1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Devlet ve Nihilizm arasında: Kıbrıslı Türkler
Devlet ve Nihilizm arasında: Kıbrıslı Türkler

Devlet ve Nihilizm arasında: Kıbrıslı Türkler

Mustafa Ongun: Hoppes, Machiavelli ve çağımızda Foucault sosyal ve politik gerçekliği güç ilişkilerine bakarak anlayabileceğimizi öne sürmüşlerdir.

A+A-

 

 

 

Mustafa Ongun

m_s_logos@yahoo.com

 

 

Hoppes, Machiavelli ve çağımızda Foucault sosyal ve politik gerçekliği güç ilişkilerine bakarak anlayabileceğimizi öne sürmüşlerdir. Kuzey Kıbrıs’ın sosyal, ekonomik ve politik konjonktürüne benzer bir yaklaşımla baktığımızda karşımıza çıkan gerçekler göz ardı edilecek gibi değildir. Bunlar arasında en çarpıcı olanı, şu an itibarıyla ‘reel politik’ anlamda AKP’nin tahakküm politikalarından kaçacak politik ve ekonomik gücümüzün olmadığıdır. Vurgulamaya çalıştığım nokta sadece TC’ye olan ekonomik bağımlılığımız değildir, bundan öte, barışın sağlanması ve AB’ye üye olmamız durumunda bile, AKP’nin bize dayattığı neoliberal politikalardan tamamen kaçabileceğimizin olası gözükmediğidir. Demek istediğim şu ki, kimileri görmek istemese de, AB - kendi çerçevesinden bakarak - ekonomik olarak sorunlu gördüğü bölgelere, tıpkı AKP gibi, teknokratlar aracılığı ile belli tahakküm politikaları yürütmekten herhangi bir tedirginlik duymamaktadır. İtalya ve Yunanistan bunun canlı örnekleridir. AKP’nin KKTC ekonomisine yaptığı müdahalelerle, AB’nin İtalya ve Yunanistan’a yaptığı müdahaleler arasında farklılıklar olsa da, kanımca benzer özellikler göz ardı edilemeyecek kadar fazladır. Eğer böyleyse, AB’ye girmemiz veya mucizeler sonucu Tayvan modeline yakın bir sonuç almamız dahi bizi belli tahakküm politikalarından  kurtaramayacaktır. Buraya kadar yazdıklarımla iyimser bir tablo çizmediğimin ve bunun da kimi zihinlerde, Kıbrıslı Türkler’in yakın gelecekte etkin olabilecekleri bir devletin parçası olamayacaklarına ilave, toplumsal varoluş mücadelelerinin de akamete uğrayacağı gibi sonuçlar doğurabileceğinin farkındayım.  İyi de, acaba öyle midir?

 

Kanımca bu türden bir çıkarım aşağıda anlatacağım gibi kısmen doğrudur ve bunun ayırdına varmak da önemlidir. Karamsar gibi gözükse de, şu anki reel tablo - en azından benim açımdan - Kıbrıstürkü’nün yakın zamanda herhangi bir devlet içerisinde gerçek anlamda etkin bir rol alamayacağını göstermektedir. Ancak bu gerçek bizi hiçbir şeye değer vermeyen ve hiçbir şey için mücadele etmeyen nihilistler haline de getirmemelidir. Bu türden bir nihilizm kendini bu adanın bir parçası olarak gören insanları ‘yok oluştan’ başka bir sonuca götürmeyecektir. Böyle olacağı içindir ki buradan nasıl çıkılacağı sorusu büyük önem arz etmektedir. Boş vermiş, değerlerini ve kimliğini yitirmiş bir toplum mu olacağız, yoksa mücadeleye devam mı edeceğiz? Görünen o ki bu önümüzdeki dönemlerin değişmeyen sorusu olacaktır. Yanıtlanması tek bir yazı kapsamında mümkün olmayan zor bir sorudur bu, o yüzden, bu yazıda yanıt vermekten çok soruya nasıl yaklaşılması gerektiğine dair notlar düşmekle yetinilecektir..

 

Bu noktada ise yanıtlanması gereken bir başka soru daha gündeme gelmektedir: Bir kimliğin herhangi bir devlet içerisinde etkin rol almadan var olmayı başarması mümkün müdür?’ Soruyu bir başka şekilde soracak olursak: Kıbrıs Türkü’nün herhangi bir devletin içerisinde etkin bir rol alması, var olmanın olmazsa olmaz bir koşulu mudur? 

 

Yanıtının kesin olduğu ve sorgulanamaz kabul edildiği böyle bir soru ilk anda yadırganabilir. Öyle olsa da burada benim vereceğim yanıt çoğunluğun aksine olumlu olacaktır. Diyeceğim o ki, değerleri olan bir kimlik olarak var olabilmek için herhangi bir devletin içinde etkin bir rol almak, olmazsa olmaz bir koşul değildir. Bu tespiti yaparken, devletin önemsiz olduğu gibi bir fikir ortaya atmadığımı vurgulamak istiyorum. Devlet kimliklerin yok olmasında ve var olmasında hayati öneme ve etkiye sahip bir iktidar kurma biçimidir. Bunu yadsımak mümkün değildir. Benim burada anlatmaya çalışacağım nokta, devlet dediğimiz mekanizma aracılığı ile oluşturulabilecek iktidar arayışının seçim veya meclis dışında da yürütülebileceğidir. Devletin ve doğal olarak meclisin dışında da siyasi bir alan mevcuttur ve bu alan devletin işleyiş biçimlerini kalıcı bir biçimde değiştirme gücüne sahiptir. Kısacası demek istediğim bir kimliği yaşatma mücadelesi devlet içinde olmadan da gerçekleşebilir.

 

Buna da en yakın örnek, AKP’nin önemli bir kesimini oluşturan ve Müslüman-Türk[1] kimliğine sahip olanların örgütlenmesidir. Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye’de kendini herhangi bir etnik, ulusal veya coğrafi kökenden önce Müslüman olarak tanımlayan ve ‘dini’ bir hayat yaşamak isteyen insanlar uzun bir süre devletin dışında kalarak var olmayı başarmışlardır. Dahası, yine hepimizin bildiği gibi, uzun sayılabilecek bir süre devlette etkin rol almamalarına rağmen, bu kimliğe sahip olan Türkiyeliler şu anda devletin kendisi olmuşlardır. AKP yeni bir parti olsa da, partinin çoğunluğunu oluşturan Müslüman-Türk kimliği, kimlik olarak yeni oluşmuş değildir. Keza örneğin Barcelona’da yaşayan ve kendini Katalan kimliği ile tanımlayan insanlar da aynı şekilde devlet içerisinde doğrudan etkin olmamalarına rağmen kimliklerini korumaktadırlar. Benzer örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür.

 

Bugün eğer biz Müslüman-Türk, Türk veya Kürt değil de Kıbrıslı Türk isek, bunu muhafazakârlığa düşmeyecek bir şekilde açıkça ortaya koyup, bu kimliği devlet dışında nasıl ayakta tutabiliriz sorusunu sormamız gerekmektedir. Bu noktada akla ilk gelecekler eylem, protesto, grev, sendikalaşma eleştirel düşünce gibi siyasiler üzerinde baskı oluşturma mekanizmaları olacaktır. Bu tip eylem biçimlerinin etkili olmaları bir yana, devlet dışı yapılanmada örnekler bu kadarla sınırlı değildir, bunlar dışında  medya ve eğitim alanında kalıcı yapılanmalar oluşturmak da dikkate alınması gereken etkin örneklerdir. Günümüz dünyasında bir kimliği yaşatmanın medya ve eğitim sektörü içinde etkin olmaktan geçtiği gerçeği göz önüne alındığında bu alanlarda var olmanın yollarını arayıp bulmak bir zorunluluk haline gelmektedir.

 

Tam da bu noktada AKP ve Müslüman-Türk kimliği iyi bir örnek teşkil etmektedir. Araştırmalar Müslüman-Türklerin devleti ele geçirmeden önce, özellikle eğitim ve medya alanlarında devlet dışında kalarak etkin olduklarını göstermektedir[2]. Günün sonunda medyada ve eğitimde elde edilen etkin olma durumu, devletin kendisi içinde de etkin olmanın zeminini hazırlamaktadır. Kısacası, Müslüman-Türklerin devlet iktidarını elde etmeleri, eğitim ve medya gibi sektörlerin içerisinde etkili olmaları ile yakından ilişkilidir. Aynı kesimlerin bugün Kuzey Kıbrıs üzerinde uygulamaya çalıştıkları politikaların bu yönde olması hiç de şaşırtıcı değildir. Müslüman-Türkler KKTC’deki eğitim ve medya alanında etkin olmayı hedeflemektedir ve bu hedefe ulaşmak için KKTC meclisini, resmi olarak TC’nin bir alt yönetimi olarak ilan etmesine gerek kalmamaktadır. Bu bağlamda biz Kıbrıslı Türklerin, Müslüman-Türk kimliğinden farklı olarak var olabilmesi ve bir ruh-davranış biçimi olarak toplumsal yaygınlık gösterme eğilimi taşıyan nihilizmi aşabilmesi için, devlet iktidarı dışında, eğitim ve medya sektörlerinde kendini gerçekleştirmesi gerekmektedir. Böyle olunca da şu soru önem kazanmaktadır: Kıbrıslı Türk kimliği bugün itibarıyla medya ve eğitimde etkin olabilecek sağlam bir zemin üzerinde duruyor mu?

 

 

 

 

 

 

 



[1] Bu terimi Türkiye’de yaşayan ve kendilerini önce Müslüman sonra Türk, Kürt, İstanbullu vs. diye tanımlayan insanları kapsamak için ortaya attım. Literatürde farklı bu topluluğa vurgu yapmak için kullanılan terimlere rastlamak mümkündür.    

[2] Yavuz, M. Hakan (2003). Islamic Political Identity In Turkey. Oxford: Oxford University Press.

   Nedret Kuran‐Burçoğlu (2011). ‘The impact of Islamic sects on education and the media in Turkey’, International Journal of Cultural Policy, 17:2, 187-197

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 909 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler