılıyor yeryüzüne… Her biri bir başka söyleyen ve sadece kendi çıkarlarını düşünen devletler gibi… “Devlet sırrı, devlet geleneği, devlet çıkarı…” gibi uzayıp giden bir liste. Adı devlet olan çoğu dosya gibi insanoğluna ve insanlığa galip geliyor.

Nerede İnsanlık?

Devletin derinliğinde mi?

Arzda mı, semada mı?

Evrenin zerreciklerinde mi?

Zülfü Livaneli’nin farklı yaşamlardan, farklı kültürlerden kesitler verdiği romanda; roman kahramanı Maya Duran’ın ağzından söylediği sözler çok anlamlı: “Ben içimde üç ayrı kadını daha barındırıyordum. Sadece Maya değildim; aynı zamanda Ayşe, Nadia ve Mari’ydim”,  “dinimi soran olmayacaktı bana. Olur da birisi merak ederse, cevabım hazırdı: Müslüman, Yahudi, Katolik; kısacası insan.”

Kendimizi Maya, Nadia, Ayşe, Mari olarak görebildiğimiz ve onları anlayabildiğimiz zaman yaşanabilir bir dünya yaratacağız. İnsanlığın geleceğini devletlerin çıkarlarından üstün tuttuğumuzda başaracağız…

 


Kaynaklar

Zülfü Livaneli, Serenad, İstanbul, Doğan Kitap, 2011.

http://www.sad.org.tr/arastirma-gruplari/bag/18-struma-projesi

http://blog.milliyet.com.tr/struma-faciasi/Blog/?BlogNo=183085

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1330 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler